Category: Okurlar yazar olursa..

Her Pencere Bir Hikaye: Out My Window

“Bir pencereden baktığınızda tam önünüzde bir roman başlıyor” demiş fotoğrafçı Gail Albert Halaban. Sonra eline fotoğraf makinesini almış, tek tek evlerin kapılarını çalmış ve kapıyı açanlara bir soru sormuş: Pencerenizden karşı komşunuzun fotoğrafınızı çekebilir miyim?

image

Böylelikle ilginç kareler çıkmaya başlamış ortaya. Her fotoğrafı bir pencere, her pencereyi de bir hikaye süslemiş. Karşı pencerede ara sıra gözümüze ilişen tanı(ma)dık yüzler, evimize konuk oluvermiş.

image

Çocukluktan beri bilinmeyene ve gizeme duyduğumuz merakı da yanımıza alarak fotoğrafçı Halaban ile bir serüvene çıkıyoruz. Sonunda o ‘karşı’ dairelere uzaktan değil de yakından bakmaya başlıyoruz.

image

‘Acaba duvardaki fotoğraf kimin?’ gibi gözümüze ve aklımıza takılan soruları özgür bırakıyoruz. Kim olduğu önemli değil. Önemli olan o fotoğrafı gördüğümüzde eski bir dosta rastlamış gibi olmamız.

image

Karşı komşular, belli belirsiz simalar ve duvardaki fotoğraflar bir araya gelince ortaya fazlasıyla güzel kareler çıkmış.

image

New York, Paris ve İstanbul‘da çekilen ‘Out My Window‘ sergisinin fotoğrafları şu sıralarda İstanbul’da sergileniyormuş diye duyduk. Vakit kaybetmeden soluğu İstanbul’74 Galatasaray galerisinde aldık.

image

‘Karşı Penceredeki Gizem’e biz de tanık olduk. Eğer bu güzel fotoğrafları görmek isterseniz elinizi çabuk tutun, zira son gün 12 Aralık.

image

Fotoğraf sanatçısı Halaban çalışmasının ortaya çıkış amacından şu sözlerle bahsediyor: “Her zaman aynı pencerelerden bakan bir şehir dolusu yabancıyız. Komşularımızla arkadaş olduğumuzu zannediyoruz ama çoğunlukla hiç tanışmıyoruz bile.”

image

Neval.

0

CSI, Immortality İle Ölümsüz Oldu

15 yıllık bir devrin sonu.. Aslında işin şu anki zaman diliminden dahi kolay kolay beklenmeyen yanı, neredeyse kişisel olarak da bu denli bir geçmişe uzanan bir izleyicilik. Internet çağından uzak bir geçmişte, şu anki yaklaşımlardan çok ama çok daha büyük bir vizyonla Türkiye’de ekrana gelen CSI’dan bahsediyoruz elbette.

image

New York, Miami vb spin-off’ları ayrı tutmak kaydıyla suç, gizem, olayların çözülmesi ve bilimle yoğrulmuş polisiyelerin pek çoğunun temeline dayanan “orijinal CSI” olarak bilinen ve Las Vegas’ta geçen CSI: Crime Scene Investigation, 15 yıllık yayın hayatını iki saatlik bir TV filmi olarak noktalandı.

Dile kolay yıl hesabını bölüm sayısına çevirecek olursak 335 bölüme yayılan bu geçmişte insanların hayal dahi edemeyecekleri yöntem ve teknolojilerden suçluya ve/veya katile ulaşmadan tutun da, “yapmak isteyenlere yol gösteriyorlar”a kadar varan pek çok olumlu-olumsuz geri dönüşler oldu. Ama Crime Scene Investigation, gündeme bir kere yerleşmişti bir kere. Bu noktadan itibaren en temeli sadık izleyicilerden başlamak kaydıyla bu alanda kariyer yapmaya karar veren insanlara kadar pek çok hayata dokundu. Bir dizi, bir kitap formundan sıyrılıp bir bakış açısı haline geldi.

image

CSI… Çocukluğumuzun ‘Kanıt Peşinde’si… Cumartesi akşamları saat 23.00 olduğunda TRT’ye kilitlenmek dışında bir seçeneğimiz yoktu. ‘Who are you? Who, who, who, who?’ şarkısını duyduğumuz anda artık bir izleyici değildik; biz de Olay Yeri İnceleme ekibinden biriydik.

Günah Şehri Las Vegas’ı adım adım gezerek suçları önlemeye çalıştık; kimi zaman da kendini bir hayli zeki sanan suçlulara haddini bildirdik. Her güzel şeyin bir sonu olur lafını bir kenara bıraktık ve hiç bitmeyecekmişçesine kana kana izledik Kanıt Peşinde’yi.

image

Yıllar geçti, sevdiğimiz kişilerin diziden ayrılmasıyla zaman zaman bocaladık. Hatta kemik kadroya öylesine sadık birer izleyiciydik ki ‘Grissom yoksa biz de yokuz’ diyerek ambargomuzu koyduk.

Ama sonra günün birinde ‘iyilerin en iyisinin geri döndüğünü’ duyduk. CSI, ‘Gil Grissom’ ile bir final panlıyordu. Bu sessiz çağrıyı duyunca hemen o ‘müthiş ekip’teki yerimizi aldık. Heyecanlıydık. Kanımız kaynıyordu. Uzaktan Las Vegas’ın ışıl ışıl görüntüsü belirdi ve bizi yine nasıl bir karanlığın beklediğini merak ettik.

Merakımıza da değdi. 2 saat süren soluksuz bir macera ile Gil Grissom’a, Catherine’a, Sara’ya, Greg’e ve ekibin geri kalanına veda ettik.

image

Veda dediğimize bakmayın. Kanıt Peşinde’nin küllerinden yeniden doğacağı günü beklemekten vazgeçmeyeceğiz…

image

Neval Kurtulmuş & Tolga Erbak

0

Sahi, kimdiniz siz?

Ayna
Sahi, kimdiniz siz? Biz sizinle nerede tanışmıştık söyler misiniz? Bir yerlerden tanıyor gibiyim sizi ama çıkartamıyorum. Kelimeleriniz, sesiniz çok tanıdık. Size bakınca aynaya bakmışım gibi hissettim bir an. Sanırım bir yanılsamaydı. Tuhaf… Bunca zaman neredeydiniz?

Ruh
Bir rivayete göre… Uzun, çok uzun zaman önce Tanrı’nın insanları dört kollu ve dört bacaklı yarattığına inanılırmış. Bir yüzü kadın, diğer yüzü erkek olan bu bedenlere tek ruh bahşedilmiş. Yani biri yaşamını yitirirse diğer hayatta kalamazmış. O nedenle de gözü gibi bakarlarmış birbirlerine.

Mucize
Gözüm bir yerlerden ısırıyor sizi ama… Nasıl desem, sanki yıllar önce öyle alelade bir anda gözlerimiz birbirine takılmış da, aklımda kalmış gibisiniz. Sanki bambaşka bir dünyada tanışmışız da bambaşka bir zamanda yaşamışız gibi. Yoksa bir mucize mi oldu dersiniz?

Ayrı(lık)
İnsanlar bir süre sonra Tanrıları kızdırmaya başlamışlar. Nankörmüşler, Tanrıların varlığını göz ardı etmişler. Bencilmişler, hep kendilerini düşünmüşler. Kinciymişler, birbirlerini öldürmeye başlamışlar. Kalpsizmişler, kalpleri olduğunu unutmuşlar. Zeus da insanları ‘ben’liklerinden ayırmaya karar vermiş ve bu dört kollu ve dört bacaklı insanları ikiye bölmüş.

Zaman
Biliyor musunuz beyfendi, zaman çok garip çalışıyor. Sizi gördüğüm anda geçmişe dönmüş gibi hissettim. Bu cümledeki garipliği fark ettiniz değil mi? Hiç tanışmamış olduğumuz halde sizi görünce zamanda geriye gittim. Eskilere çok eskilere hem de… Eski zamandaki geleceğe. Böyle söyleyince kulağa biraz karışık geldi değil mi?

Şans
İnsanlar bu durum karşısında dehşete kapılmışlar ve tekrar bir bütün olmak istercesine birbirlerine sıkıca sarılmışlar. Zeus’a yalvarmışlar onlara bir şans daha vermesi için. Zeus ise aldırış etmemiş bu yakarışlara ve onları karmakarışık bir halde dünyaya bırakıvermiş. O günden beri insanlar kalan ömürlerini ‘diğer yarılarını’ arayarak geçirmişler.

Tesadüf
Hani gözüm sizi bir yerden ısırıyor demiştim ya… Uzun zamandır düşünmeme karşın, sizi henüz hatırlayabilmiş değilim. Ama yine de hep ‘eksik’ olan bir şeyleri aramışım gibi yıllarca. Tesadüf bu ya, sizi görünce eksik olan şey geldi aklıma.

Eksik
Diğer yarıları yani ruh ikizleri olmadan insanlar yalnız kalmış, eksik kalmış. O hissetmek için can attıkları diğer yarılarını aramışlar her köşe başında. Peki, bulabilmişler mi? Sadece çok şanslı olanlar… Diğerleri ise ta ezelden beri, yarımlar.

Sihir
Biliyor musunuz, son zamanlarda hayatın fazlasıyla sihirli olduğunu düşünüyorum. Ya siz? Sahi, kimdiniz siz?

Neval.

0

MW Sin City: The Big Fat Kill

Becky geri döndü!

Aslında evet sırada The Hard Goodbye vardı ama küçük bir editöryal dokunuşla her şeyi baştan aşağı değiştirebiliyorsunuz. Hımm belki de Ocak ayında haftaya The Hard Goodbye deyip de o çıkmaz haftanın son 53’ü gelmediği için de böyle bir dokunuş yapmış olabiliriz, bilemiyorum.

image

Jackie Boy ve sürüsü Shellie’nin kapısını çaldığında korkusuzluğu ve umursamazlığından fazlasıyla anlayacağımız üzere The Big Fat Kill’de esas izleyeğimiz isim Dwight. Polis ve Old Town sakinleri arasına spoiler vermekten kaçındığımız bir şekilde başlayan olaylar neticesinde de ne kadar doğru, ileri görüşlü ve anlayışlı olduğumuzu kendi kendimize kabul edip tebrikleşiyoruz.

Kendi kanunlarını koyan Old Town, polislerle olan barışın bozulması durumuna temkinle yaklaşırken Miho ve Gail gibi iki müthiş karakter olayların çığrından çıkmasıyla ister istemez Dwight’ın yardım/eylem planına desteklerini esirgemiyorlar. Sonrası, hımm adı üstünde; Big Fat Kill!

image

Sin City 2 haberleriyle arkamızı toplamaya başladığımız şu günlerde, kafamızda izlenmiş, masaüstlerimizde oluşmuş The Hard Goodbye dosyamızı Monday Wars 2 finali olarak size sunmaya kararlıyız. Pek yakında 🙂

image

Tolga & Nesli & Gizem

Dönmez olaydın Becky!

0

Favori Happy’ler: Bölüm 3

Favori Happy’lerin tüm bölümleri

Geçtiğimiz hafta fazla “happy"lik bir hafta olmadığı için verdiğimiz aranın ardından Favori Happy’lerin son bölümüyle sizlerleyiz. Ya da, sizinkileri seçtiğimize göre, siz bizlerlesiniz de desek yanlış olmaz 🙂

Haydi, başlayalım!

7:04 PM (Derya)

image

Susam Sokağı’ndaki Kermit’in ilk başta kurbağa olmadığını biliyor muydunuz? Ne olduğuyla ilgili hakkında çok söylenti bulunsa bile bunların çoğu kertenkelede hemfikir oluyorlar. Bu Happy’de de kertenkele kılıklı yeşil bir kukla ve onun en büyük dostu var. Aklıma ilk bu hikaye geldi 🙂

(Bunu Dery ile birlikte izledik ve sonra bu söylentilere baktım. Kermit için evet, lizard diye büyük söylentiler var. Genel karşılığı kertenkele olmakla birlikte bunu Türkçe’ye hangi soğukkanlı yaratıkla çevirirseniz artık o oluyor. İşin komik yanı, konuşmamızdan sonra konuyla ilgili aşağıdaki Tweet’i tamamen şans eseri görerek, iddiayı bir kez daha onaylamış oldum. Şans ya 🙂

Performans da güzeldi yalnız – T :))

10:40 AM (Çağla)

image

Bildiğiniz üzere adam başı 3 tane performans seçme hakkımız, Tolga beylerin bir bölüm beş performans olacak takıntısı yüzünden yarım kalmıştı. Ben de böyle halktan gelenlerin içine dahil olurum işte! 🙂 Bir Tolga’yla da kalmıyor ki. Sen kalk Nesli kişisi benim son seçimim 1:36’yı ikinci bölümde kullan. Valla ben bunlarla baş edemez oldum 😀 Neyse benzer niteliklerde bir hanımkızımızı 10:40’ta bulmam zor olmadı. Açıklama için nesli kişisine bakın ne yapayım 🙂

11:12 AM (Deniz)

image

Önceki Happy seçimlerine baktığımda çoğunlukla hareketli ve şarkıya uyumlu dansların seçildiğini gördüm. Benim seçimim de bu yönde oldu. İyi seyirler 🙂

1:08 PM (Ali)

image

1-2-3 boks! Happy’yi çılgınlık seviyesinde izleyenler bu peş peşe olanların dışında da boks figürlerini bulacaktır. Dikkatimi çeken bu benzerlikler içinde en beğendim performansı sizlere sunuyorum.

7:56 AM (Emre)

image

Çağla’nın örgütlemesi sonucu bir hakkım daha olduğunu öğrendim 🙂 Bunu GTA 5’teki LA gerçekçiliğinin birebir örneği bu kanaldaki Hintlimsi performasla birleştiriyorum. Bakalım sonumuz ne olacak 😀

***

5-10-15… Böyle bir yazım vardı di mi benim? 🙂 Neyse, üç bölümde birbirinden güzel Favori Happy’leri keşfettik. Eminim bir o kadarı da kalmıştır ama bir ay boyunca bize güzel bir aktivite olduğuna hiç şüphe yok. Sizin de eğlendiğinizi umarak aktivitemizi, etkinliklere de kaydederek ölümsüzleştiriyor ve bu sayfayı kapatıyorum. Yüzlerce bölüm izleyen tüm Happy’cilere mutluluklar 🙂

0

Favori Happy’ler: Bölüm 2

Favori Happy’lerin tüm bölümleri

Nee ilk bölümde üç favori hakkımı da kullanmış mıyım? Daha hiç fikrini söylememiş iki kişi mi var? Nee Çağla sadece iki tane mi seçmiş?

Anlaşıldı bugün sadece girişi ve kapanışı yapacağız.. Evet efendim, Pharrell Williams’ın 24 saatlik Happy’sinde bugün Nesli ve Emre’nin seçtiği beş favori Happy’e göz atacağız. Hadi başlayalım!

5:24 AM (Nesli)

Herkese merhaba… Pharrell Williams’ın ilk başlarda sadece radyoda duyduğum bir çalışmasından bu denli malzeme çıkartabileceği ne yalan söyleyeyim aklımın ucundan bile geçmemişti. Baya bir performans izledikten sonra benim favorilerimin başında korucu giysili bu orta yaşlı amcamız geliyor. Sabahın 5:24’ünde ayakta olmasına şaşırmayacağımız (merak etmeyin ben kendi sırasında izlemedim :)) ve harika figürlerle canlı ve kendisine göre bir hayli hareketli bir performas sergilemiş. Unutmak zor olurdu 🙂

5:52 AM (Nesli)

Ve küçük dostu yüzünden bir erken kalkıcı daha. Uf tamam “sorumlu olduğum” saati çok açığa vurdum ama bir köpekçikle Happy performansını izlemek hayvan hakkı savunucularına tüm saygımla beraber çok güzeldi. Hele şu kucağa geçtikten sonraki haline baksanıza ne şeker!! Kız mutlu, köpek mutlu, biz mutlu 🙂

1:36 AM (Nesli)

Benim için en iyiyi kişisel son seçimime bıraktım 🙂 Happy çok enerjik bir şarkı ve bu enerjiye ayak uydurabilen dansçıları 360 performans arasından seçmek şu an yaptığımız iş. Gece 1:36 itibariyle çıkan kız da işte buna çok uyuyor. Kendini ritme bırakıp adeta şarkıyla yaşıyor. İngilizce bilenler sözleri de takip edebilir ki, yaptığı hiçbir hareket tesadüf değil.

3:32 AM (Emre)

Olimpiyatlardanki jimlastiğin estetiğini gördüğümüz bir performansa Happy’de rastlamamız açıkçası sürpriz oldu. Şarkıyı dinlemek kadar bir anını kaçırmak istemiyoruz.

5:32 AM (Emre)

Diğerleri kadar insan tepkisi göremiyoruz ama Happy’nin Despicable Me 2 filmi ile olan bağlantısı için gerekli bir performans. 360 tane arasına koymak zor olmamıştır 🙂

***

Evettt, beş performansı daha geride bıraktık ve ben, Nesli, Çağla ve Emre’nin favori Happy’lerini görmüş oldunuz.

Geçen hafta son bölümü sizin seçimlerinize ayırmayı planladığımızı söylemiştim ve rastladığımız-rastlamadığımız birçok güzel örnek geldi. Beşlik sistemi bozmamak adına içlerinden seçim yapacağız ama en iyiyi henüz görmemiş olmamız da kuvvetle muhtemel.

Yani dememiz o ki, son bölüm için favori Happy’niz ve bizlerinki gibi bir açıklamanızı 9 Mart 2014 Pazar son gün olmak üzere iletişimden bize gönderebilirsiniz. İlk iki bölümde ikişer seçim yapan Çağla ve Emre de dahil 🙂

0

Favori Happy’ler: Bölüm 1

Pharrell Williams’ın Happy’sini duymayanınız var mı? Sadece Power FM ve benzerinde dinlediğiniz bir şarkı olmasının yanında parça, 24 saatlik ilk müzik video’ya sahip ve ayrıca Despicable Me 2 filmiyle en iyi müzik dalında 2014 Akademi Ödülleri’nde Oscar adayı.

Bizse Nesli, Emre ve Çağla ile birlikte Happy’nin 24 saatlik LA sokakları ve kapalı mekanlarındaki performanslarından favori 15’imizi üç bölümde sunmaya karar verdik.

Happy tam 4 dakikalık bir şarkı ve 24 saatte 1440 dakikadan tam tamın 360 performans var. İzlemesi, çekmesi her şeyi zor, eğlenmesi ise kolay ve mutlu edici bir deneyim. Sözü uzatmadan, ilk bölümümüzle sizi daha fazla dinlemekten kurtaralım 🙂

Yaptığımız seçimlerde “en iyi şu, bu bunun bir altı” gibi puanlamalardan çok favorilerimizi karışık sırayla beğeninize sunuyoruz. İlk bölüm için ben ve Çağla’nın seçimlerini göreceksiniz. Ayrıca her saat başı görünen Pharrell Williams ve arada çıkan diğer ünlü isimleri dikkate almadığımızı da eklemek lazım. Performansa direk ulaşmak için başlıklara tıklamaktan çekinmeyin 🙂

6:04 PM (Tolga)

image

6. saat başında Pharrell Williams’tan hemen sonra çıkan kız. Öncelikle kendinden çok emin ve artık “Happy dansı” diye bir gerçek kabul ediliyorsa buna fazlasıyla hakim. Köprü üzerinde fazla halkla iç içe olmamasına rağmen ortamı sahiplenmesi ve Happy’i yaşaması 4 dakikanın tamamına yansıyor. 

7:44 PM (Tolga)

image

Zerafet. Bu video’yu izlediğimde hissettiğimi en iyi açıklayacak kelime bu. Aslen olan da aslında bu. Hafif ve abartmadan sergilenen dans figürünün yanında harika kıyafetler ve kabul edelim harika bir insan. İlk kendi kendime bulmuş olsam da, bizimki gibi favori listemelerinde sıkça karşılaşmanız olası. Defalarca izlenebilir..

1:40 AM (Tolga)

image

Halkla iç içelikten bahsetmiştim ya, işte onu harika beceren bir performans örneği. Erkek dansçımız Happy’e o kadar hakim ki, şarkıyı bir yandan yaşarken bir yandan da çevresindekilere kayıtsız kalmıyor. Yüksek enerjisi ve profesyonelliği ise, çevredekilere adeta “soilst benim” imajını veriyor ve çoğu yerde onları imrendiriyor.

2:08 PM (Çağla)

image

Aman tanrım Scrtlg’s’te ben! İnanamıyorummm 😀 Tamda bu kızcağız gibi çevreye duyarsızlık örneği oldu. Dünya yıkılsa umrunda olmaz ve herkes onun çevresinde dönüyormuşçasına asi. Baskın karakterleri seviyoruz 🙂

7:36 PM (Çağla)

image

Ben sevgili Tolga gibi kıvırcık saç &beyaz ten ikilili veya zarif kişilere öncelik tanımadığıma (tamam bu kadar :)) saf yeteneklere bakıyorum. İşte bu arkadaş gibi. Herkes yerinde hoplayıp zıplar ama o çubuklar üstünde valla tebrik edilesi…

***

Eveeet, laflarımızı da yediğimize göre ilk 5’liğimizi burada kapatıyoruz. Bugün sadece benim ve Çağla’nın favorilerini gördük. İkinci bölümümüzde ise aynı formatta Nesli ve Emre olacak.

Beşer beşer gitmek üzere üçüncü bölümede kendi seçimlerimize ek olarak sizlerden gelenleride değerlendirmek istiyoruz. Bunun için favori Happy’nizi süresi ve birkaç cümlelik açıklamanızla birlikte iletişimden bize ulaştırabilirsiniz.

Mutlu olun 🙂

0

MW Sin City: The Customer Is Always Right

Oturmamızla kalkmamızın bir olacağını bildiğimiz için bir film gecesi olarak anmayıp, günlük tempomuzda yer ayırdığımız ikinci Sn City halkası The Customer Is Always Right’tan merhaba.

Bölüm öncesi kendi aramızda yaşadığımız ve bir kısmı Twitter’a da sıçrayan (uf nasıl sıçramaz ki şu devirde bir çözsem 🙂 hararetli fikir alışverişlerimiz sonucunda ne kadar kısa olursa olsun The Customer Is Always Right’ı ayrı bir bölüm olarak incelemeye aldık. Yine aynı diyalogların size söylediği üzere bugünün kahramanı Emre olacak ve Tolga fazla fikir beyan etmeyeceği her zamanki yazı düzenleme koltuğunda oturacak. Anlatıcınızsa tabii ki yine ben, Nesli (burada hafif alçalıp eteği kenarlarını yana çekme hareketi var :).

Emre’yi dinleyelim o halde artık ne dersiniz?

O geniş balkonda mutsuzluk abidesi ve görebildiğimiz sayılı renklerden ikisine sahip yeşil gözlü kırmızılı kadına yaklaşır adam. Her şeyin güzel olacağı temalı ve yılmış görünen iki insanın ayaküstü konuşması adeta sonun davetiyesidir. Tahrik edici bir şekilde ikram edilen sigara ve son öpüşmenin ardından susturuculu silahın vızıltısıyla biterken o an aslında adam için her şey, ertesi gün çekini bozduracak kadar profesyoneldir. Yine de hizmetine karşılık son nefese kadar sarılmak dahildir.

Kamera açısı uzaklaşır ve Sin City tanıtımından sonra bir hastanede buluruz kendimizi. Kolunda küçük bir kırık olduğunu öğrendiğimiz genç kız taburcu olmuş, annesi ile konuşurken asansöre doğru yönelir. Bu defaki rengimiz mavidir; kızın gözlerinde elbette. Asansörde doktor görünümlü adam isminin Becky olduğunu öğrendiğimiz kıza sigara ikram eder. Ben de seni seviyorum der Becky annesine ve her şey siyaha bürünür. Maviyi ve diğerlerini geçtik, beyaz bile kalmaz hiçbir yerde..

Etkileyiciiii! Kısa ama etkileyici di mi Emre? Yine ben, Nesli bu arada. Müşteri her zaman haklıdır temalı hızlı ve vurucu iki bölümden oluşan harika bir Sin City halkasıydı. Hikayenin dışına çıkarsak ilk balkonlu bölümde açık ve seçik kırmızılı kızın kendini ortadan kaldırttığını anlayabiliyoruz. Ayrıca çizgi romanı selamlayan anı da çok yerindeydi. Hastaneli bölümde ise bilenmezlikler ve başa sona eklenmesi istenen o kadar şey var ki, yalnızca The Customer Is Always Right biraz daha uzun olsaydı keşkeden başka düğümlenen boğazınız bir şey söyleyemiyor.

Önümüzdeki hafta sürpriz konuğumuzla birlikte Mickey Rourke efsanesiyle canlanan The Hard Goodbye’ı izleyip artık alıştığınız üzere sonraki Pazartesi sizlere takdim edeceğiz. Monday Wars ve gidişatı hakkındaki tüm önerilerinizi @losangeNes ve @tolgaerbak Twitter hesaplarınızdan bize ulaştırabilirsiniz. Haftaya Tolga da yazacak, sözmüş bu arada 🙂

0

MW Sin City: That Yellow Bastard

Herkese merhabaaa! Monday Wars olarak geri döndük ve bu ikinci dönemimizde her bir Sin City bölümünü Tolga ve ben MW genel sunucunuz Nesli’ye ek birer konuk ile sizlere sunmaya çalışacağız.

Sin City nereden çıktı sorularını cevaplayarak hemen başlayayım. MW: Star Wars serimizde bildiğiniz üzere ben Yıldız Savaşları cahili olarak neredeyse her sahneyi bilen sevgili Tolga’nın bir güzel eğlencesi olmuştum. Kaldırılabilir bir şeydi ama intikam soğuk yenen bir yemekse, kişisel tanımlarımızı yeniledikten sonra sofraya Sin City ile tekrar oturmamızın zamanı geldiğini hissettim. Kendisi her ne kadar Sin City ile ilgili fikir sahibi olduğunu iddia etmiş olsa da, bu defa bilinmeyenlerin benden çok kendisine hücum edeceğinin de henüz farkında değildi. Farkına vardığındaysa, klasik hedef dağıtma taktiği olarak bir yazar daha kullanma seçeneğini masaya getirdi. Ben de uyumlu insan olduğuma fark etmeyeceğini belirttim ve işte buradayız 🙂

image

That Yellow Bastard ile başlıyoruz ve bu haftaki konuğumuz; hukuk alanında henüz çığır açmasa bile bu yolda hızla ilerleyen Derya “Dery” Öztürk.

Madem Dery’i o kadar sahneye davet ettik, onunla da başlayalım:

Kendimizi tanıtmalı bir yazı olmalıymış. O zaman ben Derya diye girizgahta bulunayım 🙂 Sin City gerek film gerekse de geçmişteki eserleri olarak takip etmediğim bir mecra idi ve inceleyeceğiz dendiğinde formata pek bakmadan komik bir şekilde tamamına baktım. Sonra sonra her bölümde farklı yazar önerisini de okuyup iyi yaptığımı da düşünmeye başlamışken kızgın kumlar ve serin sular şu kış gününde açıkçası birbirine karıştı…

– Spoiler –

That Yellow Bastard’ta, Bruce Willis’in canlandırdığı Dedektif John Hartigan karakterimiz, çocuk yaştaki kızları hedef alan saldırgan, senatör oğlu Roark Junior’ın peişinde ekranlarımıza yansıyor. Roark Jr’ın elinde olan Nancy isimli on yaşındaki kızı onlarca engeli aşarak kurtaran Hartigan, aynı zamanda büyük bir iftiranın kurbanı olur. Roark Jr’ın suçları üzerine yıkılan John Hartigan cezaevine düşer ve senatör Roark, her şeyi itiraf etmesi için üzerinde baskı kurar.

Sekiz yıl hapiste geçiren Hartigan’ı hayatta tutuan şey, gerçeği bilen Nancy’den aldığı mektuplardır ve bir gün bu mektuplar da kesilir. John Hartigan itiraf etmediği sürece Nancy’e zarar verileceğini anlar ve suçları üzerine alarak hapisten çıkar. Jessica Alba’nın canlandırdığı artık yetişkin Nancy’i bulan Hartigan kendisine blöf yapıldığını anlar ve kaçmaları gerektiğini Nancy’e bildirir.

image

Nancy içinse Hartigan artık bir kahraman, insanüstü ve sahip olduğu tek yakınıdır. Genç kız ona ilgi duymaya başlarken yellow bastard belirir. Tabii ki bu sarı şey, John Hartigan’ın zamanında zarar verip öldürmediği ve tedaviler sonucu bu hale gelen Roark Jr’dan başkası değildir. Kovalamacalar sonunda John Hartigan bunun kendi meselesi olduğunu anlar ve yine bir yol ayrımına gelerek 8 yıl önce yaptığı gibi Nancy için son bir fedakarlığı daha yapmaktan çekinmez.

– Spoiler –

Ne güzel de anlattı Dery dii mi? Peki Tolga’nın neleri var birde ona bakalım..

Atmosfer.. Tek kelimeyle muhteşem. Hani The Artist’teki siyah-beyaz havayı öven hallerimiz vardı ya, That Yellow Bastard hatta Sin City’nin tamamında o siyah-beyazın ötesi retro ve çizgi roman havasını saniyesi saniyesine hissedebiliyoruz.

Renkler.. Siyah ve beyaza eşlik eden sadece iki renk var; sarı ve kırmızı. Sarı, yellow bastard’ımız, kırmızı ise kan ve en büyük Galat… (Tamam tamam bu Nesli’nin repliği idi :)) Böyle kendinizi kaptırdığınız ve o retro hale alıştığınız anda sizi modern zamana taşıyabilecek uyandırıcılar olarak gördüm ben bu renkleri. Genel çerçeve için alınabilecek güzel bir risk olmakla beraber karşılığını fazlasıyla verdiğini de belirtmek lazım.

image

Vurulmanın ölmemek, ölüme terk edilmenin yeniden doğabilmek ve o doğma anında her şeyden bir anda vazgeçebilmek anlamlarını bir arada barındıran çok imge var That Yellow Bastard’ta. Günümüz vizyonunda zombi damgası yedirebilecek birçok eylem, açıklama getirilmeden bile filmin kendi büynyesinde mantıksız bir şekilde tatmin yaratabiliyor. Çelişkilerle denenen ve benim şu ana kadar görmediğim harika bir yaklaşım bu çerçevede.

Yine ben Nesli. Tolga’nın her zamanki farklı bakış açılarını aldıktan (ve en çok sarı-kırmızı Galatasaray demesine takıldıktan:)) sonra fark ediyorum ki sayın MW takipçileri, ben de tam istediğim sunum ve moderatörlük görevini almışım. Bakın ne güzel giriş yaptım, ondan ona görev verip şimdi de suya sabuna çok dokunamdan yazıyı tamamlıyorum :)) Yıldız Savaşları’nda çabuk çabuk iki satırla geçirilen bölümleri unutmamışım değil mi? 🙂

Gerçekten de bakacak olursak bana ciddi olarak söyleyecek bir şey bırakmayan bir çalışma oldu. Sin City’i tanıyor olmamın avantajını umuyorum ki ileriki bölümlerde tanımayanların eksiklerini gidererek sizlere sunabilirim. Ha tabi bundan memnun muyum? Memnunum. Yaşasın supervisor’lık (yine de son kelime kontrolü Tolga’nın:)) 

İki hafta sonra extended and unrated edition Sin City sırasındaki diğer bölüm The Customer Is Always Right ve sürpriz yeni yazarımızla görüşmek üzere hoşçakalın.

0

MW: Star Wars Episode VI: Return of the Jedi (1983)

Herkese yeniden merhaba. Monday Wars’un son bölümü Star Wars Episode VI: Return of the Jedi ile sizinleyiz. Seri ile ilgili profesyonellik sorunlarımızı aştığımız şu günlerde biraz geç de olsa sizinle olmak harika bir duygu. Bu arada unutmuş olmayasınız, ben Nesli 🙂

image

–Spoiler–

Return of the Jedi bayrağı, The Empire Strikes Back’in bıraktığı nokta olan Han Solo’nun kurtarılmasından devralıyor.

Jabba the Hutt tarafından borçları sebebiyle esir tutulan ve Jabba için karbon içerisinde bir nevi dekor haline gelen Han Solo’yu kurtarmak için gelen ekipte kuşkusuz en dikkat çeken nokta artık Jedi’lık mertebesine gelmiş sayılan ve eskiye oranla hayli güçlenen Luke Skywalker’dır. Yanında da elbette Leia ve Han’in dostu Lando’da vardır.

Her şey beklentiler çerçevesinde ilerleyip Han, Jabba ve ekibinin elinden kurtarılırken, esas olayların başlangıçı ve gidişatındaki C-3PO ve R2D2’nun katkıları takdire şayan geldi bana. Hem de bu sadece başlangıç olacakmışken. (Olacakmışken? Türkçe’yi ben bile bu kadar zorlayamazdım – T :))

Han Solo ile ekibin tamamlanmasının ardından Return of the Jedi da anlatmak istediği esas meseleye dönüyor. Yoda ile görüşmek ve eğitimini tamamlamak isteyen Luke, artık en doğru ifadeyle ölüm döşeğinde olan Yoda’dan, eğitimini büyük ölçüde tamamladığını ve son olarak Darth Vader’la karşılaşması gerektiğini duyar. Aynı zamanda Vader’ın babası Anakin Skywalker ve Obi-wan’ın ruhunun söylediği Leia’nın da ikiz kardeşi olduğu gerçekleri, Luke için birçok taşı yerine oturtan gelişmelerdir.

O sıralarda Death Star’a gelen Darth Vader ile Sidious’ın hedefinde de Luke vardır. Sonuçta onu karanlık tarafa çekmeleri halinde galaksideki mutlak hakimiyetlerine kavuşacaklardır.

Asiler ise yeni Death Star’ı da yok etmek için plan geliştirmektedir. Buna göre Han Solo, Leia ve yanlarındaki ekip Endor ayındaki kalkanı yok edecek, asilere ait güçler de savunmasız kalan Death Star’a saldıracaktır. (Bu noktada C-3PO’nun aşırı komik yerel halkla olan tanrılık ilişkileri mükemmeldi.) Devamında bir dizi savaşın ardından üstün gelen Han Solo-Leia ve asi güçleri jenaratörü devre dışı bırakarak Death Star’ı savunmasız bırakırlar.

Death Star’a çıkan Luke Skywalker, Vader ve Sidious’un ikna çabalarını sonuçsuz bırakarak babası Vader’ı artık yenerek Jedi’lık mertemesini sonuna kadar hak edeceği mücadeleyi bitirir. Vader’ın içindeki “iyilik” Luke sayesinde ortaya çıkarak Sidious’ı sonu belli olmyan bir düşüşe fırlatır. Yoda gibi ölüm döşeğindeki babası Vader’la (ki o anda Anakin Skywalker desek deha doğru) vedalaşan Luke ayrılırken Death Star da yok edilir.

–Spoiler–

Ve Tolga’dayız:

Aslında spoiler her an, her yerde. O yüzden bitti gibi görünse de ayağınızı denk alarak devam edin derim 🙂

image

Star Wars ortada. Söyleyecek o kadar çok şey var ki, kimsenin etraflıca yetişebileceğini sanmıyorum. Benim Return of the Jedi gündemimse son sahnelerden biri. 2004 veya daha sonra üretilen bir DVD’den izlediyseniz Episonde 6’i, “ve herkes mutlu oldu” sahnelerinde ortaya çıkan Jedi ruhları arasındaki Anakin Skywalker’ın, daha sonradan çekilen prequal trilogy’de Anakin’i canlandıran ve Return of the Jedi çekilirken esasen 2-3 yaşlarında olan Hayden Christensen olduğu dikkatinizi çekmiş olabilir. Hatta çekmeli. İlk 4-5-6-1-2-3 izleyişimde elbette değildi ama ilerleyen maratonlarda işin aslının Hayden Christensen’in Sebastian Shaw yerine dijital olarak eklenmesi olduğunu araştırmıştım. Ne kadar 1-2-3-4-5-6 teşvikçi bir değişiklik değil mi Nesli?

Bilmem öyle mi? Hiç bunlara gerek yoktu canım, 1-2-3-4-5-6 isimlendirmsinden bile anlamalıydıun bence 🙂

2015’e planlanan Episode 7’ye kadar baştan sona artık Star Wars’çuların jargonuyla diyim, büyük bir “maraton” geçirdik. Başta Tolga’nın vurguladığı “22 yılda Star Wars izlememiş olma” tozlarımı üzerimden attığıma göre, başta Jar Jar Binks olmak üzere (hayırrrrrr! -T :)) çeşitli teorilerimi daha uygun bir şekilde geliştirebilirim.

Bizi takip eden, okuyan, soran, soruşturan herkese teşekkür ediyoruz. Monday Wars’u hep beraberce tamamladık ve biz bundan bir hayli zevk aldık. Umarım aynı duyguları paylaşıyorsunuzdur 🙂

Nesli.

0