Category: Film & Dizi

Cougar Town

Kabul etmek lazım ki 2019 yılı Cougar Town keşfi için biraz geç kalmış bir sene. Ama gelin görün ki; 2010’ların başındaki sitcom curcunası o kadar kalabalıkken sıranın Cougar Town’a kadar ilerlememiş olması da bizlerin kabahati olamaz.

Hayali bir yer olan Gulfhaven, Florida’da geçen Cougar Town’ın başrolünde Friends’in Monica’sı Courteney Cox var. Friends’in ardından geçen yıllar Cox’u 40’lı yaşlarında “single mother” rollerine taşırken, hayat verdiği karakterin ismi ise Jules Cobb. Jules, bir türlü büyüyememiş kocası Bobby’den ayrıldıktan sonra oğlu Travis’le beraber yaşıyor. Jules ve Travis’in paylaştıkları hayat, aynı zamanda dizinin komedi unsurları içinde de güzel bir yer tutuyor.

“Ayrıldık, bir daha görüşmeyiz” ya da “sadece Travis için görüşebiliriz”den çok, Jules ve Bobby’nin ilişkisi arkadaşlık seviyesinde kalma işini fazlasıyla başarmış durumda. Birbirlerinin ilişki durumlarına sonuna kadar saygı duyan ikili, oğulları Travis’e de ihtiyacı olandan fazla ilgiyi göstermekte eksik kalmıyorlar.

Sırada, Bobby’nin evden karadaki bir tekneye taşınmadan önceki, Jules’ın ise halihazırdaki yan komşuları Torres’ler var. Ellie, Jules’ın en yakın arkadaşı. Eşi Andy de Bobby’nin hayranı ve ona göre Bobby en iyi arkadaşı. Ellie’nin baskın karakteri karşısında durumu idare ediyor gibi görünüp zamanla pek çok şeye hakim olduğunu anladığımız Andy, tam bir anlatılmayıp yaşanacak bir karakter. İkisi de eğlenceye katkıları oldukça yüksek bir ikili ve bebekleri Stan’le atılacakları daha çok macera var..

Cougar Town adına bahsedeceğimiz son “ikili” ise Grayson Ellis ve Laurie Keller. Gray’s Pub’ın sahibi ve Jules’un karşı komşusu Grayson, Jules gibi boşanmış ve yalnız yaşamasına rağmen ilişkiler konusunda Jules’un birkaç kat önde gibi bir hava estiriyor Cougar Town’da. Elbette dizi, ilerleyen bölümde altında yatan sebepleri fazlasıyla irdelemekten geri kalmıyor.

Jules’ın emlakçı iş arkadaşı ve Ellie ile aralarında seçim yapamadığı “en iyi arkadaşlık adayı” Laurie Keller ise, oyuncusu Busy Philipps’in Dawson’s Creek’teki devam karakteri ile karşımıza çıkıyor adeta. Sorunlu bir aile geçmişi, tek başına sürdürülen bir hayat gibi gibi.. Oyuncuların üzerine yapışan karakterler olur ya, Dawson’s Creek’in Audrey’i gider, aldığı yaşları üzerine ekleyen kopyası Cougar Town’un Laurie’si gelir. Busy Philipps de onu yaşıyor adeta. Peki Cougar Town’a yakışıyor mu? Yakışıyor. Bu da esasen tartışma bitirici nokta.

Toparlarsak, 2009-2015 arasında altı sezon yayınlanmış eğlenceli bir dizi Cougar Town. Başlangıçta adapte olmak için hızla izlediğiniz, ikinci sezon gibi ise, her gün bir bölüm harcamaktan kaçınarak hemen bitmemesi ruh haline büründüğünüz sıcak bir yapım. Sitcom ihtiyacınıza fazlasıyla yanıt vereceğine kuşkunuz olmasın. Üstelik sürpriz Friends cameo’ları da cabası!

0

Dory Olsaydı Ne Yapardı?

Animasyon dünyasında Finding Nemo (Kayıp Balık Nemo) sayfasının, bu denli başarının ardından tek filmde kapanması pek olası değildi. Buradan yola çıkarak Finding Nemo’yu izlemiş pek çok kişinin Nemo ve Marlin’den sonra dikkatlerini çeken en büyük isim kuşkusuz Dory idi. Aynı zamanda yapımcıların da..

Finding Nemo’nun devam filmi Finding Dory, isminden de anladığımız üzere balık hafızalı balığımız Dory’nin hayatına odaklanıyor. Finding Nemo’da, Marlin’in yoluna Nemo’yu ararken çıkan bu iyiliksever balığın bir geçmişi ve hatta bir geleceğinin olması, yapımcıların iştahını kabartırken biz izleyicileri de yepyeni bir maceraya sürüklüyor.

Kabul edilmiş unutkanlığının (ya da hatırladığı sayılı şey arasında saydığı kısa süreli hafıza kaybının) doğuştan geldiğini öğrendiğimiz Dory için hayat adeta birkaç saniyeden ibaret. Filmde Dory, kendi ismi ve birkaç arkadaşı dışında hatırlamaya çalıştığı en eski anısı; anne ve babasını bulma yolculuğuna çıkmak için kollarını sıvıyor. Yanındaysa geçmiş macerada yardımcı olduğu Marlin ve Nemo’nun yer alması kaçınılmaz oluyor.

Konu Dory olunca anlık gelen birkaç bilgi kırıntısının peşinde ekip, imkansızı arıyormuş gibi görünüyor. Ancak Dory’nin kendisi de dahil olmak üzere zor durumda kalan herkesin “Dory olsa ne yapardı” sorusu, ulaşmaya çalıştıkları hedefte başarıya yaklaşmanın bir basamağı oluyor. Marlin ve Nemo dışında Dory’e yardım eden ahtapot Hank, adını Finding Dory sayfalarına altın harflerle yazdırırken, Dory’nin hikayesi izleyiciyi duygusallığı garanti bir sona doğru yelken açtırtıyor.

Finding Nemo dünyasına geri dönüş, Dory’nin tüm kalpleri kazanan küçüklük halleri ve yepyeni bir macera… Beklentileriniz ölçüsünde hikayeyi sevebilir veya sevmeyebilirsiniz. Buna kimsenin garantisi yok ancak Finding Dory, izlediğinize asla pişman etmeyecek bir yapım olarak kendini kabul ettirmekten de kusur kalmıyor.

Sinemalarda dublaj dışında orijinal dil seçeneği sunulmaması ve gözlüğü çıkardığınızda bile farkı anlamadığınız 3D’yi söylemektense dilimizde tüy bitti.

0

The Secret Life of Pets (2016)

Bir hafta içi akşamıydı… Türkiye’de artık sıklıkla karşılaştığımız orijinal dilinde olmayan animasyonu dahi sineye çekmiş, günümüzü güzel bir şekilde tamamlamak üzere sinema salonunun yolunu tutmuştuk. Oysaki tek derdimizin bu olmadığı kısa sürede anlaşılacak, o seansta The Secret Life of Pets’i seçen ve bileti internet yerine kapıda alırız gafletinde bulunacak tek grup biz olacaktık.

Tam saatinde orada olmamıza rağmen başka taliplisi olmadığı için kapıları açılmayan sinema salonunda, içeride kazıklanmamak üzere dışarıdan getirdiğimiz erzağımızla kalakalmıştık. Ama son bir silahımız daha vardı. Çoğu kez eleştirdiğimiz kapitalizm ağlarını örmüş ve iki AVM’yi, arabayı birinden çıkartıp diğerine gitmeye değmeyecek kadar yürüme mesafesine koymuştu. Hemen diğerine koşarak yine o kapitalizmin reklamlarını atlayıp The Secret Life of Pets’in karşısına 5 dakika gibi kısa bir sürede geçmiştik.

Manhattan’da bir apartman dairesinde sahibi Katie ile yaşayan terrier Max’in yaşamı, aynı eve getirilen ve kendisinden fiziksel olarak hayli büyük bir köpek olan Duke ile baştan aşağı değişir. İkilinin tanıştıkları andan itibaren giriştikleri güç savaşında Duke fiziksel üstünlüğü rahat bir şekilde elde ederken, evini bu koca yaratığa kaptırmamaya kararlı Max ise psikolojik yönden rakibini sıkıştırmaya başlar.

Max zeki hareketleriyle kontrolü ele almışa benzese bile, Duke için oyun daha yeni başlıyordur. Ufak park gezileri sırasında Max’i geri dönemeyeceği bir yere hapsetmeye çalışan Duke, hayvan kurtarma ekibinin müdahalesiyle kendisini de sahip olmaya çalıştığı dünyanın dışına sürükleyivermiştir.

Bir noktadan itibaren ortak hareket etmeye başlayan Max ve Duke, hayvan kurtarma ekibinin elinden tavşan Snowball liderliğinde sahiplerinden dışlanmış hayvanların müdahalesiyle kurtulurken, yeni belalara yelken açacaktırlar.

Onlara yardım edebilecek son isimler ise köpek, kedi ve diğer evcil hayvanlarla pek evcilleşememiş şahin Tiberius gibi çevrelerindeki komşuları olacaktır.

Neyin ne olduğuna aşina olduktan sonra, ciddi anlamda tat almanızla devam eden bir yapısı var The Secret Life of Pets’in. Bir buçuk saatlik filmin seyri süresince sıkılmama garantisini yanınızda hissedeceksiniz.

Belki de “bir hafta sonu akşamıydı” ile başlayan ve daha kalabalık The Secret Life of Pets maceralarınızda hepinize iyi seyirler!

0

Me Before You (2016)

Bir kitabın önünden geçersiniz; defalarca… Aynı şekilde hakkındaki övgüleri okur, internette rastlarsınız bol bol… Almazsınız bir sebeple hep. Bazen nasıl denk gelmediğine, onca okuduklarınız arasına kendini bırakamadığına şaşırırsınız ya, iş oraya kadar uzanır. Aradan zaman geçer, Jojo Moyes kitap incelemesi yerine Me Before You (Senden Önce Ben), film incelemesine dönüşür, iki saatlik zaman diliminde her şeyin telafisini aramışçasına adeta…

Riskli bir seçimdir artık bundan sonrası. Olası bir kötü uyarlama tüm eserin saygınlığını, o çok rahat gelen iki saatlik zaman diliminde yok edebilir sonuç olarak. Belki de bugün burada incelememiz gereken esas soru da budur ne dersiniz?

Bir kafede çalışarak ailesinin geçimine olmazsa olmaz katkı sağlayan Louisa -Lou- Clark, işinin son bulmasının ardından başka şansı olmamışçasına yeni iş arayışına girer. Birkaç burun kıvrılan seçeneğin ardından Lou, birkaç yıl önce geçirdiği motosiklet kazası sonrası felç kalan Will Traynor’ın günlük bakımını üstlenir.

Dolu dolu yaşadığı hayat sonrasında tekerlekli sandalyeye mahkum olan Will için hayatın getirdiği zorluklar, onun da diğer insanlara karşı hayli zor bir insan olmasına sebep olmuştur. Ailesinden arkadaşlarına kadar kendini ister istemez dünyadan soyutlayan Will için umut, tahmin edileceği üzere diğer bakıcılarından açık ara daha uzun bir süreye ulaşan Lou’dadır.

Ailesiyle girdiği “ötenazi pazarlığı” altı aylık bir süreyi işaret ederken, Will’in anne-babası için de bu kaybı önlemenin tek yolunun, Will’i hayata bağlamada en başarılı isim olan Lou olduğu kısa sürede anlaşılmıştır. Will ve Lou arasındaki buzlar hızla erirken ikilinin yakınlaşmasının hangi noktaya taşınacağı izleyiciler (ve elbette okurlar) için en büyük merak konusu haline gelecektir.

Yer yer gülümseten, duygulandıran ve içerisinde daha pek çok duyguyu barındıran 110 dakikalık Me Before You, başlangıcından sonuna kadar izleyicilerin son dönemde sinemada izlediği en iyi filmler arasında yerini alıyor. Filmi, edebi bir eserin uyarlama ile zarar görmesinden çok, okuma fırsatı olmayanlara sağlanabilecek en iyi alternatif olarak rahatlıkla nitelendirebiliriz.

Ayrıca oyuncu kadrosunda son dönemlerin en popüler dizilerinden Game of Thrones’ta Daenerys Targaryen rolüyle tanıdığımız Emilia Clarke (Lou) ve Tywin Lannister olarak akıllarımıza kazınan Charles Dance’in de (Will’in babası Steven) olduğunu söylemekte fayda var.

0

Ruby Sparks (2012)

Kafamızın içindeki gerçeklik dayanakları, somut nesnelerden beslenir. Bazen emin olamadığınız somutluk kavramı ise örnek vermek gerekirse bir eşyadan çok, bir insan silueti ile sizi tuzağa düşmeye daha meyillidir.

“O, burada! & O, gerçek!”

Son dönemde yazma güçlüğü çeken genç yazar Calvin Weir-Fields, gerçeklik dayanaklarından, önce rüyasında gördüğü ve devamında yazmaya başladığı kız arkadaşı Ruby Sparks’ın, kanlı canlı hayat bulmasıyla uzaklaşmaya başlıyor. En azından varlığını gerçekten doğrulatana kadar…

“Onu benim yazdığımdan haberi yok. O yüzden kitaptan bahsetme ve bir şeyler daha yaz. Bakalım gerçek olacak mı?”

Ruby’nin varlığından en sonunda emin olan Calvin ve onun ötesinde izleyici için hikaye, gerçekçi fantastiklikten, gerçek hayata dönüşmeye başlıyor bir süreliğine de olsa. Her şeyi kabullenip yarattığı muhteşem Ruby Sparks’la mutlu bir yaşam sürmeye başlayan Calvin, yazmanın üzerine bir süre kilit vurarak, elindeki Ruby’i düzeltme gücünü elde ettiği muhteşem hayatı yaşamayla değiştiriyor.

“Kafanda bana dair bir hayalin vardı. Hayaline uymayan bir şey yaptığımda, bunu görmezden gelirdin.”

Ancak yaşam ve birliktelikler, yazmanın, düşünmenin çok çok ötesinde karmaşıklıklar ve duygular barındırır. Size ne kadar “dahi” denilirse denilsin, hiçbir dehanın altından kalkamayacağı bir şey varsa o da her şeyi, özellikle de bir başka insanın özgür iradesini kontrol edebilmektir. Ruby, Calvin’in kendisinin bile bilmediği çizgisinden çıkıp aslında normalleşmeye başlarken, bunun neticesinde Calvin de elindeki süper güce, onu “düzeltmeye” istemeden de olsa geri dönüyor.

“Seni değiştirmek için yazdığım her kelime için özür dilerim.”

Ancak bir noktadan sonra sadece lafta kalan “düzeltme” eylemi, Calvin’in başına altından kalkamayacağı dertler açmaya başlıyor ve o da, başından beri yapması gerekene, belki de güzelliğin zorla olmayacağı gerçeğine geri dönüyor.

“Bazıları bunu okuyup sihir olarak görebilir. Ama aşık olmak da bir tür sihir sayılır.”

Ruby Sparks’ın dozunda fantastikliğinden gerçek dünyaya döndüğümüzde, sevdiğimiz insanı satır satır yazabilmenin ötesinde, onunla olduğu gibi beraber olabilmenin önemini bir kez daha anlıyor insan.

Filmin benzer şekilde vurgu yaptığı gibi, hayatı siz yazamıyorsunuz ancak hayat sizden yazılarak dökülüyor. Eğer hayatın herhangi bir döneminde onu yazmaya çalıştıysanız bile, her şeyin bittiğini sandığınız dip noktada “baştan başlayabilir miyiz” sorusunu kullanmaktan çekinmeyeceğinizi, Ruby Sparks sayesinde göreceksiniz.

0

The Revenant (Diriliş) 2015

Leonardo DiCaprio Oscar alacak mı?

Bu soru artık üst üste kaç yıldır kafamızı kurcalıyor bilmiyoruz ama Leonardo DiCaprio’nun her yapımında filmden çok aklımıza gelen ilk soru haline geliyor.

O zaman The Revenant için akla gelen ilk soru; en iyi erkek oyuncu Oscarı’ndan başlayalım. Geçmişteki güncel örneklerden The Wolf of Wall Street’te filmin tüm anlattıklarına bakılmaksızın döktüren ama olmayan, efsanevi geçmişte neredeyse alınmadık Oscar bırakmayan Titanic’ten eli boş dönen Leonardo DiCaprio, The Revenant’ta ne yaptı? Dillerden düşmeyen film boyunca sürünmekle başlarsak, kamera arkasında günün dörtte birini “ayı saldırısı makyajı” altında geçirmesini de es geçemeyiz. Normalde vejetaryen olduğu halde gerçek bir karaciğer yemesi ve ölü hayvanların içlerinde uyuması da kolay şeyler sayılmaz.

Pek çok sahne için önerilen dublör yerine kendi işini yapması da Akademi için asil bir davranış olarak kabul edilse gerek.. Eee peki sonuç? Sonuç yine Akademi’de saklı elbette. Bugüne kadar yaptıkları ve yapmadıkları değerlendirildiğinde sonuç sürekli Leonardo DiCaprio’nun aleyhinde oldu. The Revenant ile  Leonardo DiCaprio’nun Oscar’a uzanıp uzanmaması aslında son merak etmemiz gereken soru iken, hep ilk kalmaya devam etmemesi adına aktörün bu altın heykelciği bu kadar kazanmasını istiyoruz belki de.

Ve The Revenant. Esasen Leo’nun hala Oscar’ı alamaması olmasa belki böyle bir yazı da olmazdı. Çünkü film adına konuşulacak şeyler, birkaç dakikalık fragmanın izlenmesinin ardından da edinilecek deneyimler olarak ön plana çıkıyor. Sayısal olarak örneklemek gerekirse Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Hugh Glass karakterinin 156 dakikalık film boyunca 15 satırdan daha az İngilizce diyaloğunun bulunması dikkatli gözlerden kaçmamanın ötesinde hesaplanmış bir veri olarak bize sunuluyor.

Çok önemli bir veri mi? Tek başına değil ama hikayenin genelindeki amaçsızlık ve bir yere varamama etkisiyle birleştikçe edindiği anlam da hayli artıyor. Kalanında ise, Glass yaralanıyor, ekip yavaşlamamak adını kendisini yaban hayatında tek başına bırakıyor, bir ihanet geliyor ve Hugh Glass toparlanarak intikam savaşı veriyor. Tek cümle, tüm The Revenant.

Filmi sever misiniz? Can alıcı ve herkese göre değişen pek çok cevap içeren bir soru. O yüzden ortalamaya vurursak yine ortalama bir şekilde sinema salonuna girer ve çıkarsınız denebilir. The Revenant’tan pek çok şey kazanmayıp pek çok şey de kaybetmezsiniz. Ama esas soru sürekli ve sürekli kafanızda dolaşırken filmin daha fazlasına odaklanmanızı sağlayamadığı da bir gerçek.

Esas soru mu? Unuttunuz mu bile?

Leonardo DiCaprio Oscar alacak mı?

0

Star Wars Episode VII: The Force Awakens İncelemesi

Vizyona The Force Awakens’tan önce giren Revenge of the Sith’ten on, Star Wars hikayesinde ise otuz yıl sonrasından merhaba. Gündelik yaşam içerisinde yapılan atıfları ve filmleriyle olduğu kadar markasıyla da aramızda yaşayan bir efsane ile bir kez daha beraberiz.

Öncelikle şu üçleme sıralarına hızlıca değinmeden Star Wars’u anmak pek olmaz. İlk çekilen ve devamında 4-5-6 olarak sıralanan orijinal seriyi ortada sayarsak, bu sefer 1999’da başlayan ve 1-2-3 olarak sıralanan prequel yani öncü üçlemenin sorununu yaşamayacağız. Star Wars 7 The Force Awakens, gerek serinin, gerekse de kronolojik sıranın yedinci filmi.

Genel hikayeye bakacak olursak, First Order olarak anılan karanlık tarafın The Force Awakens yorumu yaklaşık 30 yıldır galakside hüküm sürerken, son Jedi Luke Skywalker kayıplara karışmıştır. Direniş’in başında eskiden prenses olarak tanıdığımız General Leia Organa da, ikiz kardeşi Luke’un arayışındadır. Direniş pilotlarından Poe Dameron ve droid’i BB-8 aracılığıyla taşınan harita, Luke Skywalker’ın yerini belirlemede kilit rol oynayacakken bu görevi gerçekleştirmek hurda avcısı Rey, First Order’ın icraatlarını pek benimsemeyen kaçak Stormtrooper FN-2187 “Finn” ve Star Wars’un bize The Force Awakens’ta seri olduğunu ilk hatırlatan Han Solo ile Chewbacca’ya düşmektedir.

Bu noktada biraz aile bağlarına girsek fena olmayacak diye düşünüyorum. First Order’da artık en iyi ifade edebileceğimiz şekilde Darth Vader’ın konumunda yer alan Kylo Ren var. Ki Kylo Ren, Han Solo ve Prenses Leia’nın Ben ismini verdikleri çocuklarından başkası değil. Net bir Anakin Skywalker / Darth Vader dönüşümü gibi ekrana bir yansıma yok. Ancak Ben’in karanlık tarafı seçmesinin altında yatan sebeplerden çok, geçmişteki Star Wars dönüşümlerinin benzerliğinin The Force Awakens’a etki etmesini daha geçerli bir açıklama olarak görebiliriz. Üstelik bir kez de değil. Orijinal üçlemede Luke Skywalker’ın Obi-Wan Kenobi’yi arayışı gibi, The Force Awakens’ta da tarih, Rey ve Finn’in, Luke Skywalker’ı arayışı olarak kendini tekrar ediyor.

The Force Awakens için genel kanı, J.J. Abrams  yönetmenliğindeki filmin, eski günlerden ve Star Wars dünyasından biraz kopuk olduğu yönüne. Evet değişen çok şey var ve bir yere kadar insanlar buna ayak uydurmak zorunda ancak buradaki esas sorun, benimseme (benimseyememe) aşamasından kaynaklanıyor. Örnek olarak orijinal seride insanlar Dark Side ve Jedi’lar arasında gidip gelirken iki taraf için de hayli güzel öğelere bağlanabiliyorlardı. Ancak The Force Awakens’ta karanlık tarafın temsilcisi First Order ile Kylo Ren, tamamıyla itici ve benimsenmekten uzak kötü karakterler olarak yer alıyorlar. Evet geçmişte Darth Vader da iyi bir karakter değildi ama bir tarzı vardı. Ve tarz da, çekicilik demekti.

Sonuç olarak The Force Awakens’ı beğenip beğenmemekten çok neler değiştiğini konuştuğumuz bir Star Wars var karşımızda. Değişiklikler o kadar fazla ki, filmin en hoşumuza giden anları Han Solo, R2-D2, C-3PO ve Prenses Leia gibi geçmiş karakterleri gördüğümüz anlar oluyor ve maalesef ki bunların sayısı Han Solo haricinde çok az. Elbette, The Force Awakens’la başlayan dönemin de sequel üçleme olduğunu ve 2017 ile 2019’da devam edeceğini akıllarda tutmakta ve beklentileri buna göre ayarlamakta fayda var.

The Force Awakens ile güç uyandı ama o uyanış izleyici yönüne henüz yeterince yansıyamadı. Her koşulda, Star Wars’u yeniden aramızda görmenin heyecanı pek çokları için fazlasıyla yeterli.

Güç sizinle olsun!

0

Jumanji (1995) ve Dup Dup

Dup dup..

Hayatta sahip olduğunuz güzel söylemler vardır. Ne olduğunu, nereden geldiğini ve bizler için ne anlam ifade ettiğini saniyesinde anladığınız muhteşemliktedir bunlar. Bu söylemler hayatlarımızda öyle yer sahibi olurlar ki, onları kişiselleştirir ve bizleştiririz. Kullanım alanı bizden ibaret olur ve bir noktadan sonra ilk çıkış noktaları belki de “bizi unutmayın” dercesine yüzeye çıkmaya başlar.

//Spoiler İçerebilir//

Toprağa gömülmüş olan, orada kalmalı

Ailesinden ve arkadaş denemeyecek arkadaşlarından “çektikleri” diyebileceğimiz yaşanmışlıklardan sonra bir çocuk ne yapar? Herhalde çantasını alıp gitmek çok kolay bir çözüm gibi gelebilir hepinize ancak Alan Parrish için yeterli değil. Çünkü bir defa dışarıdan sadece bir kutu oyun gibi gözüken Jumanji ile karşılaşmış durumda.

Jumanji’de ikinci perde

Alan’ın gizemli bir şekilde ortadan kaybolmasının üzerinden geçen yılların ardından Jumanji perdesi, en azından biz masum izleyiciler için bir kez daha; fakat yine Alan’la benzer bir ruh halini paylaşan iki kardeş Judy ve Peter için açılıyor.

Sıra kimde?

Ne demişler; Jumanji’yi “tamamlamayacaksanız başlamayın”. Uzun yıllardır kayıp oyuncuların tamamlanmasının ardından başlayan oyunda, sivrisineklerden aslanlara, maymunlardan devasa bitkilere kadar baş edilmesi gereken şeylerin listesi uzayıp gidiyor. Dikkat edilmesi gerekense oyuna belki bir 26 yıl daha ara vermeye gerek bıraktırmayacak sağlam bir ekip.

Oyunu korumak

Ve anlaşılan o ki, geçmişten alınan dersler neticesinde herkesin tek amacı, engellerin onlardan büyük heveslerle almaya çalıştığı Jumanji’yi korumak oluyor. Üstelik karşılaşılan zorluklar karşısında kaç kez üst üste.

12

Oyunlarda genel geçer kanı olarak herkes kendisi kazanmak ister değil mi? Konu Jumanji ise hayır. Her şey, belki de herhangi birinin oyunu bitirmesi halinde son bulacakken iki zarla istenen 12, kaybedeceklerinin de aslında kazanacağnı müjdeleyen ve o kadar kolay olmayan bir hayaldir orman kanunlarında. Peş peşe hızlı oynamak ise, geç keşfedilen bir liman olabilir pekala da.

Geri dönüş

Kimsenin söz vermediği ama herkesin, her şeyin biteceğine emin olması için ya da umut etmesi için geçerli nedenleri var. Ya da başka çareleri mi var deseydik?

//Spoiler İçerebilir//

Daima dup dup..

Aslında bir yer değişimi söz konusu. Kişiselleştirme ve bizleştirmeden uzak bir Jumanji incelemesinde bu dup dup giriş, girişteki dup dup ise kapanış olurdu. Ama dup dup’u kişiselleştirilmiş ve bizleştirilmiş olarak kabul etmek demek, Jumanji’den, Robin Williams’tan, filmin muhteşem hayal gücünden ve açtığı ufuklardan katbekat fazla tat alabilmek demek aynı zamanda. İzleyin ve hayatınız değişsin. Hayatınız değiştikten sonra izlerseniz de, beni daha iyi anlayın..

0

CSI, Immortality İle Ölümsüz Oldu

15 yıllık bir devrin sonu.. Aslında işin şu anki zaman diliminden dahi kolay kolay beklenmeyen yanı, neredeyse kişisel olarak da bu denli bir geçmişe uzanan bir izleyicilik. Internet çağından uzak bir geçmişte, şu anki yaklaşımlardan çok ama çok daha büyük bir vizyonla Türkiye’de ekrana gelen CSI’dan bahsediyoruz elbette.

image

New York, Miami vb spin-off’ları ayrı tutmak kaydıyla suç, gizem, olayların çözülmesi ve bilimle yoğrulmuş polisiyelerin pek çoğunun temeline dayanan “orijinal CSI” olarak bilinen ve Las Vegas’ta geçen CSI: Crime Scene Investigation, 15 yıllık yayın hayatını iki saatlik bir TV filmi olarak noktalandı.

Dile kolay yıl hesabını bölüm sayısına çevirecek olursak 335 bölüme yayılan bu geçmişte insanların hayal dahi edemeyecekleri yöntem ve teknolojilerden suçluya ve/veya katile ulaşmadan tutun da, “yapmak isteyenlere yol gösteriyorlar”a kadar varan pek çok olumlu-olumsuz geri dönüşler oldu. Ama Crime Scene Investigation, gündeme bir kere yerleşmişti bir kere. Bu noktadan itibaren en temeli sadık izleyicilerden başlamak kaydıyla bu alanda kariyer yapmaya karar veren insanlara kadar pek çok hayata dokundu. Bir dizi, bir kitap formundan sıyrılıp bir bakış açısı haline geldi.

image

CSI… Çocukluğumuzun ‘Kanıt Peşinde’si… Cumartesi akşamları saat 23.00 olduğunda TRT’ye kilitlenmek dışında bir seçeneğimiz yoktu. ‘Who are you? Who, who, who, who?’ şarkısını duyduğumuz anda artık bir izleyici değildik; biz de Olay Yeri İnceleme ekibinden biriydik.

Günah Şehri Las Vegas’ı adım adım gezerek suçları önlemeye çalıştık; kimi zaman da kendini bir hayli zeki sanan suçlulara haddini bildirdik. Her güzel şeyin bir sonu olur lafını bir kenara bıraktık ve hiç bitmeyecekmişçesine kana kana izledik Kanıt Peşinde’yi.

image

Yıllar geçti, sevdiğimiz kişilerin diziden ayrılmasıyla zaman zaman bocaladık. Hatta kemik kadroya öylesine sadık birer izleyiciydik ki ‘Grissom yoksa biz de yokuz’ diyerek ambargomuzu koyduk.

Ama sonra günün birinde ‘iyilerin en iyisinin geri döndüğünü’ duyduk. CSI, ‘Gil Grissom’ ile bir final panlıyordu. Bu sessiz çağrıyı duyunca hemen o ‘müthiş ekip’teki yerimizi aldık. Heyecanlıydık. Kanımız kaynıyordu. Uzaktan Las Vegas’ın ışıl ışıl görüntüsü belirdi ve bizi yine nasıl bir karanlığın beklediğini merak ettik.

Merakımıza da değdi. 2 saat süren soluksuz bir macera ile Gil Grissom’a, Catherine’a, Sara’ya, Greg’e ve ekibin geri kalanına veda ettik.

image

Veda dediğimize bakmayın. Kanıt Peşinde’nin küllerinden yeniden doğacağı günü beklemekten vazgeçmeyeceğiz…

image

Neval Kurtulmuş & Tolga Erbak

0

Paulie (1998)

Bazı şeyleri anlamak için, izlemeniz gerekir.

Bazen omuzlarında gezer, bazen de söylediği bir şeyi kapıp defalarca
tekrarlarlar… Daha en başında, “bir kuş” denip kestirip
atılamamalarından belli olduğu üzere insanlara eşlik edebilen
dostlardandır papağanlar.

Tüm bu pozitif özellikleri alıp, eylemlerin bilincine vararak yapan
bir papağan hayal ettiğinizde ise mavi başlı papağan Paulie’ye ulaşmış
oluyorsunuz.

Yaşadığı her şey, bir şeyler kattı ona. İnsanda artık kalmayan özelliklerin toplandığı bir papağan o.

Hikayenin ilk çıkış noktası; hafif kekemelikten muzdarip küçük Marie
Alweather’a dayanıyor. Dedesinin konuşma arkadaşı olarak Marie’ye
kendisi gibi küçük Paulie’yi hediye etmesi ve ikilinin inanılmaz
dostluğu ile başlıyoruz yolculuğumuza.

Evinin neden tekerlekleri var?

O veya bu sebepten (ama asla kedi yüzünden değil) ayrılan yollarla
devam ediyor Paulie’nin seyahati. Diğerlerinden farklı ve diğerlerinden
akıllı oluşu bir kenara, iyi veya kötü karşılaştığı herkes tarafından
hayranlık uyandıran yapısı inşa ediyor Paulie’nin saygınlığını. Ve bu
saygınlık başta izleyici olmak üzere filmde onu anlamaya çalışan tüm
karakterler tarafından kısa sürede kazanılıyor.

Yaşadığımız hayat gibi, her şeyden biraz var.

Paulie’den bugün haberiniz olduysa, geri planda kalışından değil,
keşfedilemeyişinden olduğuna emin olabilirsiniz. Çok hoş komedi
unsurlarının altında ciddi ciddi iç burkabilen ama toplamasını da iyi
bilen dram karşılıyor sizi ve bu nitelikler, kelime anlamıyla dahi son
sahneye kadar devam ediyor.

Bak şimdi uçuyor mesela…

Paulie için bu bahsettiklerimiz bir tavsiyeden öte, eğer her şey
doğru ifade edilmişse, şimdiden iyi seyirler dilemektir. Yapmanız
gerekeni biliyorusunuz.

Alıntılar ve en başta Paulie fikri için Neval’e teşekkürler..

0