Category: Film & Dizi

CSI, Immortality İle Ölümsüz Oldu

15 yıllık bir devrin sonu.. Aslında işin şu anki zaman diliminden dahi kolay kolay beklenmeyen yanı, neredeyse kişisel olarak da bu denli bir geçmişe uzanan bir izleyicilik. Internet çağından uzak bir geçmişte, şu anki yaklaşımlardan çok ama çok daha büyük bir vizyonla Türkiye’de ekrana gelen CSI’dan bahsediyoruz elbette.

image

New York, Miami vb spin-off’ları ayrı tutmak kaydıyla suç, gizem, olayların çözülmesi ve bilimle yoğrulmuş polisiyelerin pek çoğunun temeline dayanan “orijinal CSI” olarak bilinen ve Las Vegas’ta geçen CSI: Crime Scene Investigation, 15 yıllık yayın hayatını iki saatlik bir TV filmi olarak noktalandı.

Dile kolay yıl hesabını bölüm sayısına çevirecek olursak 335 bölüme yayılan bu geçmişte insanların hayal dahi edemeyecekleri yöntem ve teknolojilerden suçluya ve/veya katile ulaşmadan tutun da, “yapmak isteyenlere yol gösteriyorlar”a kadar varan pek çok olumlu-olumsuz geri dönüşler oldu. Ama Crime Scene Investigation, gündeme bir kere yerleşmişti bir kere. Bu noktadan itibaren en temeli sadık izleyicilerden başlamak kaydıyla bu alanda kariyer yapmaya karar veren insanlara kadar pek çok hayata dokundu. Bir dizi, bir kitap formundan sıyrılıp bir bakış açısı haline geldi.

image

CSI… Çocukluğumuzun ‘Kanıt Peşinde’si… Cumartesi akşamları saat 23.00 olduğunda TRT’ye kilitlenmek dışında bir seçeneğimiz yoktu. ‘Who are you? Who, who, who, who?’ şarkısını duyduğumuz anda artık bir izleyici değildik; biz de Olay Yeri İnceleme ekibinden biriydik.

Günah Şehri Las Vegas’ı adım adım gezerek suçları önlemeye çalıştık; kimi zaman da kendini bir hayli zeki sanan suçlulara haddini bildirdik. Her güzel şeyin bir sonu olur lafını bir kenara bıraktık ve hiç bitmeyecekmişçesine kana kana izledik Kanıt Peşinde’yi.

image

Yıllar geçti, sevdiğimiz kişilerin diziden ayrılmasıyla zaman zaman bocaladık. Hatta kemik kadroya öylesine sadık birer izleyiciydik ki ‘Grissom yoksa biz de yokuz’ diyerek ambargomuzu koyduk.

Ama sonra günün birinde ‘iyilerin en iyisinin geri döndüğünü’ duyduk. CSI, ‘Gil Grissom’ ile bir final panlıyordu. Bu sessiz çağrıyı duyunca hemen o ‘müthiş ekip’teki yerimizi aldık. Heyecanlıydık. Kanımız kaynıyordu. Uzaktan Las Vegas’ın ışıl ışıl görüntüsü belirdi ve bizi yine nasıl bir karanlığın beklediğini merak ettik.

Merakımıza da değdi. 2 saat süren soluksuz bir macera ile Gil Grissom’a, Catherine’a, Sara’ya, Greg’e ve ekibin geri kalanına veda ettik.

image

Veda dediğimize bakmayın. Kanıt Peşinde’nin küllerinden yeniden doğacağı günü beklemekten vazgeçmeyeceğiz…

image

Neval Kurtulmuş & Tolga Erbak

0

Paulie (1998)

Bazı şeyleri anlamak için, izlemeniz gerekir.

Bazen omuzlarında gezer, bazen de söylediği bir şeyi kapıp defalarca
tekrarlarlar… Daha en başında, “bir kuş” denip kestirip
atılamamalarından belli olduğu üzere insanlara eşlik edebilen
dostlardandır papağanlar.

Tüm bu pozitif özellikleri alıp, eylemlerin bilincine vararak yapan
bir papağan hayal ettiğinizde ise mavi başlı papağan Paulie’ye ulaşmış
oluyorsunuz.

Yaşadığı her şey, bir şeyler kattı ona. İnsanda artık kalmayan özelliklerin toplandığı bir papağan o.

Hikayenin ilk çıkış noktası; hafif kekemelikten muzdarip küçük Marie
Alweather’a dayanıyor. Dedesinin konuşma arkadaşı olarak Marie’ye
kendisi gibi küçük Paulie’yi hediye etmesi ve ikilinin inanılmaz
dostluğu ile başlıyoruz yolculuğumuza.

Evinin neden tekerlekleri var?

O veya bu sebepten (ama asla kedi yüzünden değil) ayrılan yollarla
devam ediyor Paulie’nin seyahati. Diğerlerinden farklı ve diğerlerinden
akıllı oluşu bir kenara, iyi veya kötü karşılaştığı herkes tarafından
hayranlık uyandıran yapısı inşa ediyor Paulie’nin saygınlığını. Ve bu
saygınlık başta izleyici olmak üzere filmde onu anlamaya çalışan tüm
karakterler tarafından kısa sürede kazanılıyor.

Yaşadığımız hayat gibi, her şeyden biraz var.

Paulie’den bugün haberiniz olduysa, geri planda kalışından değil,
keşfedilemeyişinden olduğuna emin olabilirsiniz. Çok hoş komedi
unsurlarının altında ciddi ciddi iç burkabilen ama toplamasını da iyi
bilen dram karşılıyor sizi ve bu nitelikler, kelime anlamıyla dahi son
sahneye kadar devam ediyor.

Bak şimdi uçuyor mesela…

Paulie için bu bahsettiklerimiz bir tavsiyeden öte, eğer her şey
doğru ifade edilmişse, şimdiden iyi seyirler dilemektir. Yapmanız
gerekeni biliyorusunuz.

Alıntılar ve en başta Paulie fikri için Neval’e teşekkürler..

0

CSI’ın Vedası

2000’lerin başı; Trt’nin bugünkü halinden eser olmayan, iyi
olduğu yıllar.. CSI’ı daha doğrusu o zamanlar belki İngilizcemizin bile
olmadığını hesaba katarsak yine o Trt tarafından verilmiş ismiyle Kanıt Peşinde’yi
yayınlayacak kadar ileri görüşlü, bugün bile örneğini göremeyeceğimiz kadar
kaliteli dublajlar.. Bir Cumartesi akşamı geleneği..

Evet yani şöyle anlamsızca CSI’ı düşündüğümde aklıma gelen
ilk kelimeler bunlar. Belki duydunuz, belki duymadınız ama “orijinal CSI” ya da
CSI: Las Vegas olarak anılan CSI: Crime Scene Investigation, 2015 itibariyle
tamamladığı 15. sezonunun ardından (her daim 2000 gibi bir yılda doğmaya
özenmişimdir) ekranlara iki saatlik bir TV filmi ile veda ediyor.

Pek çokları için bu veda William Petersen / Gil Grissom’ın
ayrılmasıyla 9. sezon civarında başlamıştı ancak dizi ile ilgili aklıma gelen
ilk kelimelerin çokluğu ışığında bir sadıklık seviyesi, eminim benim gibi pek
çokları için her koşulda dizinin izlenmesini fazlasıyla sağladı.

Tadında bırakan Grissom mıydı yoksa abartan biz miydik
bilemiyorum ancak bir gerçek var ki; TV karşısına geçip 45 dakika sıkılmadan devam
edebiliyorsanız bu iş oluyor demektir. Büyük resimde ne olur? Devamlılığı
sağlayan reytingler ufak ufak azalır ve kaçınılmaz sona yaklaşılır ya, CSI’ın
başına gelen de tam olarak bu aslında.

27 Eylül 2015 için verilen iki saatlik televizyon filmi CSI
finali için hikayeleri toplama şansı verecekken, kendi bildiğimi neden
satırlardır saklarcasına bu filmde William Petersen’in canlandırdığı Gil
Grissom ve Marg Helgenberger’in hayat verdiği Catherine Willows da yer alacağını
genel hüzünlü hava arasında son bir olumlu nokta olarak belirtmekte fayda var.

0

Better Call Saul

Breaking Bad çılgınlığının finalini yaptığı yerde kalmayacağı belliydi değil mi? Hiç şaşırmadan ve temel bilgiler ile devamedecek olursak, Breaking Bad’in renkli avukatı Saul Goodman, artık bir Breaking
Bad spin-off’u ile karşımızda. 

image

Sonrasında ne olduğundan çok, biraz Star Wars
gidişatıyla prequel olarak Breaking Bad’ten yaklaşık 6 yıl öncesiyle başlayan
dizinin, Breaking Bad’in geleceğine de ışık tutacak sequel kısımları da
beklenenler arasında. (Yoksa o ilk açılıştaki siyah-beyaz bölüm??)

Saul’dan Önceki Saul

image

Örneğine hiç rastlanmayacak şeyler üreten ekibe yakışır
biçimde ilk iki bölümü peş peşe iki akşam yayınlandı. Better Call Saul’un.
Breaking Bad’ten alışık olduğumuz ortamlar, çekimler, yerler ve daha fazlası o
kadar heyecan vericiydi ki, yazıdan tutun da düşüncelere kadar etkilenebilecek
bir kaldığı yerden devam etme etkisini
yaşamayanınız bana kalırsa çok azdır.

// Spoiler //

Jimmy “James” McGill ismiyle çıkıyor bildiğimiz Saul
Goodman karşımıza. Kendinden emin, her şeyi başarabilen avukattan çok, onun
gövdesinde ve ilk kıvılcımı arayan haliyle. Zor durumda, kamu davalarına
bakıyor ve çeklerdeki rakamları sıklıkla beğenmiyor. Aynı zamanda McGill
isminin büyük, şatafatlı bir avukatlık bürosuyla olan bağlantısı -ve isim
benzerliği- ile “yeni bir başlangıç” vurguları, son bir ters köşe olmazsa, Saul
Goodman’ın Saul Goodman olacağının belirgin işaretleri arasında.

image

Bununla beraber “işler çevirme” huyu ister Saul Goodman
zamanında olsun isterse de James McGill zamanında kalsın, Vince Gilligan yapımlarındaki
yeni ana karakterimizin adeta DNA’sına işlenmiş durumda. Walter White &
Breaking Bad döneminin Tuco Salamanca’sına bulaşmak için de zaten iş
çeviricilik ve biraz da şanssızlık olmazsa olmazlardan. (Şanssızlık kısmı Saul
haline dönüşmeyen ve evrimini henüz tamamlayamamış olan James McGill’e ithaf
edilmiştir :))

Spoiler sularından çıkmadan en az Bob Odenkirk (Saul) kadar
özlediğimiz bir diğer oyuncu Jonathan Banks’in (Mike Ehrmantraut) Better Call
Saul ana kadrosunda bulunduğunu da müjdelememek olmaz.

// Spoiler //

image

Karakterlerinden ortamlarına yeniden Breaking Bad’i yaşamaya
başladığımız gerçeğinede buluyorum kendimi dönüp dolaşıp. Dram ağırlıklı, kara
komedi soslu ve geçmiş ile geleceğe fazlasıyla ışık tutacak bir yapım var
elimizde. Bir an sanki yavaş mı geçiyor gibi
bir düşünce kafanıza geldiğinde ondan kurtulup bölüm sonunu görmeniz fazlasıyla
etkileyiciyken umuyorum ki bu olağanüstülük, Better Call Saul’u yayında tutmak
için gereken enerjiyi de sağlar.

0

The Interview (2014)

Hakkında o kadar konuşulup edildi ki.. Önce Sony, Kuzey Kore’den olduğu sanılan (büyük ölçüde de ispatlanan) siber saldırılara maruz kaldı, ardından sinemalarda geri çekildi. Yine yetmedi, belki de hiçbir zaman izlenemeyeceğine dair söylentiler çıktı. Ve iş, bana kalırsa burada kopmaya başladı.

Başta ABD’nin başkanlık düzeyinde verdiği ifade özgürlüğü vurguları sektörün diğer önde gelenlerini The Interview’ı Sony’den satın alıp yayınlama noktasına iterken bir anda Sony tüm bu “çekincelerinden” vazgeçerek sinema başta olmak üzere tüm yayın kanallarına filmi geri ekledi. Dolayısıyla ortada müthiş bir viral reklam oluştu. Ama bu, Sony tarafından başından beri mi planlanmıştı yoksa özgürlüğün önüne geçemeyeceğini anlayınca kendi priminden kendi mi faydalanmak istedi Japon firma? Muhtemelen ilki ağır bassa da hiçbir zaman bilemeyeceğiz diyerek şöyle bir içeriğe göz atıyoruz.

Amrerika’nın klasik tonight şovlarından birinin sunucusu Dave Skylark (James Franco), magazinsel gündemlerle piyasada olmaktan şikayet etme seviyesine gelen yapımcısı Aaron Rapaport’a (Seth Rogen) harika bir hediyeyle; Kuzey Kore diktatörü Kim Jong-un’un kendi programlarına olan hayranlığını belirten bir yazı ile gelir. Hayal alemindeki Rapaport, Kuzey Kore’nin dünyayla olan küçük bir bağlantısından faydalanarak Kim Jong-un ile röportaj yapmak istediklerini iletir ve yetkililerle eşi benzeri görülmemiş bir görüşme yeri/şekli ile Kim Jong-un röportajını kopartır.

Olumlu-olumsuz yorumlar, o bizi çekemiyor, işte bu kadar başarılı olacağız bağrışlarının arasından uyanılan bir sabahta ortaya çıkan çekici CIA ajanı Lacey, Dave Skylark ve Aaron Rapaport’un -olması gereken- gerçek gündemlerini sunar: Kim Jong-un’u öldürmek.

İkilinin Kuzey Kore’ye gidişleri, halkın aslında diktatörlüğü benimsemeyişi, Skylark ve Kim Jong-un’un “dostlukları” derken tahmin edilebilene doğru giden filmin konusunun devamını size bırakıp unsurlarına dönecek olursak karşımıza ilk çıkan şey elbette ki komedi oluyor. Hafif salaklık çevresine kurulu güldürme çabalarını saymazsak size sağlam güldürme durakları da tanıyor The Interview. Aksiyonu da hesaba kattığımızda evet araya serpiştirdiğim birkaç memnuniyetsizlik belirtici ayrıntıyı görmezden gelerek akıcı olarak takip edebiliyorsunuz 112 dakikayı.

Kim ne derse desin (bu kim o kim değil tabii) The Interview’dan gelecekte hatırlanacak bir şey olacaksa o da ortaya çıkan aşırı reklam. Viral olarak oturup tasarlanmış bile olsa bir yere kadar içerik yaratılarak elde edilebilecek başarı halkın oyuncağını önce gösterip, sonra elinden alarak ve sonunda yine ortaya bırakılmasıyla hayal dahi edilemeyecek bir kartopuna dönüştü şu soğuk kış günlerinde. The Interview evet bakılabilecek, eğlenceli bir film olmuş ama tek başına bu noktaya gelebilmesi vurgulayarak söylememiz gerekirse im-kan-sız-dı!

0

Need for Speed (2014)

Bilgisayar ve oyun dünyasının birleşiminde Need for Speed oynamayan hasbelkader olsa bile, ismini duymayan yoktur.

image

Ben işi bir adım daha ileri götüreceğim. Need for Speed, kişisel bilgisayarımda, içerisindeki gelen oyunlar dışında oynadığım ilk oyundur. Baya baya ilk ya! İlk yükleme, ilk CD oyun ve daha ne ilkler kaldıysa.. Bir insan bu anı asla ama asla unutamaz. İşte bu ve buna benzer duygulara oynayan bir ismin filmi Need for Speed. Düşününce, oradaki sağlam yerinde kalsa her daim iyi hatırlanma kartı cebindeyken film ile yeni bir cephede riskler geliyor. Bakalım sonuç nasıl olacak diyerek başlıyoruz.

Fazla spoiler vermeden hatırlarsak Breaking Bad finalinde Aaron Paul’u adeta Need for Speed’e uğurlayan otomobil sahnesi hepimizin gözlerinin önünde. Dizi anlamında çığır açmış bir yapım kapanırken, Need for Speed gibi yarış oyunları arasındaki sayılı markanın filmine geçmek iki efsane arasında git-gel olarak daha başlangıçta artı puan kattı Jesse Pinkman’a. Pardon artık Tobey Marshall olarak anıyorduk Aaron’ı.

image

New York’ta bir otomobil garajı işleten (aslında garaj teriminin Türkçe karşılığı farklı, daha çok tamirhane-özel araç tasarımı yapan yer olarak düşünebilirsiniz) fakir ama gururlu eski yarışçı Tobey Marshall’ın hayatta tek bir rakibi vardır: Dino Brewster. Zengin, profesyonel yarışçı ve hayattan Tobey’nin alamadığı her şeyin sahibi klişesi. Tobey’e artık çocuklukları bırakıp profesyonel olarak Ford Shelby Mustang üzerinde çalışmayı teklif etmek için gelen Dino, cömert teklifiyle istediğini almakta zorlanmaz. Esas konusuna odaklı Need for Speed için işler hızla ilerleyerek Tobey ve ekibinin Mustang’in bitmiş haliyle devam eden satış bölümüne geçiverir.

image

Bu noktada devreye giren daha önceki çalışmalarına pek dikkat etmediğim (ve eminim benim gibi çoğu kişinin rahatlıkla performansını takdir edeceği) Imogen Poots’ın harika şivesiyle canlandırdığı Julia Maddon devreye giriyor. Her şeyden anlayan zengin kız. Bir klişe daha mı yoksa?

Bir virgül atıp oyun olan Need for Speed’e dönelim. NFS 3’ü hatırlayan var mı? Hot Pursuit ismiyle bilinir ve NFS serisine polislerin ilk kez dahil oldukları oyundur. Buradan itibaren sokak yarışları ve polis kovalamacası pist yarışlarına eklenerek NFS markasını hayli çeşitlendirdi. Need for Speed film olarak bayrağı buradan devralırken NFS genlerini taşıyarak aslında kişisel olarak filmlerde sevmediğim aksiyon seçeneğine suç ve dramı da gözü kapalı dahil etmiş. Aynı şekilde NFS High Stakes’teki “arabasına” yarışlar da filmde göz ardı edilmemiş. Hayli olumlu. 

Tobey, genç Pete ve Dino üçgeninde ismini vermek istemediğim yaşananların ardından start alan polisiye bayrağı, Tobey’nin prestijli sokak yarışı  De Leon’a dahil olma çabalarıyla hız kazanıyor. Julia-Tobey ikilisinin çekişmeli tutan hamuru üçüncü klişeyi filme dahil etse de, insan psikolojisine oynayarak izleyicinin istediği bir şey olarak gözükme kılığına hayli başarılı bürünüyor. Bununla beraber Tobey’i takip eden arkadaşları -bilhassa hava destekli Benny- filme her alanda farklı tatlar katıyor.

image

De Leon final maratonuyla tamamlanan Need for Speed, saydığım birkaç klişenin göze batmayan varlığına rağmen zaman geçirtme faktöründe hayli başarılı bir film. Evet tahmin edilebilir çok şey var ancak Need for Speed değerlerini koruma alanında birçok otomobil sahnesi evet bu film bu oyunun filmi olmayı hak ediyor seviyesine rahatlıkla çıkıyor.

Toparlarsak, alınan riskler, isimle beraber farklı bir sektörde kazanç kapısı yaratma barizliği bile olsa Need for Speed ismine zarar verecek bir etki yaratmamış. En büyük korkunuzdan arındığınızda geriye filmin tadını çıkartmak kalıyor ki bunu filmin başlarında rahatlıkla anlayarak yolunuza devam edebiliyorsunuz.

0

MW Sin City: The Hard Goodbye

Sen aylarca bekle bekle, en iyi bölüm The Hard Goodbye yazısı, Sin City: A Dame to Kill For’un vizyon tarihine denk gelsin. Şimdi kendimi planlı olmadığına dair açıklamaya çalışsam pek inandırıcı olmayacak biliyorum. O yüzden serilerde olmadığım (ya da “hı hı evet” kadar olduğum) bölümler adına The Hard Goodbye tamamen benim.

image

Marv ile karşımıza çıkıyor Mickey Rourke. Goldie ile tek gecelik ilişkisini çizgi roman tadında ciddiye alan bir terk edilmişlik örneği karakter. Her şeyi Goldie’ye bağlıyor, hayat Goldie ile güzel derkennnn!

Derken bir şeyler oluyor. Spoiler’dan kaçınıp klasik Sin City havası gereği intikam gerektiren şeyler.

Bir görünüp beklediğini alamadığı Goldie(imsi), psikopat Kevin vs vs.. O sayılı renklerin vurduğu siyah-beyaz ekrandan kimler geçiyor kimler.. Marv tek amaca; Goldie’ye odaklı. O tek amaç uğruna suçlanmaya, daha doğrusu suçlanma iknasına kadar giden bir süreç. Sonrası… Sin City. Nasıl biter tahmin edersiniz.

image

Sadece kafamda tutmayıp size de aktardığım üzere benim ve genel kanının verdiği yetkiye dayanarak en iyi Sin City bölümü ilan edebiliyoruz The Hard Goodbye’ı. Ayrıca sadece yazan değil izleyenler adına da konuşmak tekilden çoğula geçişte git-geller yaşatıyor, ama biraz. Hem sizin kaybınız daha çok. (Bakınız: Okurlar yazar olursa falan yok bu Monday Wars yazısında :))

İnternette ilk Sin City’nin popüleritesini arttıran A Dame to Kill For’un aksine, ilkinin yazısını tamamlayıp ikinciye gitme hevesim son zamanlarda popülerleşen genel blog’laşma eğilimiyle beraber arttı. Bu hafta için var mı gelen Sin City 2: A Dame to Kill For’a?

0

MW Sin City: The Big Fat Kill

Becky geri döndü!

Aslında evet sırada The Hard Goodbye vardı ama küçük bir editöryal dokunuşla her şeyi baştan aşağı değiştirebiliyorsunuz. Hımm belki de Ocak ayında haftaya The Hard Goodbye deyip de o çıkmaz haftanın son 53’ü gelmediği için de böyle bir dokunuş yapmış olabiliriz, bilemiyorum.

image

Jackie Boy ve sürüsü Shellie’nin kapısını çaldığında korkusuzluğu ve umursamazlığından fazlasıyla anlayacağımız üzere The Big Fat Kill’de esas izleyeğimiz isim Dwight. Polis ve Old Town sakinleri arasına spoiler vermekten kaçındığımız bir şekilde başlayan olaylar neticesinde de ne kadar doğru, ileri görüşlü ve anlayışlı olduğumuzu kendi kendimize kabul edip tebrikleşiyoruz.

Kendi kanunlarını koyan Old Town, polislerle olan barışın bozulması durumuna temkinle yaklaşırken Miho ve Gail gibi iki müthiş karakter olayların çığrından çıkmasıyla ister istemez Dwight’ın yardım/eylem planına desteklerini esirgemiyorlar. Sonrası, hımm adı üstünde; Big Fat Kill!

image

Sin City 2 haberleriyle arkamızı toplamaya başladığımız şu günlerde, kafamızda izlenmiş, masaüstlerimizde oluşmuş The Hard Goodbye dosyamızı Monday Wars 2 finali olarak size sunmaya kararlıyız. Pek yakında 🙂

image

Tolga & Nesli & Gizem

Dönmez olaydın Becky!

0

GoT 4×10’a dair..

A’dan Z’te dizi spoiler’ı. Kitaba bu yaz geçiyorum 🙂

image

The Mountain’ın iyileşmesini kaygıyla izlemesi ilgimi çekti Cersei’nin. Tywin’nin yüreğine indirecek itirafları da cabası. Tabi yüreğine inen somut şeyleri saymazsak..

1 saat sürmüş ama genelde 15 dakikada bir dolaşma eğilimine giren bana bile başla/bitir yaptırttı Game of Thrones 4×10. Ne ile? Genel tempoya bakarsak çok şeyle de değil aslında.

image

Kitabı halen okumayıp gelişmelere şaşırma saflığımı bozmamış biri olarak, Stannis Baratheon’ın kargaları kurtarması pek ihtişamlı geldi. Hayır sahnede fazla bir şey yoktu ama her şeyin yabanilerin lehine şekillenme etkisine yeterince katılmışız demek ki. Bununla birlikte oturup Jon Snow ile “müzakere” dahi eden Mance’in yabaniliği konusunda şüphelerim var. Karakter iyi ama.

image

Finale özgü değil, son birkaç bölümdür Daenerys boş geçiyor.. Ki zamanında hani şehirlerin kapılarına dayandığında falan her sahnesinden zevk aldığımı söylemişliğim vardı. şimdi ise halk geliyor, dinliyor vs vs.. Koyun ve çocukların ejderha tarafından yakılması hikayesine kadar tekrara bağladı.

Brienne vs Hound. Heybetli bir karşılaşmaydı kuşkusuz. Ama uğruna savaştıkları Arya, kendi vereceği kararları artık kendi verecek evrede ve dövüşü anlamsız bırakıyor bu da. Hound’u bile sevdirebilecek bir aura var GoT kültüründe. Bunu gördük.

image

Ve Tyrion. Oberyn-Mountain meselesinden önce İlayda’ya demiştim galiba (baş GoT tartışmacılarımdan olur :)) kitabı okumadım ama buradan ölüme mahkum olursa Jaime o halde bırakmaz diye. Tuttu mu tuttu. Shae ve Tywin de Tyrion gibi kafa adamının yıllar yıllı aşağılanma bonusu. Babalar günün kutlu olsun Tywin Lannister 🙂

Ama Tyrion’u o tatar yayıyla ilk bir kadın figürünün yanında gördüğünüzde Cersei sandınız, itiraf edin 🙂

Birde çocuklar vardı di mi? Bölüm ismini sona sakladım. Ya da anlamsız bulmuş da olabilirim. İlla sezon finali fantastiklik akacak bir yerlerden. Bran çocuğum sen ne yollarına düştün böyle bilmiyorum ki? Hadi şu son dönemler Hodor’u falan kontrol edebilme yetilerine yeni alışmaya başlamışken ateş saçan iyi çocuk ve tahtımsı bir şeye kurulup “yürüyemeyeceksin ama uçacaksın” diyen bir adamden ne beklersin? Bir şeyler çıkar elbet de, finalden finale olacak iş değil bu.

0

The Lego Movie (2014)

Bol miktarda Lego spoiler’ı içerir. Filmin tadını kaçırır mı derseniz, her film yazısını, izledikten sonra okumanın faydalı olacağı söylenir.

image

Kitapçığa bağlı kalmak mı, yoksa her şeyi yıkıp kendi hayal gücünüze yönelmek mi? Lego’nun en büyük ikilemlerindendir. Açık ve net 3 yaşından beri benimle olan Lego’larımın verdiği eminlikle söyleyebilirim ki, alınan her kutu, öncelikle talimatlara uyup ne ise o hale getirirlir. Yani şundan bundan alayım, sonra o süslü Lego paketlerini açıp hepsini karıştırayım diye bir başlangıcı, hiçbir hayalgücü o mükemmelliği bir kez görmeden yapamaz. Ardından biraz zaman geçer, yeni süslü paket(ler) gelir ve eskiler teker teker geri sıralara düşer. Uçurumun kenarındakiyse, parçalanıp benim için burada örneğini verebileceğim Buffalo III gibi pek çok eşsiz bütünlüğe doğru yelken açar.

Lego Movie de işte aşağı yukarı buralardan konuya giriyor. Biraz daha acımasız bir şekilde tüm setlerin yapıştırıcı ile yapıştırılıp orijinal durumlarını koruması gerektiğine inanan bir taraf ile, inşaat işçisi gibi sıradan bir figürün buna karşı olan savaştaki zorunlu liderliği üzerinden yürüyen bir hikaye.

image

Lego’nun elinde bildiğiniz üzere sayısız lisans var. Hani Batman & Superman bir araya gelecek diye geçen yaz ortalık ayağa kalkmıştı ya, The Lego Movie, lisanslarıyla bunu çok daha erken yapabildi. Sadece bunlar da değil, Lord of the Rings’ten Teenage Mutant Ninja Turtles’a, tarihi karakterlerden The Simpsons’a, hatta Star Wars’a kadar hayli geniş bir perspektifin Lego figürleri, The Lego Movie’ye renk katıyor.

Tahmin edilebilirliği tartışılır olmakla beraber, film içerisindeki “yaratıcı” taraf ile elinde yapışkan silahıyla (Lego’larıma böyle bir şeyi yapmayı aklımın ucundan bile geçiremezdim) setleri olduğu gibi sabitleme taraftarı grup sonlara doğru yaşadığınız acabalarla beraber normal dünyada kendilerine yer buluyorlar. O ana kadar yaşayabileceğiniz potansiyel “nereye varır” soruları için harika bir kapak ve filmin finali için bir o kadar güzel bir detay olduğunu söylemeden edemeyeceğim.

Tüm bu pozitif karşılıklar, beklenenin üzerinde bir macera ile de birleştirince, The Lego Movie gayet izlenesi bir animasyon olarak tarihe geçiyor. Kişisel olarak benim gözümde zaten Lego ile artı puanla başlamıştı The Lego Movie ancak filmin bunu kendi başarısıyla da desteklemesinin asıl önemli olan nokta olduğuna kuşku yok.

0