Category: Genel

10 Kasım..

Değil 80 yıl, aradan 8000 yıl bile geçse bir milletin sahip olabileceği en büyük değer olarak kalacaktır Mustafa Kemal Atatürk. Saygıyla anıyoruz. 1881-193∞

0

Tıpış Tıpış Diktası

2014’ün Haziran ayları.. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu suratında anlamsız bir gülümsemeyle “bulduk” diyor. Konu elbette çatı aday. CHP ve MHP başta olmak üzere birçok siyasi partinin 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimi için desteklediği isimden bahsediyor ve kalan son güven kırıntılarıyla birlikte ertesi gün bu ismin açıklanacağını ilan ediyor.

image

Ortaya, muhtemelen 10 Ağustos seçim sonuçları tamamlandığı gibi unutulma eğilimine geçen isim; Ekmeleddin İhsanoğlu çıkıverdi. Seçim öncesi hakkında uzun uzadıya konuşmuştuk. Birde sonrasına bakalım.

CHP ve sol kesim için o kadar alakasız bir adaydı ki, artık bırakın parti, sol vb genel oy verme eğilimlerinin temel oluşumlarını, kişinin ailesinin geçmişi kendisini bağlamayabilir ancak İhsanoğlu ismi Atatürk değerleri üzerine bile gölge gibi gelmeye başlamıştı.

Öyle bir “büyük uzlaşma” düşünün ki, destekleyen iki büyük partiden ilki CHP seçmeninde sandığa gitmeme etkisi, kağıt üzerinde daha uygun gözüktüğü MHP seçmeninde ise tanımamazlak merkezli Erdoğan’a oy verme eğilimi yaratsın.

Birde berbat seçim kampanyası var elbet. Güya, Ekmeleddin İhsanoğlu’nu tanınmadığı için oluşan önyargılar, daha ilk çıktığı televizyon programında kırılmış ve seçmen rahat bir nefes almıştı. Nerdeee? Ekmeleddin İhsanoğlu’nun televizyon programları ve iktidar partisinin adayına göre mitingimsi toplantılarında elde ettiği tek artı, hazır cevaplığını göstermiş olmasıydı. Eh okumuş, profesör olmuş bir adam için de beklenen bir şey bu. Peki oy olarak döner mi? Oy olarak dönmeden önce tartışmamız gereken oy vermeye ikna etme vardı ne yazık ki.

Ve tıpış tıpış bombası. Başımızda halihazırda zaten bir diktatör varken, Kılıçdaroğlu’nun yumruğunu masaya vurarak “tıpış tıpış Ekmeleddin İhsanoğlu’na oy vereceksiniz” tavrından açık ve net söylüyorum ki seçmen tek kelimeyle iğrendi. Bu mudur oy vermeye ikna etme yöntemi? O halde şikayet ettiğimiz zorbalıklardan CHP ile kurtulma umutlarına ne oldu? Suya düştü boğuldu ne diyim..

Demirtaş’ı da anmamak olmaz. Özellikle terör bağlantısının artık geçmişte kaldığı umuldukça Demirtaş’ın söylemleri ve dili anlamlaştı. Sürekli ve sürekli olumlu bir kampanya ile de parti bazında aldıkları oylara ek olarak CHP gibi sol seçmenin desteğini Demirtaş, yüzde 10’lara yaklaşarak gördü.

Peki kim ne anladı bu seçimden?

İktidar partisi milyonlarca kişinin oy bile kullanmadığı seçimde en oy alabilecek adamlarıyla ancak %51 çıkartabildi. Bu tam tamın ikinci tur sınırı. Ve fazla dillendirmeseler de başkanlık sistemi ve daha bir süre yönetimsel fantaziyi elde edebilecekleri %55’ten hayli uzak bir oran. Erdoğan’sız genel seçimler için kendileri adına ürkütücü hatta.

Demirtaş-HDP. İyi bir söylem ve uygulama eşliğinde sol tepki oylarını aldılar. Kimden duyduğumu çok iyi hatırlamasam da “emanet oy” tabiri aldıkları orana çok yakışan bir söylem. Korumak için kesinlikle bölgeden ülke partisi olmalı, CHP’nin de saçmalamaya devam etmesi gerekli.

Ve CHP. Ekmeleddin İhsanoğlu ile olmadı demiştik. Erdoğan almasın diye Ekmeleddin İhsanoğlu’na %38 ile, bana kalırsa iyi oy bile çıktı. Başa baş kalsa bir yere kadar eleştirileri bastırabilirdi ancak yüzde 13 civarı fark yedikten sonra kendi kitlesine uygun bir adayla yenilip isterse %25’lerde kalmak insanların başını daha dik tutardı. Somut olarak hepsinden önemlisi ise, sandığa gitmeyen seçmenle seçimi ikinci tura taşıyabilirdi.

Bununla beraber seçmeninin tercihlerini hiçe sayıp “tıpış tıpış” aşağılaması Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP kültürüne hiç yakışmadı.

Katılımı %73’lerde kalması ve “tek sol aday” Demirtaş’ın aldığı oylara bakarsak bu saatten sonra “tıpış tıpış gitme” tabirinin kime döneceğini en iyi cevaplaması gereken isim Kemal Kılıçdaroğlu’ndan başkası değildir. Umarım birde koltuk sevdası çıkmaz başımıza.

0

Ekmel

Gerçek: Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanını ilk kez halkın seçmesine izin verecek olan cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu, 10 Ağustos 2014’te yapılacaktır.

Ne kadar da güzel nur topu gibi bir yetkimiz oldu değil mi halk olarak? “Cumhurbaşkanını seçme” böyle yazıldığında, söylediğinde falan havalı gelmesi sağlanıp geçmişteki bir referandumda yanında gelen birçok şeyi örtbas etmesi için araya sıkıştırılan bir gereksizlik esasen. Çağdışı seçim rituellerini beşer yılda bir kez daha tekrarlatacak bir külfet daha.

Başımıza gelmesi yeterli tartışma konusu yaratacakken “vatandaşlık görevi” dayatmasıyla insanları harekete geçirmesine de fazla zaman kalmadı. Buradaki dayatmaya dikkat çekmek lazım aslında çünkü karşımıza hiç de ummadığımız kadar çıkmaya başlayan bir kelime olmaya başladı.

Öncelikle, 20 milletvekilinin belirlemesiyle halkın onayına sunulmuş isimler, eski sisteme oranla nasıl “halkın seçimi” sıfatını kazanabiliyor bunu sormak istiyorum. “Halk meclisi belirler, meclis cumhurbaşkanı adayını belirler, bla bla…” Aynı eskisi işte. “Halkın seçmesi” kelime ve uygulama anlamıyla açık ve net olarak -başarılı olsun veya olmasın- bireysel olarak aday olmayı ve halkın bunu oylayabilmesini gerektirir. Bunun dışındakiler için ne diyebiliriz? Hımm mesela dayatma uygun olur mu?

Görünüşe göre 10 Ağustos’ta iki büyük dayatmamız olacak. Bizzat RTE veya destekli adayı ve CHP-MHP destekli Ekmeleddin İhsanoğlu. Tanıdıklarını ona sadece “Ekmel” diyormuş. Ben tam adını kopyala-yapıştır yaptım lakin ülkenin yüzde 90’ının tanımadığı bir isim olarak çatı aday olarak gösterildiğinin ertesi, birçok gazeteci hata yaptı. İsmindeki hataları bir yana bırakırsak soyadının “İslamoğlu” şeklinde yazılması adayın ne denli bir din çağrışımı yaptığının en büyük göstergesiydi. Kağıt üstünde sorsanız ilk ekip daha din ağırlıklı derler birde..

Gelelim oy meselesine. Andığım ilk arkadaşları zaten saymıyorum da bu “Ekmel” formülü olmadı arkadaşlar ya.. Cidden anlam verebildiğim tek Ekmel senaryosu; ateşe ateşle karşılık verme anlamında din silahını çekmek, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması mirasını (laiklik deyince fazla korkuyor bazıları) bize bırakan Atatürk’e, onun makamına nasıl bir aday oluyor?

“Oy vermemek ona yarar, buna yarar, bik bik…” Bugüne kadar verdik de kime yaradı sanıyorsunuz? Açık ve net söylüyorum ki, şahsıyla hiçbir alıp veremediğim olmamakla beraber sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’na, cumhurbaşkanı vs artık ne adayıysa benden oy çıkmaz. Ortak payda bulmak adına kendi tabanına tamamen zıt birini dayatma riskini alanlar sanırım bu sonucu görebilecek kadar siyasetin içerisindedir.

Anlayacağınız, şu saatten sonra oy vermemenin kime yaradığını değil, hayatım boyunca savunduğum görüşlerim ışığında oy verdiğimi, buna uymayan adaylara sahip bir seçim varsa oyumun değerinin kendime olan saygımla ölçüleceği için kullanmamayı bile seçtiğimi ve yastığa başımı koyduğumda da ancak bu şekide uyuyabileceğimi bilerek devam edeceğim. Tatavaysa tatava.

Teşekkürler(!) CHP.

0

Soma

Kelimelere sığmayıp Türkiye’deki insan yaşamının değersizliğinin ve ihmallerin ne boyuta ulaşabildiğini bir kez daha gördüğümüz bir maden faciası yaşadık. Olayın üzerinden geçen beş günün ardından arama kurtarma çalışmalarının durduğu ve Türkiye tarihinde yaşanan en büyük maden kazasında resmi olarak yaşamını yitiren madenci sayısının 301 olduğu açıklandı.

İlk bakışta ulaşılabilecek “resmi” kavramlar bunlar. Resmi sözcüğü çoğu ülkede kulaktan kulağa dolaşan bilgilerin doğrulandığı ve nihai gerçeklere ulaşılabilecek bir sözcük olarak kullanılsa da, durum ülkemizde malesef aynı yönde işlemiyor.

Türkiye’de son yıllarda Soma ve daha birçok felakette kullanılan resmi açıklamalar üzerinde gerçeklerin örtbas edildiği, çarpıtıldığı ve etkilerinin azaltılmış halleriymiş gibi yansıdığı bir algı var. Karşılıklı güven esasının hayati önem taşıdığı bu açıklamalara olan halkın güvensizliği tek gecede oluşacak bir yok oluş değil elbet. Günden güne azalan güven ortamının oluşmamasında kuşkusuz “resmi” makamların halkın acısını paylaşacağı, sorulara cevap verip başta kendi olmak üzere facianın sorumlularına odaklanacağı yerde, yine kendisini görevlendiren insanların üzerine fiziksel olarak dahi yürümekten çekinmemesinin payı çok yüksek. Üstelik bu sadece en son örnek. Aynı zorbalığı her kademede, her fırsatta tekrarlayınca insanların resmi açıklamalara gülüp geçmesi ve bilgilere ulaşmak için kendi kaynaklarını kullanması kaçınılmaz oluyor.

Taa 1800’lerin teknolojisindeki maden kazalarından dem vurup yaşanan kayıpları meşru gösterme çalışmaları bir kenarda dursun, yakın geçmişte Almanya’da 50, İtalya’da 35 ve Fransa’da son 20 yıldır maden kazalarında ölen insan yok. İş güvenliği konusunda işletmeyi anında kapatabilecek yetkiye sahip müfettişler yerine patronların önünde eğilen ve kağıt üzerinde çalışan yetkisiz, sadece tavsiye verebilen müfettişlerle de zaten bu kazasız yıllara ulaşamayız.

Ülkece çok unutkan bir milletiz ve yaşadıklarımızdan ders çıkartamıyoruz. Resmi olarak yaşadığımız 300 küsür (gerçekte kim bilir kaç) kayıp bile gelecekteki madencilerin hayatını güvence altına alacak yeterli önlemlerle geri dönmeyecek ki, proaktif önlemlerin alınmadığı her kayıp, zaten bitmiş gitmiştir.

Maden işçisi; her yerde ezildiği için canlı kurtulduğu faciada bindirildiği ambulansı batırmaktan korkan maden işçisi, kredi borcu yüzünden belki bir dahaki faciada kendi mezarı olacak madene yine ve yeniden girmek zorunda maden işçisi, arkadaşlarına ağlarken gözyaşı bile kapkara akan maden işçisi, henüz 15 gün önce mecliste direk “Soma” ile anılıp yine gözardı edilecek maden işçisi, emeğinin karşılığını hiçbir şekilde alamayıp üzerine birde canını veren maden işçisi.. Hepsi ülkemizde.

Söyleyecek çok şey ve söyleyemediğimiz bir o kadarı daha var. Ülkece acımız çok büyük ve o her daim sığındığımız umudumuz da en az ışıksız kalan bir maden kadar karanlık. Bu insanların hakkını, yaşamlarını ve geleceklerini yok edenler etrafımızda oldukça da ancak ne ilk ne sona oynar, madende yaşamını yitirenlerlerin aslında kurtulanlar olduğundan öte geçemeyiz.

0

Favori Happy’ler: Bölüm 3

Favori Happy’lerin tüm bölümleri

Geçtiğimiz hafta fazla “happy"lik bir hafta olmadığı için verdiğimiz aranın ardından Favori Happy’lerin son bölümüyle sizlerleyiz. Ya da, sizinkileri seçtiğimize göre, siz bizlerlesiniz de desek yanlış olmaz 🙂

Haydi, başlayalım!

7:04 PM (Derya)

image

Susam Sokağı’ndaki Kermit’in ilk başta kurbağa olmadığını biliyor muydunuz? Ne olduğuyla ilgili hakkında çok söylenti bulunsa bile bunların çoğu kertenkelede hemfikir oluyorlar. Bu Happy’de de kertenkele kılıklı yeşil bir kukla ve onun en büyük dostu var. Aklıma ilk bu hikaye geldi 🙂

(Bunu Dery ile birlikte izledik ve sonra bu söylentilere baktım. Kermit için evet, lizard diye büyük söylentiler var. Genel karşılığı kertenkele olmakla birlikte bunu Türkçe’ye hangi soğukkanlı yaratıkla çevirirseniz artık o oluyor. İşin komik yanı, konuşmamızdan sonra konuyla ilgili aşağıdaki Tweet’i tamamen şans eseri görerek, iddiayı bir kez daha onaylamış oldum. Şans ya 🙂

Performans da güzeldi yalnız – T :))

10:40 AM (Çağla)

image

Bildiğiniz üzere adam başı 3 tane performans seçme hakkımız, Tolga beylerin bir bölüm beş performans olacak takıntısı yüzünden yarım kalmıştı. Ben de böyle halktan gelenlerin içine dahil olurum işte! 🙂 Bir Tolga’yla da kalmıyor ki. Sen kalk Nesli kişisi benim son seçimim 1:36’yı ikinci bölümde kullan. Valla ben bunlarla baş edemez oldum 😀 Neyse benzer niteliklerde bir hanımkızımızı 10:40’ta bulmam zor olmadı. Açıklama için nesli kişisine bakın ne yapayım 🙂

11:12 AM (Deniz)

image

Önceki Happy seçimlerine baktığımda çoğunlukla hareketli ve şarkıya uyumlu dansların seçildiğini gördüm. Benim seçimim de bu yönde oldu. İyi seyirler 🙂

1:08 PM (Ali)

image

1-2-3 boks! Happy’yi çılgınlık seviyesinde izleyenler bu peş peşe olanların dışında da boks figürlerini bulacaktır. Dikkatimi çeken bu benzerlikler içinde en beğendim performansı sizlere sunuyorum.

7:56 AM (Emre)

image

Çağla’nın örgütlemesi sonucu bir hakkım daha olduğunu öğrendim 🙂 Bunu GTA 5’teki LA gerçekçiliğinin birebir örneği bu kanaldaki Hintlimsi performasla birleştiriyorum. Bakalım sonumuz ne olacak 😀

***

5-10-15… Böyle bir yazım vardı di mi benim? 🙂 Neyse, üç bölümde birbirinden güzel Favori Happy’leri keşfettik. Eminim bir o kadarı da kalmıştır ama bir ay boyunca bize güzel bir aktivite olduğuna hiç şüphe yok. Sizin de eğlendiğinizi umarak aktivitemizi, etkinliklere de kaydederek ölümsüzleştiriyor ve bu sayfayı kapatıyorum. Yüzlerce bölüm izleyen tüm Happy’cilere mutluluklar 🙂

0

Favori Happy’ler: Bölüm 2

Favori Happy’lerin tüm bölümleri

Nee ilk bölümde üç favori hakkımı da kullanmış mıyım? Daha hiç fikrini söylememiş iki kişi mi var? Nee Çağla sadece iki tane mi seçmiş?

Anlaşıldı bugün sadece girişi ve kapanışı yapacağız.. Evet efendim, Pharrell Williams’ın 24 saatlik Happy’sinde bugün Nesli ve Emre’nin seçtiği beş favori Happy’e göz atacağız. Hadi başlayalım!

5:24 AM (Nesli)

Herkese merhaba… Pharrell Williams’ın ilk başlarda sadece radyoda duyduğum bir çalışmasından bu denli malzeme çıkartabileceği ne yalan söyleyeyim aklımın ucundan bile geçmemişti. Baya bir performans izledikten sonra benim favorilerimin başında korucu giysili bu orta yaşlı amcamız geliyor. Sabahın 5:24’ünde ayakta olmasına şaşırmayacağımız (merak etmeyin ben kendi sırasında izlemedim :)) ve harika figürlerle canlı ve kendisine göre bir hayli hareketli bir performas sergilemiş. Unutmak zor olurdu 🙂

5:52 AM (Nesli)

Ve küçük dostu yüzünden bir erken kalkıcı daha. Uf tamam “sorumlu olduğum” saati çok açığa vurdum ama bir köpekçikle Happy performansını izlemek hayvan hakkı savunucularına tüm saygımla beraber çok güzeldi. Hele şu kucağa geçtikten sonraki haline baksanıza ne şeker!! Kız mutlu, köpek mutlu, biz mutlu 🙂

1:36 AM (Nesli)

Benim için en iyiyi kişisel son seçimime bıraktım 🙂 Happy çok enerjik bir şarkı ve bu enerjiye ayak uydurabilen dansçıları 360 performans arasından seçmek şu an yaptığımız iş. Gece 1:36 itibariyle çıkan kız da işte buna çok uyuyor. Kendini ritme bırakıp adeta şarkıyla yaşıyor. İngilizce bilenler sözleri de takip edebilir ki, yaptığı hiçbir hareket tesadüf değil.

3:32 AM (Emre)

Olimpiyatlardanki jimlastiğin estetiğini gördüğümüz bir performansa Happy’de rastlamamız açıkçası sürpriz oldu. Şarkıyı dinlemek kadar bir anını kaçırmak istemiyoruz.

5:32 AM (Emre)

Diğerleri kadar insan tepkisi göremiyoruz ama Happy’nin Despicable Me 2 filmi ile olan bağlantısı için gerekli bir performans. 360 tane arasına koymak zor olmamıştır 🙂

***

Evettt, beş performansı daha geride bıraktık ve ben, Nesli, Çağla ve Emre’nin favori Happy’lerini görmüş oldunuz.

Geçen hafta son bölümü sizin seçimlerinize ayırmayı planladığımızı söylemiştim ve rastladığımız-rastlamadığımız birçok güzel örnek geldi. Beşlik sistemi bozmamak adına içlerinden seçim yapacağız ama en iyiyi henüz görmemiş olmamız da kuvvetle muhtemel.

Yani dememiz o ki, son bölüm için favori Happy’niz ve bizlerinki gibi bir açıklamanızı 9 Mart 2014 Pazar son gün olmak üzere iletişimden bize gönderebilirsiniz. İlk iki bölümde ikişer seçim yapan Çağla ve Emre de dahil 🙂

0

Favori Happy’ler: Bölüm 1

Pharrell Williams’ın Happy’sini duymayanınız var mı? Sadece Power FM ve benzerinde dinlediğiniz bir şarkı olmasının yanında parça, 24 saatlik ilk müzik video’ya sahip ve ayrıca Despicable Me 2 filmiyle en iyi müzik dalında 2014 Akademi Ödülleri’nde Oscar adayı.

Bizse Nesli, Emre ve Çağla ile birlikte Happy’nin 24 saatlik LA sokakları ve kapalı mekanlarındaki performanslarından favori 15’imizi üç bölümde sunmaya karar verdik.

Happy tam 4 dakikalık bir şarkı ve 24 saatte 1440 dakikadan tam tamın 360 performans var. İzlemesi, çekmesi her şeyi zor, eğlenmesi ise kolay ve mutlu edici bir deneyim. Sözü uzatmadan, ilk bölümümüzle sizi daha fazla dinlemekten kurtaralım 🙂

Yaptığımız seçimlerde “en iyi şu, bu bunun bir altı” gibi puanlamalardan çok favorilerimizi karışık sırayla beğeninize sunuyoruz. İlk bölüm için ben ve Çağla’nın seçimlerini göreceksiniz. Ayrıca her saat başı görünen Pharrell Williams ve arada çıkan diğer ünlü isimleri dikkate almadığımızı da eklemek lazım. Performansa direk ulaşmak için başlıklara tıklamaktan çekinmeyin 🙂

6:04 PM (Tolga)

image

6. saat başında Pharrell Williams’tan hemen sonra çıkan kız. Öncelikle kendinden çok emin ve artık “Happy dansı” diye bir gerçek kabul ediliyorsa buna fazlasıyla hakim. Köprü üzerinde fazla halkla iç içe olmamasına rağmen ortamı sahiplenmesi ve Happy’i yaşaması 4 dakikanın tamamına yansıyor. 

7:44 PM (Tolga)

image

Zerafet. Bu video’yu izlediğimde hissettiğimi en iyi açıklayacak kelime bu. Aslen olan da aslında bu. Hafif ve abartmadan sergilenen dans figürünün yanında harika kıyafetler ve kabul edelim harika bir insan. İlk kendi kendime bulmuş olsam da, bizimki gibi favori listemelerinde sıkça karşılaşmanız olası. Defalarca izlenebilir..

1:40 AM (Tolga)

image

Halkla iç içelikten bahsetmiştim ya, işte onu harika beceren bir performans örneği. Erkek dansçımız Happy’e o kadar hakim ki, şarkıyı bir yandan yaşarken bir yandan da çevresindekilere kayıtsız kalmıyor. Yüksek enerjisi ve profesyonelliği ise, çevredekilere adeta “soilst benim” imajını veriyor ve çoğu yerde onları imrendiriyor.

2:08 PM (Çağla)

image

Aman tanrım Scrtlg’s’te ben! İnanamıyorummm 😀 Tamda bu kızcağız gibi çevreye duyarsızlık örneği oldu. Dünya yıkılsa umrunda olmaz ve herkes onun çevresinde dönüyormuşçasına asi. Baskın karakterleri seviyoruz 🙂

7:36 PM (Çağla)

image

Ben sevgili Tolga gibi kıvırcık saç &beyaz ten ikilili veya zarif kişilere öncelik tanımadığıma (tamam bu kadar :)) saf yeteneklere bakıyorum. İşte bu arkadaş gibi. Herkes yerinde hoplayıp zıplar ama o çubuklar üstünde valla tebrik edilesi…

***

Eveeet, laflarımızı da yediğimize göre ilk 5’liğimizi burada kapatıyoruz. Bugün sadece benim ve Çağla’nın favorilerini gördük. İkinci bölümümüzde ise aynı formatta Nesli ve Emre olacak.

Beşer beşer gitmek üzere üçüncü bölümede kendi seçimlerimize ek olarak sizlerden gelenleride değerlendirmek istiyoruz. Bunun için favori Happy’nizi süresi ve birkaç cümlelik açıklamanızla birlikte iletişimden bize ulaştırabilirsiniz.

Mutlu olun 🙂

0

Fareler

İzlediğim gerçek bir Discovery belgeselidir.

Amerika’da bir çiftlik evini fareler basar. Ama öyle böyle basmak değil; yer, gök her taraf fare düşünün. Bir-iki başlayıp yüzlercesi binlercesi..

Farelerle baş etme konusunda ilk akla gelen kapan vb çözümler bir yana, daha büyük bir temizlik vaat eden zehirleme yöntemleri de işe yaramayınca insanlar artık  bari biz gidelim havasına girecekken olanlar olur.

Evde başta yiyecek olmak üzere koltuklara kadar kemirip yiyen farelere duvarlardan başka yiyecek bir şey kalmaz ve… Merak etmeyin sıra duvarlara gelmez.

Çoğu canlıda olduğu gibi mecburi durumda aktifleşen yamyam katalizörü, fareleri ele geçirir ve artık yerde basmaya yer bırakmayan fareler birbirlerini yemeye başlarlar. Çok kısa bir sürede hiçbir çözüm bulunamayan sorun kendi kendini yer ve tamamen bitirir.

Uzun süredir bilinçaltımdaymış ve bugün çıkmak istedi bu hikaye. Özel bir sebebi mi? Hayırr canım, ne olacak sizde yani 🙂

0

İstanbul 20XX

2000’lerin başları. İstanbul’da her taraf “İstanbul 2008” ilanları, bayrakları vb içerikle donatılmış. Bir heves olimpiyat stadı falan yapılıyor.. Nispeten çocuk kalışıma mı vereyim yoksa gerçekten başka gözle görünür bir şey yok mu bilmiyorum ama o hava, o hazırlık yok yani. Yoksa yoktur. 

2008’de şanına yaraşır bir elenişin ardından klasik Türk iyimserliği ve bir miktar yüzsüzlük kremasıyla umutların ertelenmesi vs.. 2000 ve 2004’ün ardından olduğu gibi. Aday adaylığından bile çıkılamayan 2012 gibi. “2016’yı da hiç sesimizi çıkartmayıp bay geçersek sonraki kesin bizim” kozumuzu da oynadık mı tamam. 2020 kesin bizim.

Bu defa ben mi daha iyi izleyici oldum yoksa gerçekten “bir şeyler” yapılmıya çalışıldı mı yine karar veremedim. Elbette her daim bir “master plan” bulundurmak lazım da, hadi iyimserliğimizi koruyalım, bu sefer daha iyi reklam yapıldı.

İstanbul’un kuzeyi malum, yeterince şehre akın edenler yokmuş gibi, adeta nüfusun artık yarısını barındırması bu bölgeyle bizzat teşvik ediliyor. Havalimanı iyi bir çıkış noktası ve bununla beraber halihazırdaki projelerin büyük bir kısmını “hazırlık” diye öne sürerek prim yapma çalışması gözden kaçacak gibi değil; iç/dış araştırma farketmeksizin anlaşılabiliyor yani. 

Hani eskiler Yunanistan ile benzerliklerimize sinirlenir ama o kadar açıktır ki doğru düzgün inkar edemezler ya.. Spor kültürümüz seviyesinde baktığımızda Atina 2004’ün ardından o güzel tesislerin ne hale geldiğine belki rastlamşsınızdır. Kaynak, yatırım, gerçekleşen organizasyon ve puf! Terk edilmiş, kullanılmayan ve çürümeye başlayan yapı yığınları hep.. Gelir odaklı yaklaşımların hazin sonu. Şimdilik Formula 1 pistiyle kurtardık gibi duruyor kültürsüzlüğümüzün hayalet şehrini, köyünü ama gelecekteki tuzaklar devam edecek; hissediyorum.

Ve siyasettt. Bizzat siyaset tarafından gösterilecek günah keçileri:
“Gezi olayları olmasa kesin alırdık.”
“Suriye olayları olmasa kesin alırdık.”
“Müslüman ülkeyiz diye dışlıyorlar.” (İşte o laiklik dediğimiz şey bunu ayırmaya çalışıyor hala anlamasanız da.)

Falan filan.. İlgili olup olmamalarını bir an düşünmeyip onlara rağmen alabilmeye ne derdiniz? Başarı? İlla ki. Peki ne kadar ilgili? Devede kulak.

Kına yakma hakkımız saklı olmakla beraber, 2020 yaz oyunlarının İstanbul’da yapılmamasına fazla üzülecek bir şey bulamıyorum. O kadar köprü bir ülkeyiz ki (bridge together) bir taraftan iyi gelen bir şey, diğer tarafta acısını fena çıkartıyor. Kağıt üzerinde kötü gelenin de iyi yanları olduğu gibi. Karma işte ne yaparsınız..

O değil de, sen koskoca laleyi zamanında Hollanda’ya kaptır, yetmedi adamlar bir karış haritada gözükmeyen toprağı üzerinde yetiştirdiği rengarenk laleleri tüm dünyaya taze olarak ihraç etsin, sen de artık aynı haritada yüzde 95’i çöl gibi duran 783,562 km2 alanında gerçekleştirmeyi umduğun oyunlar için o laleyi simge olarak seç. Saçma değil mi ya? Logo seçiminde de sanki tüm adaylara bu tema zorunlu gibi bir dayatma varmış gibi sadece birkaç farklı seçenek vardı. Lalelerin ise en kötüsünü İstanbul 2020’nin yüzü oldu. Zevkler renkler tabi.. O logonun tarihin tozlu raflarına gitmesi en büyük kazancımız olabilir.

Şunu bilip şunu söylemek lazım ki; tarih tekerrürden ibaret ve burada birkaç tanesinden bahsetmiş olsam gerek. Darısı bir sonraki İstanbul 20XX adaylığına veya yaratıcı zekamızla engin, eşit ve adil olarak başlatacağımız kendi “yeşil” olimpiyatlarımıza diyelim. İstanbul’daki kutlama malzemelerini de iade etmeyin sakın. 29 Ekim’e ne kaldı ki?

Haikei!

0

tenİStanbul

Imm şimdi başlık için güzel klişeler bulunabilirdi. Meselaaa “İstanbul’dan tenis geçti” ya da “kortun sultanları İstanbul’da”. Aaa bir saniye, ben bu ikincisini zaten gördüm! Şurada ağız tadıyla iki dakika dalga geçirtmiyor basınımız sağolsun. Ama aşağı kalma niyetim yok, ben de “tenİStanbul” diyorum!

Evet diyeceğimi kaptınız di mi? Bugün WTA’in İstanbul’daki sezon sonu şampiyonası, resmi adıyla TEB BNP PARIBAS WTA Championships hakkında konuşacağız. Aslında grup grup gitme gibi bir düşüncem vardı ama yaratıcı Türk zekamızın grupları “kırmızı” ve “beyaz” olarak nitelendirmesine ortak olmama adına (ve tabi ki ilk birkaç ismi geçtikten sonra yazıyı hızla toplama adına) isim isim gideceğim.

Ve tabi ki başlangıcım artık bilmeyenin kalmadığı üzere favorim Victoria Azarenka ile olacak. Evet kazanamadı ve yine evet ki performası bir miktar düşüktü ama şu yukarılarda sezon sonu şampiyonası vurgusu var ya, işte Azarenka ona oynadı. Peki neyine? Tabi ki dünya bir numarası olarak kalmak için.  Grup maçlarında yorucu bir Kerber macerasının ardından tek kelimeyle turnuvanın “canavarı” Serena Willams’a gümüş tepsi içinde sunuldu. Kendisini toparladığında Li’yi rahat geçerek yarı finaldeydi ve yine yorucu tempoyla birleşen Sharapova macerası, Azerenka’nın İstanbul biletinin son bulduğu andı. Ama gerek yorgunluk gerekse de amacı göz önünde bulundurduğumuzda, yarı finale çıkarak korumayı garantilediği yıl sonu liderlik ünvanı kendisini ve taraftarlarını (kim acaba bunlar :)) tatmin etti. Fazlası için, güçlü bir form grafiği ve belki biraz da fikstür avantajı (iğrenç bir futbol terimi ama durumu anlatıyor) gerekiyordu. Sonuç olarak İstanbul’da  Azarenka’dan geriye, aşağıdaki WTA yıl sonu birincilik kupasıyla poz veren tatlı hali kaldı. Sonrası için başarılar diyerek devam ediyoruz.

Serena Williams; canavar, evet. Azarenka ile grup maçında bizzat Sinan Erdem’deydim ve canlı olarak da gördüm ki Williams İstanbul’da insan üstü bir forma sahipti. İtiraf etmek gerekirse bir insan vücudu rakipleri nefes nefese kalırken tepki olarak sadece hafif bir ter salgılıyorsa bu kanıya varmak da zor olmuyor. Grup maçlarında, yarı finalde ve finalde. Hepsinde rahat ve üstün göründü. Ayrıca rakiplerinin üzerindeki psikolojik baskısını da asla görmezden gelemeyiz. Attığı servisler öncesi topu defalarca yerden sektirip oyunu soğutmak dahil Williams’ta bu istikamette çok numara var. Şu bir gerçek ki, Serena Williams oynamaya devam ettiği sürece normal şartlar altında kazanır, kazanır ve sadece kazanır. İyi haber; muhtemelen yaş faktörünü de hesaba katarak her turnuvaya katılmıyor 🙂

Popüleritenin anlamlandıramadığım kraliçesi, Maria Sharapova da turnuva boyunca yüksek bir grafik sergiledi. Grubu diğer gruptaki Azarenka/Williams ağır toplarının aksine Radwanska, Errani ve Kvitova’nın yerine dahil olan Stosur gibi biraz daha “hafif” rakiplerden oluşuyordu ve Sharapova da, dünya dört numarası Radwanska dışında çok rahattı. Üç galibiyetle yarı finale rahat çıkan Sharapova, yıl boyunca tam dört kez mağlup olduğu Victoria Azarenka’yı da yarı finalde -belki de beklediğinden rahat bir şekilde- mağlup ederek finale yükseldi.  Sonrası Williams’la karşılaşan herkes gibi kendince iyi ama sonuçsuz bir oyun.

Agnieszka Radwanska, klasmanı dördüncülüğün ışığında bir turnuva sergiledi. Turnuvadan çekilen Kvitova’ya karşı aldığı ilk zafer, Sharapova yenilgisi ve başından sonuna kadar başa baş geçen Errani karşısındaki galibiyeti kendisini yarı finalde Serena Williams’ın karşısına koydu ve gerisi malum. Kolunda bantla oynayan ve gerçekten 3-3,5 saatlik maçlar sonrası güçlü rakiplerle karşılaşan Radwanska’dan daha iyisi beklenmezdi diye düşünüyorum. İstanbul’a tat kattı..

Na Li, Sara Errani, Samantha Stosur ve Angelique Kerber. Kısaca yarı finale kalamayan dörtlü. Aralarında sıralama yapmak zor ve aynı ilk dört isim gibi yetenekten çok o anki form durumları ve tabi ki şans faktörleriyle bir yere geldiler veya gelemediler. Akılda kalan anlardan Kerber’in Azarenka’yı neredeyse yendiği grup maçı, çiftlerin kraliçesi Errani’nin Radwanska ile başa baş maçı, “içerideki kameraman” Stosur’ın yedek olarak 1-0 geriden başladığı halde gösterdiği performans ve Na Li’nin her an patlamaya hazır oyunu, birbirleri arasındaki maçları bile süperstar görmek gerekmeksizin renklendirdi.

İstanbul tenisi sevdi evet böyle bir gerçek var ama iki yıldır devam eden (ve gelecek yıl da anlaşması olan) böyle güzel bir turnuvayı sahiplenmenin dışında tenis izleyicisinin olması gerektiği gibi de karşılamalıyız. Özellikle belirli saatlerde giriş-çıkışlar ve maçlar esnasındaki gereksiz uğultu sorunları gelecek yıla çözülecek hedef olsa fena mı olur? Potansiyel izleyiciler için de spor salonunda dahi olsa atmosferin, bulabileceğiniz en sağlam yüksek çözünürlüklü yayından çok daha zevkli olduğunu söyleyebilirim. Komik meblağlarla böylesine harika bir turnuvayı canlı izleme fırsatı, tenisi takip etsin/etmesin -ki etmese bile diğer yöne kayan çok tanıdığım var- eminim herkes için olağanüstü bir deneyim. Aman imzalı top için birbirinizi ezmeyin 🙂

0