Category: Okurlar yazar olursa..

18.04 – Hair – Milos Forman

– Saçlarını kestir oğlum. Pantolonu temizle kızım. Bir yıkan yavrum.

Nil ve Derya vokalde;
Sanki dün gibi başlayan hoş bir melodram da,
Bir hafta daha geçiyor Milos Formanla.
İzlediklerimizde hep tek bir adamın öyküsü varsa,
Hair filmi kesinlikle onlardan farklı

Dünyayla bir zamanlar bağları olan
Ailesiyle Berger ve çocuğuyla Hud.
Dünyayla bildiğimiz tarz bağları olan
Taşralı asker Bukowski ve zengin kızı sheila.

Hair’in hikayesi de insanlar.
68lerden, çiçek insanların zamanından
Hayatlarında belki başka yerlerde bulamadıkları çözümleri
Kendi kurdukları barışçıl dünya ile kuran insanlardan

Ancak savaş karşıtlığı olabilirdi
Farklı seviyelerden insanların ortaklığı
Bunu iki saatlik müzikal anlatıyorsa,
Yine en iyi anlatan dizeler olabilirdi.

Koro;
Vietnam da öldüyse binlerce insan.
Ölesiyle dövüştüyse yüz yıllarca insan.
Ellerinde silahla engellemek için güneşin ülkesini kuracakları
Saçlarında çiçeklerle yine savaşacaktır insan

Tolga vokalde;
Nasıl bir filmin adı hair olabilirdi?
Hangi filmin adı tüm dillerde saç anlamına gelebilirdi?
Saçın kendisi ne anlamada ifade ederdi?
Bir isyan belki, bir yaşam tarzı yüksek ihtimal.

Dünyanın sorunlarına kayıtsız kalmadan,
Onun düzenine karşı gelmek muhakkak imrenilesi.
Kendi felsefenle bir dünya yoğurup, bu kez her şeye kayıtsız kalarak,
Onun düzenine yine karşı gelmek muhakkak ironik, imrenilesi.

Hippi bir grubun önyargılardan arınmış öyküsü hair.
İzlenirken desteklenen, dost muhabbetlerine benimsenen
Herkesin her yerde savunduğu da kimsenin kalkıp da yaşamadığı
Özgür bir dünya hayalinin öyküsü hair.

Birbiri ardına git-geller ve çelişkilerle dolu
Adice kurulmuş “normal” dünya.
Herkesin dünyasını savunan ve kendilerinden geri atmayan
Dışlanan “anormal” dünya.

Koro;
İzlerken nasıl da beğenir alkışlarız bu hayatları
Övünür ve etkileniriz direnenlerin hikayelerine
İş 2012 Türkiye’de Suriye’ye saldırmaya geldi mi
En sessiz, görmezden gelen bizleriz.

Melike vokalde;
Ne çok yanlış anlaşılır hippiler.
Bence cinsel devrim ve biraz asitten fazlasılar
68de beyaz sarayın önüne vietnam çadırları kuranlar
Güneşe hiç varamadan kafayı buldular.

Güzel ve özgür dünyanın hayali
Bugün ne kadar yakınsa, o gün de o kadar yakındır.
Uğruna herkes bir şeylerden vazgeçerken
Vardığınız yer hep nihai özgürlüktür.

Babası, taşralı genci vietnam’a asker uğurlarken
“endişelenmek, okumuşlara mahsustur
Tanrı cahilleri korur” der
Ve şarkı girer; “kim inanır Tanrı’ya tabi ki ben”

Özetidir  ve nedenidir aslında,
Onca insanın dünyanın öbür ucuna gidişinin
Ve hikayesidir neden başkalarının
Askerlik belgelerinin yaktığının.

Halbuki taraflar bunlar değildir, ne o zaman ne bugün.
Taraflar savaşanlar ve karşıtları değil.
Özgürlük taraftarları ve esareti seçenler değil.
Taraflar; sömürmek ve sömürmeye direnmek.

Bu yüzden yine tarihsel değerlendirmelerin ötesine geçemiyor.
Milos Forman yine sözü sadece müziğe ve karakterlere bırakıyor.
73e kadar sürmüş savaşın filmini 79da yapmak elbet kıymetlidir.
Filmin finaline hapsolmuş savaş karşıtlığı ise sadece güzel bir hikaye değildir.

Gözleriniz dolar, gururunuz kabarır film bitince,
Size keyifli arzulanası bir hayaller dünyası sunar.
Oysa the dreamers ve full metal jacket da izledik. (yine izleriz)
Aşk, özgürlük ve hoşgörünün dünyasında temel konu isyanın düşündükleri

“saçlarımın neden uzun olduğunu soruyorlar,
Bilmiyorum hep uzundu, onlar saçtan korkuyor”
Bu dizeler doruk noktası bana kalırsa filmin.
Onlar saçtan hala korkuyorlar.

Güzel film elbet, güzel yer çekimleri.
Popüler müzikal filmlere nazaran
Müzik konuyu güçlendirsin diye değil
Müzikler konuyu anlatsın diye.

Hippileri çiçekler değil, renkli isyancılar olarak görüyorum ben.
Sadece çiçekleri ve marjinalliklerini anlatanlara kızasım geliyor.
Bütün bunlar, “bazı insanları bazı tercihleri” mi? Filmdeki şarkı gibi kafam karışıyor.
“Gülüşlerin peşinden nereye gidiyorum? Cevap onların tatlı yüzlerinde mi?”

Koro;
Klasik bir filmin sonuna geldik;
Şimdi televizyonlarda Filistin ve Suriye.
68den bu yana çok az şeyin değiştiği bir dünyada.
68den bu yana her şeyin değiştiği sanrısıyla.

“dinliyoruz yeni söylenmekte olan yalanları
Yalnız tonların en büyük görüntüleri ile
Bırak güneş içeri girsin.
Bırak güneş içeri girsin.”

– Sizler dünyayı büyük bir tehditten kurtarmaya gidiyorsunuz, sizler Amerika’nın gurursunuz.

0

11.04 – Amadeus – Milos Forman

Mel içeri girdiğinde kasvetli bir hava vardır. Emre ve Derya masanın etrafında oturmuş onu beklemektedir.  Heyecanlı ama telaşlı bir hava hakimdir odaya. Derya; Nil’in bugün bizzat katılmayacağını kendisinin her detay hakkında onunla konuştuğunu, söyledikleri ve söyleceklerinden emin olduğunu belirtir. “Nil bu görevi bana bahşetti ya da yıktı bilemiyorum ama yazdıklarımızı uzun uzun konuştuğumuzdan ve ortak görüşlerimiz olduğundan şüpheniz olmasın”

Emre ve Mel kısa bir göz göze gelir, Emre kafasını sorun olmaz anlamında sağlar. Mel’e tekrar bakar;

“Yapmamız gerektiğine misin? En azından Tolga’nın gelişini bekleyemez miydik?”

Mel kararsızdır. Elindeki notu masanın üzerine bırakır, Tolga’nın notunu. Belki bir çok insanı gülümsetecek ama çok üzücü bir soru yazılıdır kağıtta,

“Geia soy!

İsimleri ve cisimleri tamamen yok sayalım; kısa bir süre için. Onun müziğini düşünün.. Duydunuz mu gibi garip bir soru sormayacağım o yüzden onu ilk nerede duydunuz daha mantıklı olacak. Birkaç da önerim var..

a)      Mavi önlüğünüz üzerinizdeyken ders bitiminde/başlangıcında.

b)      Televizyon çağı çocukları olarak tamamen sallama bir isim olsa da belki tutar; Deep Love gibi bir filmin tanıtım jingle’ında.

c)      Dejenere bir monofonik cep telefonu melodisi olarak.

d)      Operatöre bağlanma esnasında bekleme sesi olarak.

e)      Diğer..

Ondan bahsettiğimiz anda -en azından benim neslim için- tanışmak için en ideal yollar bunlardı.  Diğeri de, siyah önlüklü nesil ve/veya televizyon çağı yerine internet çağı çocukları için kullandım. Aa bakın internet çağı çocukları için güzel bir seçenek daha var; anne karnında klasik müzik dinletisi olarak. İşe yarıyor mudur acaba? Yarıyorsa da ne işe yarıyordur? Bilmiyorum ama yeni nesil için tanışma anlamında çok cazip değil mi sizce de?”

“Devamını okumayın” diyerek notu eline alır Mel. Tolga.. çoktan filmi izleyen ve birde en erken yazıyı yazan çocuk. Beklediği desteği ondan alamayacağını biliyordu. O filmi başka bir çok açıdan tutup izleyip beğeneli çok olmuştu.

Sessizliği ilk Derya bozar;  “Tolga’nın Atina’dan/İngiltere’den ya da Fransa’dan kısa sürede döneceğini sanmıyorum Emre. Bir daha izleyeceğini de sanmıyorum. Bu filmi düşününce aklımıza klasik müzik geliyor değil mi? Ağır enstürmanlar, dinlendirici müzikler gibi… Esasen herkesin klasik müzikle arası iyi değildir ama seveni, bağlı olanı olduğu kadar çok ilgilenmesede sempati duyanları en fazladır. Bizde Nil’le kendimizi bu grupta görüyoruz. Ama hepimizin aslında bu insanlar hakkında ne kadar az şey bildiğini anlamamız da uzun sürmez tahminimce. “

Mel masanın üstünde duran dvd’yi eline alır. “Bunun gerçek bir hikaye olduğunu sanmıyorum. Okudunuz sizde, yönetmen filmin bir esinlenme olduğunu açıkca söylüyor.  Hatta kabil ve habilden dahi esinlendiğini belirtmiş. Bu abartılmış bir portre. Zaten diğer filmlerinde de gördük. Milos Forman deliliğin insanı tanrıya yakınlaştırdığına gerçekten inanıyor olmalı. Bütün filmlerinde zekanın en önemli ölçütünü sivriliği olarak gösteriyor. Belli ki de sevdiği hikayeleri, ki bu da bir tiyatro oyunundan uyarlama, kendi görsel zevkine göre yeniden çiziyor olabilir. Bilemiyorum. Bu hoşuma gitmemeye başladı.”

Emre’nin buna katılmıyordur. “Akademinin senin gibi düşünmediği çok açık. 1985 yılında 57. akademi ödüllerinde yarıştı ve 11 dalda aday olduğu oscar’larda en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi aktör, en iyi adapte oyun, en iyi sanat yönetmeni, en iyi makyaj, en iyi kostüm dizaynı ve en iyi ses alanlarında mutlu sona ulaştı.”

Derya’nın gülümsemesi Emre’nin sözünü incelikle keser. “Eh en iyi sesi almasına şaşmamalı. en güzel detaylarından biri de filmin müziklerinde saklı. Filmde iki kişinin müzikleri kullanılıyor ve bilin bakalım bunlar kim? Elbette o ve en büyük rakibi Antonio Salieri. İkisinin hayatları, ikisinin müzikleri… Güzel ve dikkat edilmesi gereken bir detay.”

Evet müzik, her sahne için doğru kullanıldığına emin olduğu müzik..

Emre’nin de gülümsemesi yayılır. “Müziktede onun gibi bir isim varken ve eserleri çalarken o yılın ödülleri çoktan kazanılmış demektir. Saygıyla eğilmek gerekir. Onun dışında makyaj, kostüm gibi detaylar var. Tarihi filmlerin bir adım önce başladığı bir alanda her ikisini de kazanabilmek filmin sürprizlere mahal vermediğinin göstergesi.”

Mel’in zayıf noktasını bulmuşlardır. Kostümler, bütün o tarih filmlerinde ki kostümler. Yakaların ve bileklerin altındaki dantel işlemeler, kabarık etekler, göğüs ucuna kadar inen dekolteler. Gerçek bir hayal dünyasına dalmak için gereken her şey. Emre’nin Mel’in dalgınlığının fırsat olduğunun farkındadır. Oscar konusunda tartışmaya girmeyeceğinden emindir. Devam eder. “Guguk kuşu 5 ve bu film tam 8 oscar kazanmış. En iyi film ve en iyi yönetmen ödülleri bu işin bitirildiğinin habercisidir”

Akademi konusunda beklemediği darbe Derya’dan gelicektir; “bir ölçüt değil” devam eder. “hem yaptığı müzikle beklenen karakteri ile yani onun gerçek karakteri, okuduklarımızdan anladığımız kadarıyla bir hayli zıt gibi görünüyor. Bu bir spoiler sayılmaz o yüzden açık açık sorayım: Kafanızdaki imajı nasıl? Ağırbaşlı, her şeyi planlı, programlı yapan “düzgün” bir adam? Galiba yanılıyoruz. O havai, o an nasıl isterse öyle yaşayan ve sahip olduğu doğal yetenekleri en büyük rakibi Salieri’nin bile özeneceği şekilde ve kolayca hayata geçirebilen biri.”

Mel de filmin sırf bunlar için izlemeye değeceğinin farkındadır. Zaten izlemeyelim demeyecekti, sadece biraz önyargılı gelmişti. Derya’nın ikna cabaları ise bunu biraz da olsa kırmış gibiydi;

“Anlıyorum endişeni ama düşünsene. Bu yeteneğinin çok azına bile sahip olmasa Wolfgang Amadeus Mozart bana, ve tabi nil’e göre tarihte pek yer edinemezdi. Kısa yaşamı boyunca sahip olduklarını ve bizlere aktardıklarını bu denli kolay yapabilmişse, işine odaklı daha sağlam bir karaktere sahip olsa neler yapamazdı düşünmeden edemiyor insan hem yönetmen teması altında izlediğimiz için yönetmeni serbest bırakan director’s cut halini seçtik. Sinema varsiyonundan 20 dakika fazlalığıyla sıkılmayacağımız, müziğin içimize akacağı ve tarihin önemli isimleriyle yüzleşeceğiniz bir 3 saat bizi bekliyor. Yönetmeni daha iyi anlaman için iyi bir fırsat olabilir”

Yönetmeni anlamak.. yönetmen tavrını hiç belli etmiyor, sadece kişilikleri öne çıkarıyorsa, ne  anlatmak istiyordur ki? Toplumsal sınıflara ucundan değinip geçiyorken, izlediğimizden daha fazlasını zaten anlayamaz ki. Bunun gibi önemli bir konuda dahi, müziğin asiller tarafından alınıp satıldığı, onun aydınlanmadan etkilendiği çok açıkken tuhaflığını bu kadar vurgulamak ne kadar yerinde? Yerel tiyatrodaki arkadaşına destek oluşu, işlerini beğenmesi, partiler için yazdığı küfürlü operalar.. bütün bunlar 1700lerin sonuna gelen avrupa’da çok da şaşılası olmasa gerek. 6 yaşında ilk konçertosunu yazan biri olarak, yaşamış en büyük müzik dehası olduğu su götürmez. Ama o dönem klasik müzik için kim deha değil ki? Bütün dehaların, yüz yıl içerisinde gelip yok oldukları söyleyemeyiz ya. Soylular bile kabul edip, Figaro’nun düğününü yasaklıyor, Fransa çalkalanıyor, ihtilale az var. Soylular sınıfı tarihe karışmak üzere.. Daha derinlikli işlenmeli bu konu. Man on the moon ve Cuckoo’s nest den sonra ne izleyeceğimi biliyorum. Etrafta koşturan gülen haşarı bir dahiyi izleyeceğim, ama müziklerinden bildiğim insan bu değil. muhakkak deli, muhakkak dahi, muhakkak sivri dilli, asilleri ettiği onca lafla yerin dibine sokabilecek kadar zeki. Ama Salieri ile arasında olan rekabet sadece müziğe dayali olmasa gerek, biri maaşlı besteci, diğeri özgürlüğündan dolayı borç batağına sürüklenmiş bir dahi. Tamam kararını vermişti, üç saat bu filmi izlemek yerine üç saat onu dinlerdi. Daha iyiydi, daha çok şey öğrenirdi. Herkese de bunu önerirdi. Film su gibi akıp geçsin varsın, emindi filmin “teknik” açıdan mükemmel olduğuna. Filmden sonra ne düşünecekti ki, “güzel müzik, güzel görüntü, keyifli bir hikaye, sağlam bir kurgu” Ama bu konuya sahip bir film; sizde onun hakkında daha çok şey öğrenme isteği yaratmak yerine sadece geçici bir hayranlık uyandırıyorsa o film eksik yapılmıştır. Galiba arkadaşları ile bu film için yolları ayrılıyordu; elindeki mektubu masaya bıraktı. Masada ki dvdye gözleri takıldı..

Amadeus”

“Wolfgang Amadeus Mozart”

Saygıyla başını eğdi, odadan yavaşça çıktı. Emre arkasından bakarken “Mozart’ın karakteri filmi izleyen herkesin ilgisini çekecek türden bir yaşam ne olursa olsun izlenmeli” diye mırıldandı.

Derya ve Emre başlat tuşuna bastı.

Film Tolga’nın kalan mektubuyla özetlenmişti.

1700’lerin ortalarından sonlarına ışık tutan Amadeus gibi bir yapımda resmedilen Wolfgang Amadeus Mozart ve tabi belki de Mozart’ın önüne geçen dramını izlediğimiz Antonio Salieri’nin beyaz perdeye, onun da öncesinde aynı isimli Peter Shaffer oyununa aktarılması.. Gerek Milos Forman gerekse de Peter Shaffer’ın kabul ettiği üzere biraz hayal gücü isteyen bir iş. O yüzden gerek Mozart, gerekse de Salieri portlerini yorumlarken bunu aklımızın bir köşesinde tutmamızda fayda görüyorum.

Amadeus’u izlememden neredeyse bir ay önce, tam tamına 27 Mart’ta bir şey okumuştum Twitter’da. Şöyle diyordu @BrianTracy: Choose a job you love, and you will never have to work a day in your life. Aşağı yukarı sevdiğiniz bir iş seçerseniz hayatınız boyunca bir gün bile çalışmanız gerekmez diyor. İçinizden gelen doğal bir yeteneğin dışa vurumu ve her anından aldığınız zevk.. Bu, hayatta o kadar az kişinin sahip olabileceği bir ayrıcalık ki, insanı ömrü boyunca tatmin edecek bir güzellik olduğu kadar, aynı insanı dünyanın diğer talepkar gerekliliklerine cevap veremeyecek hale getirebilen keskin bir kılıç da aynı zamanda. Bir yandan ölümüne saygı duyulurken diğer tarafta ölümüne kıskanılıp hedef olan.. Hep iki taraf var bu denklemde. İşin içinden çıkılamayan bir kısır döngü, kimseyi mutlu etmeyen bir ironi..

Her şeyin yerli yerine oturduğu kısa başlangıçta anladım taşların bir daha yerine oturmamacasına sarsılacağını. Ama bu, ne Mozart’ın geçmişini çok iyi bilişimdendi ne de filmi daha önce izleyişimden. Esas sebep artık daha net görebiliyoum ki Milos Forman’dı. Bir yönetmenin birden fazla filmini izlememe şansınız var mı bilmiyorum ama üçüncü haftayı bitiriyoruz artık, peş peşe izlemenizin bambaşka bir his olduğunu söyleyebilirim.

Şimdi söz, Hoş Bir Melodram Ankara stüdyolarında. Tolga Erbak, Atina’dan bildirdi.

Antio!”

Derya ile Emre cast yazıları çıktığında, filmi kapatırlar.

Film üç saat sürmüş. Tersten anlatılmasıyla daha keyifle izlenmiş, soylu sınıfın kendini tanrı sandığı yerlerdeki göndermeler hoşa gitmiştir.

Mozart etkisi ise 256 yıldır sürmektedir.

0

04.04 – Man On the Moon – Milos Forman

HBM etkinliklerinin ikincisinin yazısı ile bilgisayarınızdayız. Yine yönetmen Milos Forman, youtube da ise tabi ki REM açık. Ben film boyunca, bir insan için yapılabilecek en doğru şarkının yapılmış olduğunu düşünüyorum. şimdi sizde açın ve yazıya öyle devam edin bana kalırsa.

“andy kaufman in the wrestling match.

monopoly, twenty one, checkers, and chess.

mister fred blassie in a breakfast mess.

let’s play twister, let’s play risk.

see you heaven if you make the list.”

(Andy Kaufman güreşte!

Monopoly, yirmi bir, dama ve satranç.

Fred Blassie kahvaltının karmaşasında.

Haydi dönelim ve oyunda risk alalım

yaparsanız listenizi görüşürüz cennette.)

Şarkının bu kısmı Nil’den;

“Önce şunu söylemeliyiz ki Man on the Moon, Andy Kaufman isimli Amerikalı eğlenceci, aktör yada şov insanının diyelim gerçek hayat hikayesinin beyaz perdeye aktarılmış hali.

Andy Kaufman’ın böyle başarılı ile başarısız arasında gidip gelen kariyeri bir şovunda ünlü menajer George Shapiro ile tanışmasıyla değişir. Aslında kendi espri anlayışını izleyicisine aktarabilmek isteyen Andy bunu sağlamak için Shapiro’nun büyük fırsat olarak gördüğü Taxi’de sunduğu garip şartlarla oynamak zorunda kalır. Zorunda kalır demem gerek çünkü isteyerek gerçekleşen bir şey olmasada Andy’nin asıl ünlenmeside bu sayede olur. Sonra düzenlediği güreş etkinlikleri gibi birçok saçma aktivitede bulunan Andy’nin kopuş noktasıda bence bu noktada başlıyor. İnsanların dikkatini çekme ihtiyacını “kötü adam” rolüne yüklemeye başlamasıyla öncelikle bütün kadınları sonrada koca bir eyaleti karşısına almasıyla dip yapıyor.

Asıl olarak o güreşçi adam gibi birçok uç noktada yaptığı iş planlı olsada halkın desteğini kaybeden Andy kenara çekilme, aile kurma, rahat yaşama gibi normal insan taleplerine bile zamanın dolmasıysa filmin hüzün katsayısını bana göre çok yükseltmiş Dağınık bi yazı oldu ama Andy’nin yaşamıda böyleymiş bence. En iyi tanındığı işi sevmeme, kendi işinin fazla talep görmemesi ve bana kalırsa gerçekte kim olduğunu unutmaya varan çelişkilerle geçmiş kısacık bir ömür beyaz perdeye bu yazının aksi gibi çok derli toplu aktarılmış.”

“here’s a little agit for the never-believer.

here’s a little ghost for the offering.

here’s a truck stop instead of saint peter’s.

mister andy kaufman’s gone wrestling”

(işte burada küçük bir agıt inanmayanlara

işte burada küçük bir hayalet teklif edenlere

işte burada bir araç durdurucusu aziz peter yerine,

Bay Andy Kaufman güreşte!)

Sanırım ben en çok burayı seviyorum; hiç birini cevaplayamadığım tonla soru sorduruyor bana; eğlenmek veya hayattan keyif almanın sınırları nerde başlayıp nerde bitiyor? Mesela insan mutlu mudur, tek başına bir sahnede onu kimse izlemediği halde, kendi dahi olmadığı bir karakteri kendiymişcesine anlatırken? Ya da kimsenin anlamadığı hikayeler sırf anlaşılmadığından anlatanlara komik midir? Bizim anlayışımız, şaşkınlığımız, bir insanı göğe çıkarışımız onu bilmeden komik midir? Hikayeyi mi severiz, yoksa onu anlatanı mı? Hatta bir adım ilerde onun anlatışını mı? Niye ilgiyle izliyor/okuyoruz mesela bunları? Niye göğe çıkarıyoruz bazı insanları? Hangi hakla bunu yapıyoruz? Hangi hakla çıkardığımız yerde onu tutmayı bırakıp tepe taklak düşmesine izin veriyoruz? Her şeylerini tükettiğimizde geriye ne bırakıyoruz onlardan? Andy Kaufman niye yapmış bunları? Düşüşünü bile bile niye hazırlamış? Artık kızdığı/beğenmediği komedi izleyicisinin onu tüketmeye başladığını farkettiği için mi? Onları kızdırmak, rahatsız etmek için bütün o güreşler? Ve sonrasında yaşadığı dram, bir zamanlar gerçekten beklemedikleri gerçekleştiğinden mi? Yoksa olanlara yaşanacağı bilmesine rağmen, hazır olmadığı için mi? Anlaşılmadığı için mi? Anlaşılmayacağını bilerek yaptığı bütün bu hareketlerin, içten içe insancıl bir umutla anlaşılacağını umduğu için mi? Hepimizin bayıldığı şov dünyasına en komik küfürü edereken bir parçasına haline geldiğini görüp, insanlar ondan nefret ederken bile, güreşe devam edebildiği için mi? Ne olursa olsun devam edebildiği için mi?

Bilmiyorum, bunları cevaplansın diye de sormadım. Ama bu adam, sahneye çıkıp beş saat kimsenin kalmamasına rağmen kitap okuyabiliyor, parodinin ortasında bunun bir şov olduğunu bas bas bağırıyor, sonra bütün bunların bile, bas bas bağırmasının bile şov olduğunu söyleyebiliyorsa, kendi dramını, seyircinin dram olarak sevdiğini şeylerin ardına koyabiliyorsa (şiddet gibi) insanlar nefret etsin ya da bayılsın onu konuşuyorsa, ben oyumu deli ve dahi arasında, dahiden yana kullanıyorum. En komik bulduğumuz hala yere düşen bir insansa özellikle. Ve bir biyografi filmi; filmden çıkartarak insana kahramanı düşündürtüyorsa, o film her açıdan başarılıdır. Artık karşınızda bir film değil, bir kesit vardır. Karakterlerin doğru yerleştirilidiği, tavırların ve ilişkilerin abartılmadan aktarıldığı. Milos Forman, bir sonraki filmde de görücez, biyografi işinde çok başarılıdır belli ki. Nil de benle aynı fikirde;

“Ben bu sefer yönetmenimiz Milos Forman’a da değinmek istiyorum. Guguk Kuşu ve Man on the Moon’da bana ortak gelen bi özellik varsa oda esas karakterlerin konumları oldu. Mac ve Andy, ikisinide farklı, kendi niceliklerini bir topluluğa aktarmak isteyen yapıda gördüm. Eserler farklı olsada Milos Forman’ın çizgisini bu karakterler üzerinden en azından biraz anlamaya başladık gibime geldi benim :)”

Ve nakarat; filmin, Andy Kaufmanın sanıldığı kadar marjinal olmadığına dair, belki birilerini göğe çıkartışımızda, birilerinden çok bizim önemli olduğumuz, belki o birilerini biz olduğumuz/olabileceğimize dair, Tolga;

hey, andy did you hear about this one?

tell me, are you locked in the punch?”

(Hey Andy bunu daha önce duydun mu?

Söyle bana yumruğa kilitlendin mi?)

“Her ne kadar geçen hafta içerik yönünden bahsetmesek de (belki bu hafta da mümkün olmayacak kim bilir), Milos Forman filmleri kapsamında bu hafta önümüzde Man on the Moon var. Filmi izledikten ve/veya birkaç araştırma yaptıktan sonra gözüme takılan birkaç ilginç nokta var. Hoş bir melodram’ın iyi yönü, herkesin bir ucundan yakalamasına güvenip açıkçası sizlere bunlardan bahsedip duracağım bugün.”

“hey andy are you goofing on elvis?

hey, baby. are we losing touch?”

(hey andy elvis’i berbat mı edeceksin?

Hey bebeğim bağlantıyı mı kaybediyorsun?)

“İnsanın karşısındakilere hitap edemediğini anladığı anlar çoktur. Hatta çeşitlilikten yola çıkarsak bunu tam anlamıyla, bir şeylerden ödün vermeden başarabilenleri tarih, ünlü bir sanatçı, adını insanların zihinlerine kazımış bir politikacı veya ne anlamda olursa olsun sevilen bir lider olarak ödüllendirmiştir. Yine de bu sevgi ya da bağlılık artık her nasıl anıyorsanız, en az size sağladığı kitle kadarını da ister istemez uzaklaştıracaktır. Herkesi memnun etmek mümkün değildir derler ya, fazladan biraz kutuplaşma sosu olsa da onun gibi bir şey bahsettiğim.  Temelinde bana kalırsa kendi tarzından bile şüphe eden ve onu tam olarak oturtamadığı halde, bahsettiğim bir şeylerden ödün verme pahasına bunu arayıp, hayatı en gerçekçi tabirle oyun bahçesi olarak kullanan bir adam. Başta aslında mantıklı gelmiyor da değil. Sizi anlamıyorsa, onlara istediklerini verin. İstenen siz olduğunuzda da, cebinizdekileri çıkartmaya başlayın. Peki ya gerçekten istenen siz değil de, onlara ulaşmak için yaptıklarınızsa? İşte o zaman battınız. Lakin ortada “siz” veya birinci tekil şahısa selam vermek gerekirse “ben” diye bir şey kalmamaya başlar.. Bir çocuksanız oynamak, oyun bahçesinde (tamam garip oldu park da diyebiliriz) dolanmak çok güzeldir. Ne de olsa sizi akşam eve toplyacak bir ebeveyn işin büyüsü bozulmadan müdahale edecektir. Ama bir adam için oyun bahçesi, hala oradakilerden zevk aldığı müddetçe en tehlikeli yerlerden birine dönüşür. Akşam eve gel diyeninizin olmadığını  bir düşünsenize.. Kendinize zarar vermekten başka ne yapabilirsiniz koca gün? Ha olay bir filmden ibaret olsa yine iyi. Ama Andy Kaufman gerçek ve bunların hepsini yaşadı.. Tek kelimeyle inanılmaz!”

“if you believed they put a man on the moon, man on the moon.

if you believe there’s nothing up my sleeve, then nothing is cool”

(Eğer aya bir adam koyduklarına inanıyorsan

Eğer kolumdan başka bir şeyin havalı olduğuna inanıyorsan.)

“Kendinizden hiç sıkıldığınız oldu mu? Hemen her anı kafanızdaki işe yaramaz çabalamalarınızla geçirdiyseniz eğer benim gibi çooook diye cevaplayabilirsiniz bu soruyu. Orijinal Wikipedia’da, aliases diye bir bölüm vardır kişi başlıklarında. Türkçe ne deriz burası içinn? Diğer adıyla falan fena olmaz. Ama şöyle bir nüans var ki buradaki diğer isimden kasıt daha çok bardağın diğer tarafı gibi. Yani benim ilk isimim Tolga, ikincisi Emir ise (dikkat ettiniz mi bilmem ama nüfus kağıdımı, pasaportumu veya ehliyetimi gören hiçbir arkadaşım yoktur benim) Tolga yerine Emir demekten öte, Emir’in komple farklı bir kişilik olması gibi bir şey. Hele ki, Tolga’yı sadece gıyaben tanıyıp onun hakkında atıp tutan Emir ile tanışan bir topluluğa ne dersiniz? T&E için oldukça eğlenceli olsa gerek. Diğerleri içinse hafiften kullanılmak gibi bir şey. Yayınlanışı olmaycak ama, bu yazıyı yazışımın 1 Nisan oluşu aslında bunu şaka olarak beklemenize neden olabilir ancak benim için eteğimdeki taşları Man on the Moon aracılığıyla dökmek pek kolay geldi ki, bu oyunu oynadım. Tolga hakkında söylenenlere inanamazsınız:)) Man on the Moon’da da, Tony Clifton’ı Andy Kaufman için benzer bir karakter olarak görmek fazlasıyla hoşuma gitti. Adam da ne bombaydı ama öyle..  Bende yazıyı oyun bahçem, itiraf ayım vb kötü amaçlarımla kullandım ama Scrtlg’s için de yazmam gerekiyordu, sanırım kendim için tatminkar oldu. Son olarak esgeçmemem gereken bir şey varsa; Jim Carrey’i sıklıkla salt komedilerde izledik durduk ama Man on the Moon’da komedi unsurunun ötesinde öne çıkan bir şey varsa o da Andy Kaufman’ın dramı. Başlangıçtan, yapmak istediklerine ulaşması için verdiği ödünlerden ve halkın gözünde eriyişi ile gerçekle-kurgu arasındaki farkın hızla yok oluşuna kadar harika bir iş çıkarılmış. Garip duygularla credits’e bakarken kendini bulan umarım sadece ben değilimdir.”

Bunları insana yazdıran bir film işte Man on the Moon. Bir insanın toplumun başarı diye nitelendiremeyeceği bir çok şeyde ne kadar başarılı olduğunun göstergesi olsa gerek; Emre’de aynı fikirde;

“Jim Carrey’nin film boyunca türlü espri ve hareketleriyle bizi güldürmesine alışık olduğumuz filmlerine çok aşinayız ama bu defa aktörü man on the moon’la gerçek bir hayat hikayesinin baş kahramanı Andy Kaufman olarak karşımızda görüyoruz. Geçtiğimiz hafta gibi ödül araştırması yaptığımda man on the moon’un her hangi bir oscar almadığını ama Jim Carrey’nin truman show’da ulaştığı golden globe ödülüne layık görüldüğünü unutmayalım. Filmde ise değişik karakterlere bürünmeler, cinsler arası güreş gibi farklı etkinliklerle dikkat çekme çabaları başta olmak üzre Andy’nin inişli çıkışlı yaşam öyküsünü izliyoruz. Yaklaşık 2 saat süren film bizi kah güldürüyor kah üzüyor ama tarih ile Andy’i anlatmak konusunda işini çok iyi başarıyor.”

Deneysel bir yazı oldu, bazı yazıların bazı kısımlarında biçime uysun diye ufak değişimler yapmak zorunda kaldım, affola. Ve iyi gidiyor bu iş, yazının kendisine dair yazı içinde fikir belirttiğimiz kısımları artık bütün içine koymuyorum. Dördümüze saklıyorum. Çevirileri Tolga yaptı, bana kalsa “eğer inanırsan seni de aya koyarlar” diye çevirirdim ama bu yazıyla daha uyumlu oldu en azından. Yeah yeah yeah.

Gecikmesi ise tamamen benim hatam.

Haftaya Amadeus var, geçen yazıyı REM ile bitirmiştim. O zaman Mozart’ın 9. Senfonisi gelsin.

http://www.youtube.com/watch?v=I20Kgc8c2EQ&feature=related

0

28.03 – One Flew Over the Cuckoo’s Nest – Milos Forman

Aslında bu yazının sabah yayınlanması gerekiyordu ama benim greve katılmaya çalışmam sebebiyle gecikmiş oldu. Bekleyenlerden özür dilerim efendim. Bi’ saniye. Niye özür diliyormuşum yahu. Bulunduğu şehirde, 4+4+4’e karşı miting yapılırken greve katılmayan/destek vermeyen öğrenciler/kamu çalışanları özür dilesin. Benden değil tabi kendi çocuklarından..

Efendim Tolga? Tamam biliyorum konumuzun bu olmadığını, konumuzun bugün bu olması gerektiğini düşünsem de.. Tamam tamam, son düzenlemeler gerçekten sonra yayınlayacağım.

Hoş bir melodram etkinlikleri kapsamında, ilk yönetmenimiz Milos Forman ilk filmimizde One flew over the cuckoo’s nest bildiğiniz üzere. Aslında ilk filmi bu kadar iyi seçmenin bir dezavantajı ile karşı karşıyayız. Yazması hepimiz için biraz zor oldu. Ee “film çok iyiydi çok da güzeldi” diyeceksek salt, niye bu etkinlikleri yapıyoruz ki? Yine de nacizane elimizden geleni, kalemimizden geri koymadık. (“Abi ben Emre. Mel’i durdursak mı kız kendini 70lerde çıkan Cumhuriyet gazetesinde yazıyor sanıyor.”)

her yazısını gönderen “ee benim ki şey oldu kemküm yani ne biliyim şey gibi” dese de örneğin Nil;

Artık yirmi yılı deviren yaşamım boyunca hiç film yazısı yazmadığımı sizlere ititaf ederek One flew over the cuckoo’s nest denememi sizlere sunuyorum. Ben bu satırları eklerken hoş bir melodram yorumlarında kurtlar sofrası benzetmelerini okumamın ne kadar yardımcı olduğunu da söylemeden geçmeyeceğim.”

Veya Emre;

“abi sizinkilerin yanında biraz yavan oldu ama beğenmezseniz yayınlamayın darılmam ben”

ve ben (mel benim bu arada, buraya kadar bunu anlamadıysanız devam etmeyin)

“ben yazamadım daha yaa.. salı, 23:50”

Tolga’dan tabi ki özgüvensizlik bildiren bir yazı gelmedi. Şaşıranlar arasında bir yarışma düzenleyeceğini duyum aldık.

En güzeli ise görev paylaşımı yapmamamıza rağmen herkes kendince payına düşeni yapmış oldu.

Mesela Nil genç Nicholson başlığında bir yazıyla, bize az biraz filmin konusundan bahsetti.

“Şimdi nerden başlayayım diyordum kii filmi ilk gördüğümde gözüme takılan Jack Nicholson’ı seçtim. Nicholson filmlerini ben çok severim. Adamın en üçkağıtçı rollere kattığı sevimlilikle gönüllerde taht kurmuşluğu var var ama One flew over the cuckoo’s nest’ten sonra farkettim ki ben hep Nicholson’ın hafif toplu, ileriki yaşlarındaki filmleri izlemişim. Burada kendimce favorilerim arasında yer alan aktörün daha genç hallerinden birini görmek ve sahip olduğu yeteneklere eski yıllardada hakim olduğunu analamak filmin dışında bambaşka bir etki bıraktı bende. Guguk kuşu adıyla Türkçe’ye kazandırılan One flew over the cuckoo’s nest bir akıl hastanesinde hayatlarına devam eden çoğu gönüllü ‘hastalar’ ile buraya mahkumiyetine belki bir alternatif arayarak gelen Mcmurphy’nin yaşadıklarını konu alıyor. Kendi bağımsız ve kurallara gelemeyen hayatını diğer hastalara da yaymaya başlayan Mcmurphy hastane kurallarıyla girdiği her mücadeleden, kazansa da kazanmasa da adeta bir üstünü yapabilecek şekilde ayrılıyor ve en sonunda bu çabaları sonucu geri dönülemez bir yolda olduğu anlaşılıyor.”

Emre aldığı oscarları ve topladığı beğenileri söylemiş oldu;

“Öncelikle hoş bir melodram çalışmamızın ilk halkasında tüm okur ve yazar arkadaşlarımı selamlıyorum. (“saygılar bizden”) guguk kuşu ile başladığımız çalışmamızda herkesin bir şeyler paylaşması gerektiğini düşündüm ve the artist’te bu konuda çokça soru ceplayan tolga’nın yazmayacağını düşünüp (ve onaylatıp 🙂 filmin oscar’larını size anlatacağım.

Hoş bir melodramın tanıtım yazında rose isimli bir okur tarihte sadece 3 filmin en iyi erkek oyuncu, en iyi kadin oyuncu, en iyi senaryo, uyarlama ve en iyi film oscarlarinin hepsini birden aldığını söyledi. bunu bazı çevreler 5 yıldız olarak söylüyor. 

En iyi erkek oyuncu dalında Jack Nicholson döktürmüş. Deliler arasında olmasada çokta normal bir karakteri canlandırmadığı Guguk Kuşu’nda verdiği tepkiler ortalamanın çok üstündeydi. İnternetteki araştırmamda bu rol için öykü haklarını elinde bulunduran Kirk Douglas’ın düşünüldüğünü ama yaşı nedeniylen kabul görmediğini öğrendim. En iyi yıllarını yaşayan Nicholson ve Guguk Kuşu için iyi olmuş. 

En iyi kadın oyuncuya ben itiraz edeceyim çünkü oyunculuğuna hayran olsamda Louise Fletcher’in en iyi kadından çok yardımcı oyuncu olarak gördüm Guguk Kuşu’nda.

En iyi senaryo,  en iyi film  ve en iyi uyarlama dallarındaysa tabi o yıla ait diğer filmleri de incelememiz gerekir ama günümüze kadar imdb gibi bi dayanakta en iyi 10 uncu film olarak kalıyorsa söylecek cok şey kalmamıştır diye düşünüyorum”

Burda arada derede bişi söylemek istiyorum, ki kafamdaki yazı üslubuna uysun. Ben mesela en iyi kadın oyuncu rolünün çok yerinde olduğunu düşünüyorum. Fazlasıyla dişil-eril dünya çatışması var bu filmde. Taraflardan biri sahne olarak az gözükse de, karakteri dolayısıyla oldukça baskın. Tabi yorumlarda itiraza açık bu söylediğim. Örneğin benim kişisel favorim, Dany De Vito’dur şu filmde.

Bu tarz alt metni irdelemeye açık filmlerde esas olan ne anladığımızdır, filmin anlattıkları çok açıktır belki ama onu kendi toplumsal koşul ve birikimimizle değerlendirdiğimizde belli bir konum biçebiliriz ancak. Örneğin Nil şöyle özetlemiş;

“Esasen hastanede olanlar Guguk kuşunda gerçek anlatılmak istenenlerin bir uyarlaması. Burada gerçekte dönen belirli şartlara maruz kalan insanların nasıl hayata tepkisizleştikleri bana kalırsa. Mcmurphy gibi biri böyle durumlarda çok şeyide değiştirebilir, bir isyancı olarakta sayılabilir ama önemli olan insanların neyi istediğidir. Tabi akıl hastalığı durumları az daha karışık hale getirmese…”

Tolga bir hayli bişiler yazmış, düşünmüş bu konuda. Tabi ki ingilizce başlıkla, Daily Routine.

“Onlarca bakış açısına aynı anda kucak açabilecek potansiyelde bir film.. Bunun da ötesinde, birkaç fikir alışverişi yaptığınızda (ki bu, Hoş Bir Melodram’ın gereklilikleri arasında bana göre) bakış açısı çeşitliliğinin yanında insanları sadece anladıklarına ikna edebilecek gücü de bünyesinde barındırıyor. Şu ana kadar okuduklarım arasında o kadarı yoktu ama; en sığ akıl hastanesi filmi olmaktan, en derin hayatın ve düzenin bir yansıması olmasına kadar One Flew Over the Cuckoo’s Nest karşımızda!

Kendimin nerede olduğunu bilmiyorum. Hatta yukarıda belirtmeye çalıştığım sınırların belki çok altları ve üstleri bile mevcuttur ama benim One Flew Over the Cuckoo’s Nest’imi anlatmaya çalışacağım şu satırlarda. Sanırım sonrasındaki yorumlar da, nerede olduğumun asıl cevabımı bulmamda bana yardımcı olacak..

Eğer One Flew Over the Cuckoo’s Nest’i tek başıma yazıyor olsaydım şu an, başlığım kesinlikle daily routine olurdu. Akıl hastanesi çevresini tamamen görmezden gelin ve bir grup insan düşünün. Hatta bu, gruptan da öte bir toplum olabilir. Hem insanların kendi kendilerini idam ettiremeyip bir düzene, belki de birilerine bağımlılığı toplumun bir ortak sorunudur esas olarak. Anahtarları emanet ettikleri sahiplerinin dediklerini yapan, belirli bir süre zarfından bundan gocunmamaya başlayan ve uzun vadede aksinin nasıl bir şey olduğunu unutmaya başlayan günlük rutine bağımlı bir toplum. Diğer taraftaysa bu topluma aniden düşen bir yabancı. Diğerlerinden farkı; kapılar onun da üzerine kapatılmaya çalışılırken, geldiği yerin rutinlerini (beğensek de beğenmesek de evet, dışarıda da bir rutin vardır) başta herkes gibi hatırlayan ama anahtarı vermek yerine direksiyona kendisi geçmek isteyen bir yabancı.

Filmin karakterleri ise bu günlük rutin ile yabancının etkileşimini izleyiciye (veya orijinal halinde okura) aktarmak için yaratılmış adeta. Randle McMurphy’nin (Jack Nicholson) akıl hastanesini bir çıkış olarak görmesi ve mahkumiyetinde sahip olduğu sürenin aslında akıl hastanesi şartlarında geçerli olmadığını anlayana kadar oradakilerle eğlenmeyle karışık aslında dışarının düzenini kurma çabası ile, ona pek de teslim olmaya yanaşmayan “mutlu” ya da daha doğrusu kayıtsız/teslimiyetçi ama teknik olarak Mac’ten aslında çok daha hür sakinler gördüm ben.

İşte burada ben çekip gidiyorum faktörü ön plana çıkıyor. Bir tarafta mahkumiyet anlamında diğer tarafta ise mental anlamda sınırlandırılmış çekip gitme eylemi geçersiz kılındığına göre McMurphy’nin karakterine uygun yapabilecekleri devreye giriyor ve aslında oradaki birçok insanın hakkı olan bir şeyin sırf günlük rutinle alakası olmaması nedeniyle otoriter bir yönetimin yaptırımları gözler önüne seriliyor.  

Bununla birlikte insanlar o kadar sindirilmiş ve içleri o kadar boşaltılmış ki; baskının olmadığı sayılı anların ardından sanki yaşam hedeflerine ulaşmışlar gibi bir gerçek ortaya çıkıyor. Örneğin Billy -muhtemelen- ilk cinsel deneyimi sonrası hastanede kaldığı müddetçe gördüğü baskıdan sıyrılmış ve artık kekelemeyen biri olarak hemşire Ratched’ın karşısına dikildiğinde rejim o çocuğun (çocuk değil ya neyse) ilerleme katettiğine değil, onun ezdiği/yıktığı kurallara odaklanıyor. Ee Billy zaten gönüllü değil mi? İsterse çıkıp hayatını yaşayamaz mı? Yaşar elbet ama bir şeylere o kadar bağımlı kılınmış bir yaşamı var ki, onun elinden kaydığını gördüğünde aslında özgürleştiğini değil, hayatının bittiğini görüyor ve intihar ediyor. Benzer bir parodiyi bir başka klasik The Shawshank Redemption’da da görmüştük. Kütüphaneci Brooks onca yıllık mahkumiyetinin ardından baskısız hayata nasıl da uyum sağlayamamıştı hatırlayanınız var mı? Ya da unutanınız? Uğraşmak istemeyene sonu One Flew Over the Cuckoo’s Nest’in Billy’siyle aynı olmuştu diyeyim.

One Flew Over the Cuckoo’s Nest demişken uzaklaşmayalım konudan, aynı şekilde Şef de vardı mesela. Adam sağır-dilsiz mottosuyla geçirdiği yıllarından sonra McMurphy’nin ışığını, aslında ait olduğu dünyanın ışığını görüyor ve şakımasa bile tepkiler vermeye başlıyor ufak ufak. Filmin de zaten en sağlam karakterlerinden biri o değil mi? Mac’e beyin ameliyatı benzeri müdahaeden sonra artık bildiği Mac olmadığını görmesiyle yaptığı (spoiler verdim verdim şimdi susuyorsam bende) eylemde saklı aslında birçok cevap.

Demem odur ki sevgili dostlar, One Flew Over the Cuckoo’s Nest hayatımızın küçük bir yansıması aslında. Akıl hastanesini çıkarın toplumu koyun, hastane yönetimini çıkarın bir tutam otoriter rejim ekleyin ve afiyet olsun. İnsanlar gerçekte ne yapmaları gerektiğini bilmeyecek kadar bağımlı, baş kaldıramayacak kadar pısırık birer bitki olsunlar. Böyle yaşamaktansa hepimiz biraz deli olmalıyız belki de. McMurphy olabilenlereyse; tek kelimeyle saygı duymak gerekir.”

Bu filmin anlattığı ile onu sevme/beğenme sebeplerimiz yakındır diye düşünüyorum. Sadece düz hikayeyi beğenmiş olamayız bu kadar beğenilen bir filmde.

Ben (yine mel) baya sordum filmi kendime (ve kitabı okumaya karar verdim)

Öncelikle filmde inanılmaz belirgin bir erkek egemen toplum görüntüsü var. Dikkatli bakıldığında, deliler hastesini dolduranların hadım edilmiş erkekler olduğunu görebilirsiniz, aile sorunları olan biri, anne baskısı altında kalan biri, bir hayli bakir. Ve bütün bu düzeni bozan kim? Maço, fazla sevişmek ve şiddet uygulamaktan dolayı hapse/tımarhaneye gönderilmiş Mac. Tüm onlara hükmeden hemşireler.. delilerin terapi gördükleri anlarda korkunç bir eziyet, tımarhane dışına çıktıkları veya Mac’e uyum sağladıkları anlarda ise beyzbol, kumar oynamak, balıkçılık, alem yapmak gibi fazlasıyla “eril” eylemlere maruz kalıyorlar. Filmin alt metnin bu olmadığını umuyorum, ama bu çok belirgin, o yüzden buranın üzerinden devam edeceğim. Biraz daha üzerinde düşünüldüğünde, hemşirelerin arkasında, patron gibi görebileceğimiz hastane doktoru, avukatlar her ne kadar cinsiyetleri üzerinden karakterleri belirginleşmese de erkek, delileri dışarda bekleyen, sıradan hayatsa fazlasıyla dişi.

Dolayısıyla ben Mac veya hemşire gibi ana karakterlerin sadece hikayeyi anlatmakta aracı olabilecek insanlar olduğunu kanısına vardım. dişil ve eril olarak baskın olan öğeler toplumsal tavrı, silik olanlar bireyleri temsil ediyor bana kalırsa. Özellikle Mac sandığımız kadar doğrudan bir simge (özgürlüğün, dahiliğin, gerçek deliliğin vs vs) değil. Aksine belki de delilerin kafasında yaratabileceği (filmde tabi ki öyle değil ama) fazlasıyla şizofrenik bir unsur. Bir uç nokta. Film boyunca onu seviyor, ona imreniyoruz. Ama o bir tecavüzcü, bir şiddet bağımlısı. Bunları unutarak onu seviyoruz. Yani biz aslında tıpkı ordaki deliler gibi bakıyoruz Mac’e. Rahatsızız. Mutsuzuz. Düzenin bize zorladığı, baskı kurduğu toplumda hareket alanımız çok kısıtlı. Müzik dinlemek, televizyon izlemek, banyo yapmak.. Buna o kadar uzun süre müdehale etmiyoruz ki, bizi ele geçiriyor, çıkabilecekken çıkmıyoruz burdan artık. Bizi ve hastanedekileri deli yapan tam da budur.O yüzden filmin zirve noktası Billy’nin Mac’e “henüz hazır değilim” dediğini andır bana kalırsa.. henüz hazır değiliz diyoruz kendimize sürekli, önce okulum bitsin, önce iş bulayım diyoruz.. Tolga’nın yazısıyla ayrıştığım nokta burda, özgürlüğün mental olarak varolabileceğini düşünüyoruz. Halbuki o kadar eylemliliğe ihtiyaç duyuyor ki özgürlük. Çok ağır bir metal ile cam kırmak gibi, kafasına estiği için bir an şehir dışına çıkmak, balığa gitmek gibi.. Burda çok kritik bir başka nokta ise, başka bir dünyanın var olabileceğini, konuşarak bunu yarayabileceğini gören bir karakterin filmin sonunu belirlemesi. Muazzam güzel bir final.. Çünkü aslında Mac artık o eski Mac olmadığı için değil, artık çıkış noktası çok belirgin olduğu ve Mac‘e ihtiyaç kalmadığı için Mac önemli değil. eğer plansız, bencil olmak ve olmamak arasında kalan, çelişkilerle dolu bir özgürlük anlayışınız varsa, eğer o “yaşadığı toplum içinde çılgınlık” olabilecek her şeyi kapsıyorsa sizin baskı altında yenilginiz daha ağır olur. Sağır ve dilsiz adamın bulduğu cevap budur artık hazır olduğudur, belki de kendini hayata bağlayan insanı kaybetmek pahasına. Onun bulduğu cevap, kendisine konulan sınırlardan çıkmaktır.. umutmamak gerek Mac ne kadar etkileyici olursa olsun, o sınırlardan sonsuza kadar çıkabilen bir karakter değildir. Onu içeride tutan, kurduğu sevgi ilişkisi de değildir sadece. Aynı zamanda korkudur da.. hapishaneye dönmek istememesine yol açan bir korku. Yani Mac bir taraf hemşire  diğer taraf değil de, deliler bir toplum, Mac ve hemşireler tarihin kendisi gibi. Ben böyle anladım filmi. Tek eksiği, delilerin hepsinin Mac’in terapisine cevap veriyor olması. Biraz inandırıcılıktan uzak olmuş. Ha bir de Mac’in deli karakteri her ne kadar muazzam bir oyunculukla taçlansa da, çok abartılı kalmış film için de. Neyse; güzel film velhasıl. Herkes de aynı fikirde

Nil;

“Ben filmi yerimden kalkmadan izledim ve bir hayli etkilendim. Aynı zamanda bir kitaptan uyarlama olduğu için böyle iz bırakan bi filmin atlamış olabileceği deyatlar için sizlere kitabınıda okumanızı öneriyorum. Eminim keşfedecek yeni boyunlar bulabiliriz sayfalar arasında da”

Emre;

Valla severek izledim ben ve bakan arkadaşlarımda aynı şeyi söylüyor. güzel bi başlangıç oldu hepimize. fikri bize kazandıran melike ve uygulamada rol oynayan Tolga’ya teşekkür ediyorum. Bi’ dahakine heyecanlanmamak elde değil”

Tabi kimsenin kitabı okumaması ayıp. Ben yazarın filmi beğenmediğini okudum bir yerde. Mümkündür.

Bizim diyeceğimiz bu kadar. Çok uzun oldu. Hala okuyorsan bravo arkadaş! Haftaya Çarşamba yine gel!  Milos Forman’dan devam. Man on the moon.

http://www.youtube.com/watch?v=1hKSYgOGtos

0

The Artist (2011) Revival

(T) Pekala millet, devir itiraf devridir. The Artist yazım, aynı izleyişim gibi biraz fazla yüzeysel kalıyordu.. Sizleri derinlere alıştıran bünyelerimiz rahat etmemiş olacak ki, benim yazımın üzerinden birçok yorum akmaya başladı ve bir tanesi; bu boşlukları tamamen doldurur ve yine bazı yorumlara göre açık olmak gerekirse benim yazımı gölgede bırakır nitelikte idi. Eh bana da bu yorum olarak kabına sığmayan incelemenin ve daha bir çok şeyin sahibi sevgili Melike ile konuyu görüşmek düştü. Yorumu direkt olarak yeni bir yazıya dönüştürmekten ziyade daha orijinal bir format öneren Mel’in fikri ve yorumdan kopup gelen bu içeriğe bu sefer benim yorumlarımla The Artist (2011) Revival karşınızda!

Ps: Ortak bir yazı formatı geliştirdiğimizden girişte olduğu gibi kendi dokunuşlarımı italik yapacağım.. Önce Sevgili Mel’in yorumlardan biraz uzaklaştırılmış ana temasıyla işe başlayalım. (T)

(M) Bu filmi izleyip “eh biraz” beğendi sayılabilecek biri olarak benim de söylemek istediğim bir kaç bişi, tartışmanın belki uslüp tartışmasından çıkıp yeniden içeriğe dönmesine bir katkım olur. zira her ne kadar veya nasıl bir uslüpla yazı yazılmış olursa olsun, ona cevap içeriği dair yetersiz kalan ve sadece “siz böyle demişsiniz” tavrıyla verilen bir cevap genelde sanılanın aksine, tavrı doğru olanı değil yersiz olanı haklı çıkarır.

Filme dair; akademi bu filme ödülü tam da insanların “ya ama sessiz ya ama siyah beyaz” diyerek şikayet etmesi sebebiyle vermiştir. zaten akademi iyi ve kaliteli bir filmden çok, filmin sinemayla ilişkisine, iyiliği ve sıradışılığına vs bakar. sadece iyi filmleri akademiyle seçecek olsaydık sanıyorum sinemayı seven insanların ağlaması gerekirdi, çoğu büyük yönetmen akademinin yüzünü bile görmeden ve meşhur “thank you for..” cümlesini kuramadan gittiler. ki işin komik yanı bu akademiye özgü değil. akademi, nobel hatta altın portakal.. bütün ödül sistemleri bununla ilgilenir. bunlar işin şov kısmının bir parçası. yoksa üç beş duayenin birleşip en güzele karar vermesi gibi bişi gerçekten komik olurdu.. bu yüzden eğer tartışmayı yanlış anlamadıysam, iki tarafında bir yerleri eksik bıraktığını düşünüyorum. “bu film güzeldi sırf siyah beyaz/sessiz diye ödül aldı demek haksızlık olur” a karşı, “siyah beyaz/sessiz ama ilginç”i alarak, bir şeyi çok basit anlatmak istiyorum, bu film zaten siyah beyaz/sessiz sinemayı konu alıyor tam olarak. tam da bu yüzden ödül alıyor. çünkü anlatmak istediği dönemi daha iyi ve daha net anlatabilmek için sessizliği kullanıyor. burda popülist bir yaklaşım var demek tuhaf olur zaten. “film sessiz olduğu için ödül aldı” gibi olası bir yorumda eksiktir bu yüzden. ya ne için alsaydı? bunu eleştirmek, olur mu canım o yüzden alır mı hiç tavrı ondan da eksikli.. aldığı ödüllerin hepsini bu farkı yüzünden almıştır tabi ki! ve bu bir yergi değil aksine övgüdür.

filme dönersek daha, chaplin filmlerini sevenlerin çok beğeneceğini sanmıyorum. zira siyahbeyaz dönemi anlatıcam derken biraz aşk hikayesi klişesine takılmmış diye düşünüyorum.konuşmadan anlatabileceği çok fazla konu var o döneme dair. ama tek değinebildiği sesli döneme geçerken bazı oyuncuların gözden düşerken yaşadığı travma. ki bence onu bile biraz ajitasyon kullanarak anlatmış, çok bütünlüklü bir analiz değil.filmin başarı ise şu noktada yatıyor, yıllardır sesli filme alışmış bir kitleyi, sessiz döneme götürürken yaşanabilecek en büyük risk seyircinin bunu “abartılmış” bulması olurdu. işte film bence bunu başarıyor, katiyen kendisine güldürmeden o ruhu anlatabiliyor. o şık kadın ve adamlar, belirgin mimikler, müzik kullanımı (ki bu konuda aslında çok tuhaf skandala sebep olduğu takip edenler bilir bana kalırsa çok rahatsız edici bir durum değil) vs derken karşınızda gerçekten geçmişten gelme sanki eski bir kayıt bulmuşuz hissi uyandıran bir film var. ödüllendirilen kısmı da bu, jüri yaşlı olduğu için değil, ama sanıyorum günümüz izleyicisi, iyi sinema takipçisi bu tarz doğrudan anlatımları, mutlu aşk hikayelerini, nostaljik filmleri özlediği için.. ve bu yapım bugün naiflikle yeniden çekilebildiği için. fikir zekice olduğu için, yani böyle bir hikaye sesli anlatılsaydı ve bu sığlıkta olsaydı (aşk üzüntü mutluluk ekseninde) beklentileri kesinlikle karşılamazdı. o zaman o hikayeden daha derin analizler beklerdik. fikir zekice, sesli döneme geçildi ama bakın ben size bunu masal gibi sessiz siyah beyaz anlatacağım diyor. ödül almasında, beğenilmesinde şaşılacak, tartışılacak bir şey olduğunu düşünmüyorum. ayrıca yönetmen ödülü aldı, henüz üçüncü filmi. en iyi erkek aldı, zira bence gerçekten başarılıydı. absürdleşmeden bu denli iyi rol kesilebilirdi. ve bir banko aday olarak en iyi film aldı. dönemin filmlerini sevenlerin, sevgilerini değil özlemlerini karşıladı. (M)

(T) Mel’in küçük tartışmamıza yaklaşımı böyleydi. Benim baya sıkışık bir zamanda ve beş Oscar aldığını öğrendiğim bir anda filmi izleyip beklentilerimin altında kalmasına karşılık aldığım tam ters tepkileri, The Artist’in aslında anlattığı döneme ışık tutup o teknikleri kullandığını söyleyerek güzel bir yaklaşım yakalamış ve “ne o, ne de o” demiş nazikçe. Modern bir filmin elbette bu “az içerikle” -iyi anlamda- varlığını sürdürüp ödüllere doyması imkansız ama o dönemi, onun gibi anlatınca iş değişti elbet. Ama işin garip tarafı The Artist aslında eski yaklaşımlı modern bir film. Ve Melike’nin dediği gibi fazla zeki.

Bununla birlikte ne filmi izlediğimden, ne de bu güzel yorumu okuduktan hemen sonra kafamda oluşanı da bu denli kolay silip atamıyorum. Filmi izleyip yazdıktan sonra “birkaç gün bekleseydim” diye düşünmüştüm ama şimdi bu ikinci yaklaşımda bilinçli sayılabilecek bir beklememin (ve etkilerinin) ardından yine söylüyorum ki sadece ödülü bu otantiklikten aldığını iddia etmesem de, dönemi anlattığının orijinalliği/akılcılığı dışında bir şeylerin etkisi olduğunu da kafamdan atamıyorum. Bir toplulukta yanan bir ışığın diğerlerini kendine çekmesi gerçeği, her zaman tam tersi istikamette gitmeye programlanmış bir içgüdüm varmış gibi iyiden iyiye gözüme batıyor. Sanırım üzerinden zaman geçtikçe ve Mel’in satırlarını tekrar tekrar okudukça, az zamanımımda 100% kendi beğenilerim dahilinde bir film olmadığı için The Artist’i eleştirmektense onun fotmatına ve hissettirdiklerine daha aşina olacağım. (T)

Melike & Tolga

0

“Son”y Erics”son”

Sony’nin hiç var olmadığı bir markete, Ericsson’ın -o an için düşük bile olsa- marka tecrübesi ve bilinirliğiyle girmek istemesi sonucu oluşmuştu bu ortaklık. Ericsson, Nokia ataklarına karşılık verememiş ve dibe gidiyordu. Sony ise yatırım yapacak yeni bir sektör arıyordu. Sene 2001’di. Ve birleştiler. Özünde ying yang’i baz alan yeni logo, yenilikçi dizaynlar, T serileri, Z serileri… Sony Ericsson’ın joystick anlayışı, ilk renkli ekran, Communicam olayı, T610 ve kardeşlerinden ilham alan yeni K serileri, kameralı modellerde bir devrim olan C serileri, Cybershot olayı ve en bilineni Walkman serileri. Tabii neredeyse yıllardır hiç değişmeyen -son modellerde flash ile de desteklenen- renkli ve cıvıl cıvıl kullanıcı arayüzü ve arada bir kaç tane olan symbian’lı özel, yer yer dokunmatik P serileri. Ha bir de hakikaten dandik şarj girişleri.

Hayatımıza bu ürünleri soktu bu şirket. Yalnız nedense, Nokia’ya göre daha şık, kibar ve Nokia’ya kullanılabilirlik olarak bayağı yakın olsalar da bu telefonlar istedikleri pazar payına bir türlü hakim olamadılar. Şirket kendisine bir ekol yarattı, burası gerçek. Kim Walkman serilerinin ses kalitesinden ya da Cybershot’ların kamera olanaklarından şikayet edebilir?

Fakat yetmedi. En son atılımlar da canlandıramadı bu ortaklığın gücünü. Bildiğimiz adlandırma stratejisinin dışına çıkan Sony Ericsson Aino gibi cihazlar da isteneni veremedi. Taa ki Xperia gelene kadar. Adını aynı Windows XP gibi experience kelimesinden alan ilk Sony Ericsson Xperia Z1 bir Windows Phone idi. Resistive dokunmatik, 65.000 renkli bir qwerty keyboard sahibi, Windows Mobile 6.1 Professional yüklü arkadaştı. Çok tuttu. Hatta bir mobil telefonda birden çok masaüstü deneyimi yaşatan ilk cihazlardan biriydi. Bu ortaklığın ilk Windows Phone’u olmasına rağmen bayağı beğenildi, bizim ülkeye hiç gelmedi resmi olarak, o ayrı.

O zamanın önemli mobil işletim sistemlerinden biriydi tabii Windows Mobile, onlar da Symbian yerine onu seçmişlerdi. 2008’de Symbian artık vasat bir işletim sistemi olarak sayılmaya başlamıştı. Üstün bir cihazda komplike bir işletim sistemi sunmak istemişlerdi. Şimdi ki Xperia’ların atası da aratmıyordu varislerini zaten. iPhone’dan sonra kızışan bu akıllı telefon piyasasında Android artık belirli bir güç haline geldiğinde Xperia serisini buna adapte etmeyi uygun gördüler ve bunu yaptılar. İlk Android’li Xperialar yine de tam umulduğu gibi heyecan yaratmadı, ama hamle doğruydu. Şimdi geldikleri noktada ciddi olarak iyi cihazlar yapıyorlar. Yer yer “eh işte” düzeyinde modellerle gelseler de, Xperia serisini canlı tutmayı ve rekabet edebilir düzeyde tutmayı başarıyorlar.

Ortaklıktan tam 10 sene sonra, 2011’de, Android de inanılmaz geliştiği için artık Sony, bunu kendi cihazlarıyla bir bütün olarak sunması gerektiğini gördü. Apple’ın kendi cihazları arasındaki muazzam bütünlüğü yakalamaya dair bir adım olduğu anlaşılabiliyor buradan. Zaten sinyalini önceki aylarda PlayStation phone ile vermişlerdi. Sony Ericsson’ın da yıllara yayılmış bir bilinirliği vardı pazarda fakat bu çok yüksek bir marka saygınlığı imajı yaratmıyor tüketicinin aklında. İnsanların aklı şirketin kâr edemeyen yıllarına gidiyor, içinde Ericsson geçtiği için “"bu Ericsson da iyiydi ama çevresi kötüydü, bitti, gitti…” şeklinde yorumlar oluşmasına yol açıyordu. Daha doğrusu Ericsson kelimesi ister istemez insanlara 1990’ları hatırlatıyordu çünkü şirketin damgasını vurduğu yıllar o zamanlardı. Bu eski çağrışımlardan kurtulmak için şirketin hem ürün anlamında hem marka iletişimi anlamında yenilenmesi gerekiyordu. Xperia’lar bu durumu cihazlar tarafında pozitife çevirdi. Fakat Sony daha fazlasını istedi, resmen namusunu temizlemek istedi bir bakıma. Bu yüzden şirketin %50 ortağı olan Ericsson’dan tüm hisseleri $1.5 milyar dolar’a satın aldı.

Ericsson’ın mobil birikiminden bu kadar faydalandıktan sonra artık kendi başlarınalar bu koskocaman pazarda. Bu büyüklüğü devam ettirmek doğru donanım seçimleri, doğru kalite anlayışları ve doğru platform tercihleriyle kendini gösterecek. Tüm bunları da müşteriyi ve pazarın gereksinimlerini merkeze alarak devam ettirmeliler. Mobil ürün gamının sadece Xperia ile sınırlı kalması doğru teknolojilere de odaklanılmasını ve belirlenmiş stil çizgisinin dışına çıkılmamasını sağlayacak ve yerini sağlamlaştıracaktır.

Şimdi, bu yeni vizyon çerçevesinde, önümüzdeki Xperia’ların artık sadece Sony Xperia olarak tanıtılacağını ön görmek zor değil. Şirketin faal olduğu 4 büyük alanda 4 farklı ve güçlü kimlikli ürün gamı yaratıyorlar: Sony Bravia, Sony Xperia, Sony PlayStation ve Sony Vaio. Diğer üçünün ne kadar iyi olduğunu biliyoruz, sanırım 4.‘de de yanılmayız. Yanıltmayacaklardır.

Alihan

0

Gidecek Var Hakkında Bilmedikleriniz

Tolga Erbak’ın ilk romanı Gidecek Var bildiğiniz üzere tamamlandı. Düzenlenme ve devam eden süreci http://gidecekvar.com adresinden takip edebileceğiniz Gidecek Var’a birde Tolga’nın dostları olarak dışarıdan bakalım dedik ve başta Tolga olmak üzere hepinize güzel bir dosya derledik. Şunu da belirtmek isteriz ki ikimiz de, Gidecek Var’ın danışmanları, yani onu çıkmadan önce okuyabilen azınlık içinde yer almıyoruz. Tamamen sizin gibi, sizin gözünüzle ancak Tolga’yı biraz daha bilerek bu satırları kaleme alıyoruz.

İlk olarak artık çoğu kişinin bildiğiyle başlayalım: Gidecek Var başlangıç olarak Tolga için deyim yerindeyse “eğlencelik” bir çalışma idi. Hatta Limon Sözlük’te şu an yer almasa da Tolga “Limon roman” olarak yazarların katılımıyla oluşturulabilecek bir hikaye olarak görmüştü Gidecek Var’ı… 2010’un ilkbahar aylarına tekabül eden bu sürede Tolga, o zaman ismi “One to Go” olan Gidecek Var’ın ilk kısmının 5 bölümünü yazarak güzel bir altyapı oluşturdu ve bir gece, bu altyapı sözlükten kaldırıldı. Ne olduğu ne bittiği konusunda uzunca bir süre sonra açıklama yapan Tolga bu çalışmanın başlangıç için fazla profesyonel bulunduğunu söyledi. Kim bu yorumu yapmıştı bilmiyoruz. Ama kensdisinden başka henüz katılanın olmadığı Limon roman projesi artık tamamen Tolga’nındı.

Sonra isim konusunda “sen İngilizce mi yazıyorsun"lardan sıkılan Tolga’nın aklına bir yemekte geldi "Gidecek Var”. Kafasında gezinen One to Go’ya uyan ismin çağrışmasıysa bir taşınma hikayesi aslında. “O gidecek, bu gidecek” derken Tolga’nın “homeless” olarak güncellediği statüsünü belki de apayrı bir noktaya taşıyordu. Gidecekler… Gidecek Var.

Karakterler konusunda da çok merak edilenler var. Mesela neden yabancı isimler geçiyor gibi. Gidecek Var’ın Londra’da geçmesi buna cevapken esas konuya geliyoruz. Kim bu karakterler? Kişisel olarak Tolga yorum yapmayacağını söylese de kitabın tanıtımında gördüğümüz Rico, Zyta, Helen, Carla, Aaron gibi karakterlerden en az üçünün gerçek hayattan alındığına inanıyoruz. Elbette bu noktada kitabı okuyan danışmanlar daha net bir şeyler söyleyecektir ama zamanında Tolga’nın kendisinin ima etmesinden, gerçek Zyta’nın kitabın üç veya dördüncü kısmına kadar okuduğunu çıkarabiliyoruz.

Birde September var elbet. Gidecek Var’ın kurgusal dergisi. Tolga’nın 2006-2007 yıllarındaki online dergisi EDergim’den dergilere olan ilgisini September’a da aktarması çok iyi olmuş gibi duruyor. Merve’nin September’ın sende bir yeri var mı sorusuna hafifçe gülümseyerek uzağa bakan Tolga “keşke September benim olsaydı” karşılığını vermiş. Bu kitapta gerçekten duygular var.

Duraksamalar… Her proje gibi Gidecek Var’ın da 1,5 yıllık üretim döneminde çok iniş-çıkışları oldu ve kitap, ilki Tolga’nın yurtdışında olduğu ve ikincisi bu yıl başlarında olmak üzere iki kez birden fazla ay hiç yazılmadı. Bu konu daha konuşulabilir olduğundan bizzat Tolga’ya sorduk ve ilki için “hava değişiminin iyi geleceğini sanırsınız ancak şansınız %50’dir.” yanıtını aldık. İkincisi içinse yorum yapmak istemeyen Tolga’nın aksine kaynağa çok güvenmesek de Gidecek Var’ın temasına ters düşen ama Tolga’nın Gidecek Var’a karşı dahi olsa tercih edebileceği bir dönemde olduğunu duyduk. 11 bölümünden 9,5’i tamamlanmış kitaba büyük yazık olacakken Tolga’nın bir haftada kitabı bitirmesi kuşkusuz çok iyi oldu ama buna karşı neleri kaybettiğini konuşmak istemiyoruz.

Ve on birinci bölüm. Gidecek Var yarıdan itibaren 10 bölüm olarak ilan edilmişti ancak “Yarınlar Ülkesi” olarak anılan 11. bölümün eklenmesi çok ama çok ani alınan bir karar olmuş. Tolga’nın blog’undaki güncel bir yazının başlığı da yarınlar ülkesi ve Tolga, bu benzerlik için “Benzerlik değil. İçeriğinin aksine yarınlar ülkesi, son dönemde yaşadığım en büyük yok oluş ama her yok oluşun bir başka başlangıca sebep olduğunu da biliyorum. Onun için Gidecek Var’da yaşayacak. Gidecek Var da benzer şeylerden yaşamıyor mu zaten?” ifadelerini kullandı. Gerçekten yorumsuz ama bir o kadar da derin.

Şimdilik sizler için derleyebildiklerimiz bunlar. Eğer kitabı okur ve içeriği hakkında daha net bilgiye sahip olursak ne kadar haklı veya haksız çıktığımızı görebiliriz elbet. Tolga muhtemelen şu an gülerek okuyordur ama ne olursa olsun bize bu çıkarımlarımızı çok merak ettiğini söyleyerek paylaşmamıza yol açmasını sevinçle karşılıyoruz.

Gidecek Var bitti. Hadi gelsin artık. Gelecek var :))

Merve Deniz & Emre Kırtaş.

0

Silin Baştan Yazın

ben mucizelere inanırım. çok ilginç bir zamanlama da okudum Sil baştan kitabını..

sırf ukalalık olsun ve “ahaha ne sandın yavrum ben her şeye yetişirim” demek için yazıyorum ayrıca bu yazıyı itiraf ediyim. o yüzden imaj herşeydir; içerik.. o da iyidir.

bir kere kitabı bildik, çok satanlar furyasından ayırmamız gerek. belli ki kitap; bu amaçla bilinçli ve yöntemli yazılmamış. çünkü eski sayılabilecek bir kitap; türkçeye çevrilmesinin bugüne denk gelmesi, yayınevlerinin “gizemli” kitap modasını yakalamalarının çakallığıdır sanırım.

kitabın, çok heyecan verici bir konusu olduğunu baştan söyleyelim. bilindik bir öyküdür aslında, belirli bir skalanın tekrar tekrar yaşanması her seferinde yaratıcı gözükebilir. buna dair bir iki film izlediğimi de hatırlıyorum.. velhasıl; kitap baştan böyle bir konuya girince insanın aklına bence çok temel iki şey geliyor.. 1- biraz bilimsel bir method seçiçek (tabi geçerli ve derinlikli bir bilimsellikten bahsetmiyorum. “olasılıksız” tadında bir şeyden bahsediyorum. içeriği zenginleştirmesi için eklenmiş bilimkurgu sosu diyelim) 2- olayın realitesini tamamen yok sayıp, kendisi ile ilgilenecek. ben açıkcası her vakit ikinciyi tercih ederim. ikisini birleştiren kitaplarsa; konumuz dışında.. yine de burdan hakan günday’ın-azil kitabının ilk bölümünü selamlamak isterim.. ve daha akıl netleştirsin diye de haldun taner’in 11e 10 kala öyküsünü ikinci seçeneğe örnek gösterebilirim.. ya da hasan ali toptaş’ın ölü zaman gezginlerindeki hayat kadınıyla ile ilgili olan öyküsünü belki diğer öyküleri de. dikkatli okuyucular bu isimlere burda yer verdiğim için bana kızacaklardır. hatta “ne alaka lan” diye serzenişte bulunacaklardır. olsun ben “lan” diye “serzeniş” yapanları çok severim.. ve ölü zaman gezginlerinin tüm bunlardan çok farklı bir şey anlattığı da doğru da yüzeysel bir değerlendirmeyle; zaman ve mekan kavramının kurgu içerisinde yok olması bilinçli bir tercihtir ve zaten doğalında gerçekliğinin önemi yoktur. o açıdan şey ettim ben.. yani.. kızmayın lan!

evet neyse; sil baştan başarılı olabilecek topu kornere atmış bir kitap bence. üstelik santradan gol yapabilecek kadar iyi bir konuya sahipken.. hemen maddeliyelim;

-bilimselliği yok saymamış. bir yerinden tutmaya çalışmış ve açıkcası çok özensiz olmuş. zaman sapmalarını en azından açıklasaydınız yahu!

-ikisini bir arada yapmayı denemişse eğer, çok popülist olmuş.

-eğer olayın kendisine odaklandıysa yani okuyucudan zaman sapmalarını, uzaylıları vs düşünmesini hiç istemediyse o zaman da açıkcası çok tatmin edici olmamış.

yani biraz düşündüm de üzerinde; sanırım bir ara esas karakterin olduğu gibi tekrar yaşayıp ölmesini istedim. tüketerek yaşadığı hiç bir hayatta mutlu olmaması.. sürekli tekrar düşmesi sonucu kendini daha üretken bulması anlamlı analizler aslında. hatta belki “tüketmesinin sonucunda sürekli tekrarlayan hayatı üretkenliğe geçtikçe gerçek zamana yaklaşmıştır” bile diyebilirdik. çünkü buna dair alt metinler var; adamın bolşeviklere olan kızgınlığının zamanla azalması gibi ufacık tefecik detaylar bile var.. ya da intihar eden arkadaşına.. üstelik aşık olduğu kadını sürekli daha fazlasını isterken, ve bu fazlalığı adamdan farklı olarak üretmekte bulması. kitaplar, filmler, doktorluk vs.. derken zamanın aynı sınırlar içerisinde ne kadar zorlanabildiğini ve tüm bunların bir seçim olduğunu görüyoruz. ki buraya kadar resmen başarılı. fakat o nasıl bir finaldir yahu? bir anda anlamı “yaptığımız herşey boş hadi sevişelim” de bulup gerçek zamana gelmeleri, o bir tür “depresyon” halinden kurtulmaları ve “yeni hayatı yaşamaya” başlamaları.. biri bana da daha az klişe bişi söylesin lütfen! kitap son 60 sayfasıyla beraber bir anda “ferrasini satan bilge”ye ya da “eat pray love” dönüyor ki.. açıkcası duvara fırlatabilirdim o an.. çok sinirlendim yahu.

hayır bi de o kadar akıllıca kurgulanmış ki, gerekli yerler anlatılmış yani kitapta.. lafı uzatmadan akıcı olmuş..

ha bir de kesin gerekli dip not: yahu 63 ile 88 arası geçen bir dönemde hippilerden “esrarkeş” bir grup diye bahsetmek hiç yakışmamış. 68-88 arasını onlar şekillendirdi Ken’cim. ben bile bu yazıyı janis joplin dinlerken yazdım. sen acaba 68-75 arası nerdeydin?

Melike.

0

The Fall

asıl niyetim bu blogu ele geçirmek evet. madem Tolga Bey yorumlamaya üşenmiş…;

The Fall’ı izledi nihayet:) bu da benim ilk film yorum denemem olsun. çünkü O filmden bahsetmeyi atlamış:)

benim ilk aklıma gelen renkler, çok başarılı. filmin masalsı havasını gerçekten bütünlüyor. zaten pastel renkleri seven biri olarak büyülendim diyebilirim. sonra hikayenin kendisi. hayatını başkalarının gölgesi olmak üzerine kurmuş, sakatlığından sonra hayattan pes etmiş bir adamın bir çocukla kurduğu ilişki ancak bu kadar naif olabilirdi. benzeri bir çok filmden farklı olarak, çocuğa anlattığı masal, pek çocuğa göre bir masal değil. hayattan vazgeçişinin masalı. dolayısıyla güzel bitirmek, hatta bitirmek gibi bir derdi yok.  çocuğun hikayeye dahil olduğu yerse; tipik amerikan filmlerinden farklı olarak kendi neşesini değil kendi hikayesini kattığı yer.

bir hintli, bir haydut, bir bombacı, bir köle ve bir bilimadamı. bana kalırsa anarşizmin imgeleri. buna dair en sağlam ipucu; kölelerin başkaldırısının ya da “kızgın adamlarla” kavganın yöntemi. soygunlar, bombalar.. bir örgütlenme süreci kesinlikle yok filmde. konumları (sınıfları demiyorum dikkat) nedeniyle toplum dışına itilmiş insanların kesişen öyküleri; muhakkak küçük kızın göçmen ailesinin evinin “kızgın adamlar” tarafından yakılması ve adamla kurduğu ilişkiyle bağlantılı.

burda ki bağlantı somut olarak gözlenen; “aynı karakter"lerin oynamasından daha derindir bana kalırsa. ha bir de "kızgın adamlar” tanımı çok kritik. onlara kızgın olma hakkı verenin iktidar olmak olduğunu kızın hikayesinden anlıyoruz.

çok detay var yahu. yazarken düşünürken bile yoruldum. her iki izleyişimde de farklı şeyler bulmak mümkün çünkü.

adamın ölmek konusunda ısrarı çok net. filmin “mutlu son” ile bittiğini söyleyemeyiz o yüzden. kızın hayatta kalmasıdır, aslında adamı vazgeçirten. lütfen babam ölmesin gibi bir çaresizlikten daha çok lütfen evimiz yanmasın gibi bir çığlıktır. lütfen kızgın adamlar kazanmasın. lütfen devrilsin iktidar. tabi masal karakterlerin gerçek hayattaki konumlarına göre aynı rolü almaları olsa olsa senaristin sivri zekasıdır. özellikle vali karakterinin adamın sakatlandığı filmin esas adamı olmasıdır. kadının masalda da valiyi seçmesi çok bilindik tabi. iyi bir sinema seyircisinin tahmin edebileceği bir şey. filmi güzelleştiren; hem gerçekte hem filmden kadının valiyi/esas adamı seçtikten sonra gösterdiği tepkinin aynı olmasıdır.

gerçi seven, fight club, game gibi zekice filmlerin yönetmenin bu filmin yapımcısı olması da filmdeki zekanın bir kanıtıdır.

pek beceremedim ben bu işi. aklıma geleni yazdım. bunun bir formatı filan olsa gerek. ha bir de hiç toparlayamadım yoruldum yahu yazarken. bir sürü detay var daha.. çok imge. darwinin kelebek peşinde koşması; tanrım ölümlü dünya göndermesi olabilir mi? bir dakika peki bombacının dışlanması, terörün üstünün kapatılmasına mı gönderme? ya da bi saniye bi saniye; hintlinin güzel kadın gördüğünde kafasını çevirmesi; sadakatin ancak burjuvazinin yıkımı için uğraşanlarda gerçek olabileceği mi? zira o dört karakter dışında herkes ihanet ediyor. bir de insanı boyutu var ki; adamın kendini çizdiği karakter kendinden çok daha yürekli. o kadar çaresiz buluyor yani adam kendini. ancak böyle bir adam ölümü bu denli ister, dedirtiyor. bak gene dağıldım. buna benzer şeyler işte. akıl açıcı film.

böyle filmler bulur muyuz daha? bulmalıyız bence. başka türlüsünü herkesle yapar. illa ki sadece mısır yiyerek tüketeceğimiz filmlerde olacaktır ama, paylaştık diye anacağımız bunlar kalır.

gerçi Onun müsait olmasına da bakar bu durum. eh artık ünlü gibi, meşgul gibi biri.:)

bu kadar iyi bir film, şu blogda olmasa üzülürdüm. o yüzden üşenmedim “ben bunu anladım ağalar beyler”  adını verdiğim bir formatta yazdım. Türkçe hatalarını düzeltmesi, yanlış cümle ve kelimeleri bulması için Tolga’nın yorumlarını bekliyorum:)

Melike.

0

iPhone 4 vs Android

Biliyorsunuz geçtiğimiz cuma günü iPhone 4 resmi olarak, distribütör garantisiyle beraber Türkiye’de satışa sunuldu. Sim kilitsiz ve kontratsız satış fiyatlarını da en baştan belirtirsek; 16 GB olanı 1570 TL ve 32 GB olanı 1900 TL’den fiyatlandırıldılar.

Gayet doğal olarak üç gündür sitelerde bitmek bilmeyen yorumlar, eleştiriler, beğeniler, aşağılamalar okumaktayım. Benim neyim eksik, ben de bir şeyler karalayayım dedim. Yalnız, ben ne bir programcı, ne bir donanım uzmanıyım. Sadece teknoloji sever bir -siz nasıl diyor; “geek”- olarak karşılaştırmalı bir detaylamaya girişeceğim. Neyi karşılaştıracaksın derseniz, iPhone 4’e rakip olarak görülen Android serisi cep bilgisayarlarını tabii ki. Şu an piyasada birbirine en yakın olan modeller bunlar. Blackberry ile karşılaştırmak içimden gelmiyor, alanları cok farklı. Nokia, Sony Ericsson falan ise zaten ötede bayılmış durumdalar. (Hele nokia n8’in cıkısı da ertelenmişken)

Step step gidelim:

1- İşletim sistemleri olarak genel bazda iOS 4 ve Android 2.2 gerçekten iyi yerdeler su an. iOS 4’ün getirdiği multitasking iPhone 4’e çok büyük bir değer kattı. E bugüne kadar olmaması ve eleştirilmesi çok doğruydu ama artık var ve eleştirilmesi gereksiz. Android ise zaten çoklu işlemlerle bayağı zamandır basa çıkabiliyordu, simdi 2.2 ile yine çıkıyor ve eskisinden çok daha iyi. Burada işletim sistemleri açısından değerlendirilebilecek tek husus, geriye dönük destektir kanımca. Android’in daha 1.5, 1.6 versiyonlarının üstünden çok geçmemesine rağmen artık 2.2’ye gelindi ve geriye dönük programlar veya eski versiyonların güncellenmesi ile ilgili hususlar konuşulmuyor. Yani cihazını 1.6’yla alan 1.6’yla kaldı gibi bir şey. Ha diyeceksiniz iPhone 2g ve 3g’ler de ios4’ten mahrumlar. (iPhone 3g’ye yükleyebilirsiniz ama cok yavaşlıyor alet.) fakat iPhone 2g ve 3g’nin üzerinden neredeyse 3 yıl geçti. Ona rağmen gecen seneye kadar update aldılar. Android ise update vermemesiyle gözümden düşüyor. Bazı cihazlarına verse dahi atıyorum “önce Vodafone’un telefonlarına verirken ondan 2 ay sonra Turkcell’lilere veriyor, belki Avealılar’a vermiyor bile” gibi bir tutum içine giriyorlar. Sebebini bilmiyorum fakat hoş değil. Herkese aynı anda cıkartmaları daha yerinde bir karar olur. Ha daha sonra anlatılan root işine girerek üstesinden gelinebilir, ama ne gerek var ki o zorluklara?

Ve bunu ayrı bir paragrafta söylemek lazım, kullanıcı arabiriminin en pratik ve kolay kullanımı iPhone’da. Bu cok fazla kişisel gerçi. Sanki HTC’de de altı üstü menüye girip bir application simgesine dokunuyoruz ve açılıyor. Özünde aynı şey. Özünde Windows 95 ile Windows 7’de aynı şey, System 2 ile Mac OS 10’da… Çok çok kişisel görüşüm, pratiklikte iPhone’un bir numara olduğudur.

2- Dış görünüş; bir kere ben kendi adıma bir mobil cihaz aldığımda göze hoş gelmesini isterim. Hem tasarımıyla, hem de içeriği yani işletim sisteminin kullanıcı arabirimiyle. Aramızda iPhone’un işçilik kalitesi için herhangi bir negatif yorum cıkacağını düşünmüyorum. Yek pare mükemmel bir tasarım var ortada. Android kullanan mobil bilgisayarlarda ise (ki artık ben onları HTC’nin tekelinde kabul ediyorum. Yazının bundan sonrasında da HTC üstünden gideceğim.) HTC markasının ürettiği telefonlar da gerçekten kaliteli. Metal alaşımlı, çizilmez camlı harika telefonlar hepsi. Yani işin dış kısmındaki işçiliğinde ne iPhone ne HTC cihazlar birbirinden farksız diyebilirim. Hepsi sağlamlık hissini veriyor, şüpheniz olmasın.

3- Yazılım yönüne dönersek, iPhone’da iOS’un gerektirdiği şekilde bir widget kullanımı yok. Yani aman ekrana hava durumu bilgisi koyayım kendini update etsin, bir yandan facebook akışları gözüksün, twitter’dan yeni tweetler gözüksün, rss’ler feed edilsin falan bunları ana ekranda görmeniz imkânsız. Zaten iPhone’un bildiğimiz tarzda bir masaüstü ekranı yok. Tuş kilidini açtıktan sonra direk menüdesiniz. Bu yüzden zaten bu widgetları koyacak yer yok. Bu gibi şeyler için iPhone’unuza gerekli appleri kurmalı ve o appler ile bu işleri takip etmelisiniz. Ayrıca ana ekrana hareketli resimler, animasyonlar koyabilmek mümkün değil. Bildiğiniz sabit duvar kâğıtları kullanılıyor iPhone’da.

Android’lerde ise ana ekran önemli. Hatta HTC sense arabirimi bu konuda bayağı iddialı. Birden çok masaüstü ekranı kullanımınıza sunulabiliyor. Çeşitli sosyal ağlarla ilgili bilgiler, dünya saatleri, takvim, hava durumu, borsa bilgileri gibi bilgiler interaktif olarak ana ekranda kendiliğinden güncellenebiliyor. Yani bunlar için ekstra programlar kurmaya gerek kalmayabiliyor. İsterseniz tabii siz yine kurun, Android market’tan indirin. Android’lerde ayrıca hareketli masaüstü wallpaperları/screensaverları mevcut. Bunlar da tabii göze hoş gelen detaylar.

Kişisel görüş olarak ben ana ekranımda “kaliteli” widgetlar görmeyi severim aslında. (Samsung’unkiler çok traş mesela.) ekranımda devamlı hareketlilik olması, bir aktif durum olması cihazın sanki yaşayan bir alet oldugunu işaret ediyor. HTC’ler bu konuda (özellikle Android 2.2 Froyo ile) gerçekten iyi yerdeler. Yine de, cihazın ekranının gün içinde nispeten offline yani screensaver durumunda, ışıksız, göstergesiz duracağı düşünüldüğünde widgetların aktif kullanımının, insanın aklında ilk oluştuğu kadar da mümkün olmadığı görülüyor. Yani o widgetları zaten gün içinde çok görmeyeceksiniz. Ayrıca güncellenmeleri için wireless ya da edge/3g üstünden belirli zamanlarda internete ulaşmaları ve arka planda çalışmaları acısından devamlı şarj yemeleri ve işlemciyi meşgul etmeleri de cabası. Herkesin her zaman internete bağlanma lüksü olmayabilir sonuçta. Bu yüzden bu ana ekranlar bazında kafanıza eseni, hoşunuza gideni yapabilirsiniz. Benim tercihim dediğim gibi ekran genelde kapalı kalacağı veya ekran açık bile olsa menüde/programda olacağımdan iPhone’u bu konuda birinci seçmek.

4- Ekran kalitesi. iPhone 4’te en öne çıkan özelliklerden biri retina display denen olgu. 3.5" bir LED-LCD ekran ve 640×960 çözünürlük. Bu açıdan detaysal olarak gerçekten iyi durumda iPhone 4. HTC’nin buna karşı verdiği cevap olan HTC Desire HD’de ise 4.3"‘lik s-LCD (amoled artık pahalı ve üretim/kullanım üstünlüğü Samsung’ta) ekran ve 480×800 bir çözünürlük var. Ufak bir kıyasta, HTC’de ekran ebadının büyümesine karşın çözünürlüğün küçük kaldığını görmek mümkün. Bu demek ki detaylarda ufak pürüzler yakalanabilir. Ama sanılmasın ki ezici fark var. HTC Desire HD’nin ekranı da mükemmele yakın. Aslında iPhone’da IPS teknolojisi gibi ekranda görünen yazıları daha rahat okumamızı sağlayacak şeyler de var lakin son kullanıcı bazında iki tarafın da ekran konusunda harikalar yarattığını söylemek lazım. iPhone dediğim gibi çözünürlük açısından bir adım önde. HTC’lerdeki tek kusur, neredeyse her telefonunda farklı bir ekran büyüklüğü ve farklı bir çözünürlük görmek. Böyle olunca bir telefon ekranında tam oturan bir program diğerinde sorun çıkartabiliyor. (Burada kusur yazılım geliştiricide de olabilir ama yine de bu kadar çok model olması da esneklik açısından bir engel teşkil ediyor. Hangi birine uygun yapılacak bu program?)

5- Batarya konusu. HTC Desire HD’de (bu telefondan örnek vererek gidiyorum çünkü iPhone 4 karşısına tam manasıyla bu alet cıkabilir. Diğer HTC modelleri bambaşka farklılıkları nedeniyle öyle ya da böyle iPhone’dan daha geride durmaktadır.) 1230 mAh’lik bir batarya var. Buna karşın iPhone 4’te ise 1420 mAh’lik mevcut. iPhone 4’ün batarya ömrü görüldüğü gibi daha uzun. Ama son kullanıcıya direkt etki eden olay ise en baslarda belirttiğimiz arka planda widget çalışmaması, işletim sistemi optimizasyonu ve led ekranın kendisinden gelen ekonomik enerji kullanımı. Siz iki telefonda da arka planda çalışır durumda application bırakırsanız yine kısa sürede şarj yolları gözükecektir. Arayüzünün cafcaflı olmaması yüzünden animasyonların yoksunluğundan kaybedilen görselliği, tasarrufta kazandırıyor iPhone. Güzel bir kullanımda ikisinin arasında “yarım gün” oynayacağını tahmin ettiğim bir fark olacaktır. Tercih sizin olmakla beraber zaten her halükarda 2-3 gecede bir şarj göreceksiniz derim.

Bir de şu bataryanın çıkarılamaması hususu var. açık söylemek gerekirse bugune kadar hiçbir telefonumda oyuncak gibi bataryayı çıkarıp takmadım, herhangi bir bataryam ömrünü tamamlamadı (yani 3-4 senelik kullanımda bile hala iyi kapasitesi var) veya şarjım yetmez diye yanımda yedek bir batarya taşıdığım olmadı. Üçüncü dediğimi yapanlar için diyecek sözüm yok, haklılar, değiştirme imkanınız yok yolda, otobüste vs. ama genel bir son kullanıcı için ben şu bataryanın değiştirilme hususunun çok önemli olmadığını düşünmekteyim. Ama bir şey olduğu zaman da Apple’a gönderdiğinizde cihazı, “yüksek denebilecek bir meblağ” ile değiştiriyorlar bataryasını. HTC’lerin arka kapakları cıkabiliyor, doğal olarak bataryasını değiştirebilirsiniz. Batarya fiyatları hakkında bilgim yok gerçi. Eğer bu bir avantaj ise top HTC’de burada.

6- Application store’lar, yani uygulama marketleri. Bu konuda tartışmasız lider Appstore’la iPhone. Android Market da 90.000 seviyesinde applicationa ulaştı. Appstore’da ise durum 250.000 civarı. Açık ara fark var. Ama bu farkı oluşturan uygulamaların bir kısmı gerçekten gereksiz. Atıyorum telefonun mikrofonuna üfleyerek ekranda baloncuk çıkartabildiğiniz bir uygulama işlevsel değildir. Eğlencelidir, zaman geçirtir ama avantaj sağlamaz. Öte yandan gitarınızı iPhone’a takıp pedallar ve amfi olanaklarıyla ses alabileceğiniz yani cihazı bir processore dönüştürebileceğiniz ilginç uygulamalar da var. (bunlar iPhone’dan örnekler) aynı şekilde Android için de yararlı ve yararsız sürüyle application mevcut. Tamamen seçimi size kalmış yani. Ama Türkce uygulamalarda ise Appstore önde yine. Bildiğiniz gibi neredeyse tüm büyük bankaların iPhone/iPad şubeleri var, CNBC-e’nin, YemekSepeti’nin, gazetelerin vs. iPhone yazılımları var. Bu gibi -işe yarar/yaramaz orası ayrı- programların da telefona değer kattığı bir gerçek, bunu gözardı etmemek gerek. Yani şu anki güncel ve popüler her şey ne yazık ki sadece iPhone üzerinden oynanıyor. Ne Symbian, ne Bada, ne Blackberry OS, ne de Android için bu denli bir Türkce ve iş gören program bolluğu yok.

Uygulamalar için bir değinilmesi gereken diğer konu da, iPhone için geliştirilen bir uygulamanın (ki bu yalnızca bir Mac sistemde geliştirilebiliyor, Windows’ta olmuyor, burası kötü.) Appstore’da yerini alabilmesi için Apple onayından geçmek zorunda oluşu. yani uygulama geliştirici eğer oradan onay alamazsa, programı her ne kadar güzel olursa olsun appstore’da yayınlanmıyor. Ama… Her cihazın (iPhone için jailbreak, Androidler için root) değiştirildiğinde bu tarz engellerinin ortadan kalktığını belirtelim. Bu jailbreak edilişinden sonra iPhone’a Appstore için imzalanmamış programlar da kurabiliyorsunuz. Yani Apple’ın kısıtlamalarından kurtulmuş oluyorsunuz. (jailbreak, jail apple oluyor, break yapan da siz 🙂 android’leri de root erişimine geçerek, Android ile standart gelen yazılımı, daha iyi optimize edilmiş, daha yeni programlarla donanmış olan güncel romlarla değiştirebiliyorsunuz. Bu da size daha uzun pil ömrü ve performans artışı sağlayabiliyor!

7- Flash desteği. iPhone’da yok, Androidlerde var. Bu o kadar göreceli ki… Flash animasyon kullanan sitelerle ilgilenenler için belki kutsal anlamda önem taşırken, benim için nispeten önemsiz bir ayrıntı olarak duruyor. Kesinlikle tercih bazında Android seçilir tabii, web dünyası için büyük bir fark. Yok ilgilenmiyorum diyenler iPhone’la devam edebilirler. Bu eksikliği zaten hep eleştiri konusu olmustur. Olacaktır. Olmalıdır. Belki iPhone 5’te gelir, kim bilir?

8- iTunes olayı; bir iPhone’unuz olduğunda onu “sadece ve sadece” iTunes yazılımıyla bir pcye bağlayabilir ve senkronize edebilirsiniz. Hem de sadece “tek bir pc"ye ve o pc sizin olsa iyi olur 🙂 Bu program dışında hiçbir şekilde bağlayamazsınız cihazı bilgisayarınıza. Kötü bir kısıtlama tabii. Dandik Nokia’larda bile kabloyu takıp ister telefon ister ekstra bellek olarak bağlayabiliyorken koca iPhone’da bunu yapamamamız kötü. Bunun olmaması sürükle bırak tarzı kolay dosya taşımayı da yok sayıyor. Yani kısacası, iTunes’a feci şekilde bağımlısınız. Hani o yoksa iPhone çöp diyebilirim. Android’te ise böyle bir kısıtlama yok. İstediğiniz şekilde kurcalayabilirsiniz. Atarsınız, tutarsınız, rahat cihazlardır vesselam.

9- Hafıza kapasitesi; iPhone’da bildiğiniz gibi fix. 16 veya 32 GB alıp keyfinize bakacaksınız, arttıramazsınız. Androidlerde ise SD kart teknolojisi ne kadarına izin verirse o kadarına kadar yolunuz acık neredeyse. Kendi tahminimce mesela 32 GB’lık Class 6 SD kartı ağzına kadar dolu bir Android, 32 GB’ı agzına kadar dolu bir iPhone’dan yavaş çalışacaktır. Bu tamamen harici belleğe erişim ve işleme hızıyla orantılı bir karşılaştırma. Normal telefonlar için de geçerli bu. Dahili hafıza her zaman harici hafızadan daha hızlı yazma ve okuma özelliğindedir. Tabii bu yine kişiden kişiye değişiyor. Ha ama illa bir artı vereceksek, artı gider Android’e.

10- HTC Desire HD’de “hot spot” özelliği vardır. Nedir bu? Telefonun bir kablosuz routera dönüştüğünü düşünün. Böylece laptopınızdan wireless bağlantılardan telefonunuzu bulup onun üstünden internete çıkabilirsiniz. Ayrıca yanınızdaki arkadaslarınız da sizin telefonu kullanarak kendi telefonlarından internete cıkabilirler. Güzel bir özellik. Ama pratik manada ne zaman işe yarar işte o tartışılır. Sonuçta günümüzde artık her yanımız wireless ağlarla örülü. o yüzden o açıdan bir ihtiyaç olacağını düşünmüyorum. Ama atıyorum bir tatil beldesinde, bir yazlıkta falan iki arkadaş laptoplarınızı almış sahilde takılıyorsanız, işte o anda bu özelliği aktif ederek (ha bir de gprs/edge/3g parasını bölüşerek heheh:) iki laptopa da internet erişimi verebilirsiniz. iPhone’da bu yok tabii.

11- Bluetooth mevzusu; bu hakikaten iğrenç. Kaç versiyon oldu Bluetooth ile cihazlar arası dosya alışverişi hala yok sayılır iPhone’da. (jailbreak ile belki bir derece mümkün olabilir, o yüzden yok sayılır diyorum.) Yani iki iPhone arası bile yok. “Facetime”ı bile yaptılar iPhone 4’ler arasında ama şunu yapamadılar. Nedenini bilmiyorum. Android’te ise kuş kadar özgürsünüz, istediğinizi yapabilirsiniz, hiçbir sorun yok bu açıdan.

12- Donanımlarına da çok ufaktan değinelim. Günlük kullanımda hız bakımından işlemciye düşen önem büyük. iPhone’da Apple A4 1 GHz işlemci var. HTC Desire ve HTC Desire HD’de ise Qualcomm Snapdragon modeli 1 GHz’lik işlemciler var. Yakınlar birbirlerine bayağı. RAM konusunda ise HTC Desire HD 768 MB’la çılgın atmakta. Bu değer, bir mobil bilgisayarın sahip olduğu en güçlü RAM değeri şu anda. iPhone 4’te de 512 MB’lık ram mevcut. İkisi de yoğun kullanımı gayet karşılayabilirler, günlük koşuşturmacada ikisi de harikalar yaratan aletler. Hatta HTC Desire bile iyi bir kullanım sağlayabilir. (576 MB RAM var onda da.)
Şimdi genel bir sonuca varalım. Dokunmatik kullanımın işlevselliği bakımından, her şeye rağmen, iPhone hala lider. Bu deneyimi gidip deneyin teknoloji marketlerinde, kullanıma etkisini görün ve karşılaştırın HTC modelleriyle. Bakın, kesinlikle HTC kötü demiyorum, gittim kullandım, gerçekten o da harika. Ki ben HTC Hero’yu denemiştim, Desire ve Desire HD’de biraz daha iyileştirilmiş olacağını beklemek yanlış olmaz. Ama bu gelişmelerine rağmen iPhone’daki akıcılık yakalanmıyor. Belki reseptörden, belki yazılımdan ama gercekten o ekran baska. Fanboy’luk acısından değil, bir son kullanıcı gözüyle söylüyorum bunu.

Bu büyük karsılastırma gösteriyor ki, HTC, özellikle son cihazıyla, iPhone’a kesinlikle kafa tutabilir, hatta işinin ehli, donanımda, yazılımda ve yazılım teknolojileri üstüne uzmanlasmıs kişilerin elinde bir azman olabilmekte. Çok net, eğer konu hakkında bilgiliyseniz, elinizin altında da sıkı donanım varsa Android’i dizginlemek zor. Ve önümüzdeki yıllarda çok şey bekliyorum kendinden.

AMA!.. Senelerdir süregelen "Abi Linux Windows’un eline verir! (özür dilerim boyle yazmak zorundayım), Yaşasın açık kaynak kod!” tarzı heyheylere rağmen son kullanıcı acısından Linux hiçbir zaman bir numaralı tercih olmadı, olamadı. (diğer örnek de OpenOffice.org mesela.) Güzide bilgisayar dergilerimiz bazı aylarda, bazı sürümlerini bedava olarak vermesine rağmen Linux gerekli yüzdeyi ülkemizde yakalayamadı. Dediğim gibi, bilgisayar mühendisleri, sistem yöneticileri, developerlar ve ultra geek gruplar muhakkak ki Linux’ı beğeniyorlardır, haklılardır da ama ben kendimi Linux’ı kullanacak kadar bilgili görmüyorum. Eminim ki teknolojiye ilgisi olan herkes bu görüşümü destekleyecek. Yani biz de mükemmel olarak bu işlerin işleyişini bilmek isterdik ama son tahlilde kullandığımız sistemler Windows’lar, Mac OS’lar oluyor. Ne yazık ki, aynı tekel üstünlüğü mobil cihazlarda da gözlemlemek olası. Açık kaynak kodlu Android gerçekten çok hızlı bir yükselişte ve arkasında büyük markalar olmasına rağmen son kullanıcı tercihini genellikle iOS üstünden kullanıyor. Bu işler böyle. (Yeni Windows Mobile 7 çıkınca onu da göreceğiz. Ama Microsoft yıllardır mobil sürümüne gereken önemi vermediği için şu anki hali Android’in cok gerisinde. Dediğim gibi 7’yi beklemek lazım. [21 Ekim’de geliyor.])

Tüm bu değerlendirmelerin sonucunda iPhone sıradan diyebileceğimiz sadece adı için alan kitle veya yazılımlarının kullanılabilirliği ve cihazın genel kullanıcı dostu arabirimiyle ilgilenen ve bu yüzden alan kitle için bir seçim oluyor. Fiyatının en düşük 1570 TL olması, en azından Türkiye’de böyle ve bu paranın yaklaşık 400-450 TL’lik kısmı vergi olarak devlete gidiyor, bir engel gibi dursa da çıktığı gün kapışılabiliyor. Bunun nedeni ilk cümlemizde saydıklarımızdan başkası değil. 1- Prestij, 2- Kolay kullanım. Böyle yazınca yine o ihtiyacı hissettim. Androidler’in kullanımı zor değil. iPhone’un kullanımı Androidler’den daha kolay. Söylemek istediğim bu.

Bu tüm tercih hakkını iPhone’dan yana kullandırtan özellikleri tabii ki HTC’nin rekabetçi fiyat olayını ön plana çıkartıyor. Tahmini olarak HTC Desire HD ülkemize 1500-1600 seviyesinden, HTC Desire ise 1300 seviyesinden girecek. Bu aralardaki farklar (16 GB’lıkla cok değil belki ama 32 GB’lik iPhone’la arada 400-500 TL fark olacak) kişinin kullanım pratikliğine olan yatkınlığı ve yakalamak istediği prestijin fiyatı. Yani iPhone’da da, her Apple ürününde olduğu gibi, işlevden cok markaya para veriyorsunuz.

Ekstra olarak, 1.5 senede bir çıkan bir telefon tipi ile 5-6 ay aralıklarla çıkan telefonlar arasında doğal olarak hem ilk fiyatta hem de ikinci elde ciddi değişimler oluyor. Hepimiz görüyoruz ki hala iPhone 3G ve iPhone 3GS fiyatları yukarıda. Kaç sene oldu ama düşmediler. Neden? Çünkü Apple çok fazla sayıda yeni model çıkartmıyor. Böylece eskisinin de değeri düşmüyor. (İktisatcılar için; arzı kısarak talebin değerini yükseltiyor.) Yeniler tabii ki daha hızlı, daha kapasiteli, daha şık olabiliyorlar ama işlevsellik hepsinde neredeyse aynı olduğundan eskiler de tercihleri “nispeten” uygun fiyatlarıyla hep kendıne cekiyor. İster HTC’nin, ister Nokia’nın, en üst düzey -amiral gemisi dediğimiz- modelleri haricindeki hiçbir modeli 1-1.5 sene sonra ikinci el piyasasında en az %50 fiyat düşürmeden boy gösteremez. Hele ki şu hızlı gelişen teknoloji çağında. Bunu hepimiz yaşayarak görüyoruz, bu konuda eleştirilecek bir yan yok. Ha şu denebilir; “Ama onlar çok çeşitli müşteri tipine yönelik aletler yapıyorlar.” Doğru, bu bir pazarlama ve gelişme taktiği zaten. Ama bunun eksisi de ikinci el pazarında görülüyor. Çünkü bu kadar çok yenilenen bir mal eskisini eziyor. Ezmek zorunda çünkü yoksa yenisini nasıl satabilir? Apple ise “Benim duruşum bu, hitap ettiğim kesim de bu. Müşteri farklılaşmasına, ürün farklılaştırmasına gitmiyorum, bizi beğenen bunu alsın.” diyor. Çok tek görüşlü, çok firma bazlı bir yaklaşım olmakla beraber, yaptığı işte iyi oldugu için hala yüksek bir ilgiyle, yüksek bir fiyata satın alınıyor. “Kapitalizm böyle köleleştiriyor işte insanları bık bık..” Yine doğru, evet, haklısın fakat boyle bir cihaz istiyorsan, bu kalitede bir şey istiyorsan bunu seve seve alacaksın kardeşim. Ne zaman HTC de uçurur kendisini, çığır atlar hem app konusunda hem kullanım konusunda, o zaman piyasada rekabet tam olarak oluşur, hem fiyatlar düşer, hem kalite daha da artar. Aslında HTC Desire HD ile işte o günlerin yaklaştığını işaret ediyor sanki.

Bir de hepsi neredeyse 1500 TL civarında olan bu değerli cihazlar hakkında “iPhone’u almak mallık abi, HTC var daha ucuz aynı şeyi yapıyor..” demek de bana göre gereksiz. 1500 TL’nin az para olmaması yüzünden her iki tercih de saygı duyulmasını gerektirir. Nihayetinde Nokia n97 Mini de yapıyor onların yaptığı “her şeyi” ve 900 TL. Aynı olay değil. Piyasa böyle, kapitalizm böyle, ha bir de insanoğlunun doğası böyle. Her zaman fazlasını ister. Ama illa bir mallık varsa ve o nerede diye sorarsanız, Appstore’un yanından geçmeden, jailbreak etmeden iPhone’u alo demek için alanlar, (İş adamları ve akil insanları, büyüklerimizi hariç tutuyoruz. Onlar kullanım kolaylığını tercih ediyor olabilir ve bu bile başlı başına bir ürün başarısıdır zaten.) işte onlar şüphesiz ki maldır. Aynı şekilde HTC’yi de root yapmadan, çeşitli romları ve applicationları denemeden düz kullanım için alanlar da öyle. Bu çok acık ve ne yazık ki doğru. İşini bilen HTC alır, işini bilen iPhone alır, işini bilen Blackberry alır ama işini bilmeyen iPhone alırsa işte bugünkü acayip çıkarımlara çanak tutar. (Hayır bir de yaptığını savunuyor, o cok kötü.) Ve sırf o tipler yüzünden böyle güzel bir cihazı yersiz eleştirmek mantıksız olur. iPhone mükemmel değil. HTC de değil. Belki iki marka da 1500 TL’lik fiyatları hak etmiyor? Ama durum su anda bu ve kolay kolay da değişebilecek bir şey değil.

Bütün yazıda belki iPhone önde duruyor, onun tarafındaymısım gibi gözüküyor. Kesinlikle hayır. Ama tüm şartlar altında o son kullanıcı için en pratik, en geniş kapsamlı, en renkli ve en heyecanlı deneyimi sunuyor.(Bazı hallerde anteni yeterli gücü gösteremese bile!) Apple’ı tebrik ediyorum bu pazarlama ve Ar-Ge yatırımları için. HTC’den de yakında bir trend-setter cihaz bekliyorum. Böyle bir yazıyı inşallah onun hakkında da yazdığım günleri görürüz.

Esenlikler diliyorum her kim buraya kadar okumayı başarabildiyse. Tebrikler arkadaşım. Evet. Tebrikler. İnşallah seçimini doğru yaparsın! 🙂

Alihan Koçoğlu | alihan@istanbul.com

0