Category: Sin City

MW Sin City: The Hard Goodbye

Sen aylarca bekle bekle, en iyi bölüm The Hard Goodbye yazısı, Sin City: A Dame to Kill For’un vizyon tarihine denk gelsin. Şimdi kendimi planlı olmadığına dair açıklamaya çalışsam pek inandırıcı olmayacak biliyorum. O yüzden serilerde olmadığım (ya da “hı hı evet” kadar olduğum) bölümler adına The Hard Goodbye tamamen benim.

image

Marv ile karşımıza çıkıyor Mickey Rourke. Goldie ile tek gecelik ilişkisini çizgi roman tadında ciddiye alan bir terk edilmişlik örneği karakter. Her şeyi Goldie’ye bağlıyor, hayat Goldie ile güzel derkennnn!

Derken bir şeyler oluyor. Spoiler’dan kaçınıp klasik Sin City havası gereği intikam gerektiren şeyler.

Bir görünüp beklediğini alamadığı Goldie(imsi), psikopat Kevin vs vs.. O sayılı renklerin vurduğu siyah-beyaz ekrandan kimler geçiyor kimler.. Marv tek amaca; Goldie’ye odaklı. O tek amaç uğruna suçlanmaya, daha doğrusu suçlanma iknasına kadar giden bir süreç. Sonrası… Sin City. Nasıl biter tahmin edersiniz.

image

Sadece kafamda tutmayıp size de aktardığım üzere benim ve genel kanının verdiği yetkiye dayanarak en iyi Sin City bölümü ilan edebiliyoruz The Hard Goodbye’ı. Ayrıca sadece yazan değil izleyenler adına da konuşmak tekilden çoğula geçişte git-geller yaşatıyor, ama biraz. Hem sizin kaybınız daha çok. (Bakınız: Okurlar yazar olursa falan yok bu Monday Wars yazısında :))

İnternette ilk Sin City’nin popüleritesini arttıran A Dame to Kill For’un aksine, ilkinin yazısını tamamlayıp ikinciye gitme hevesim son zamanlarda popülerleşen genel blog’laşma eğilimiyle beraber arttı. Bu hafta için var mı gelen Sin City 2: A Dame to Kill For’a?

0

MW Sin City: The Big Fat Kill

Becky geri döndü!

Aslında evet sırada The Hard Goodbye vardı ama küçük bir editöryal dokunuşla her şeyi baştan aşağı değiştirebiliyorsunuz. Hımm belki de Ocak ayında haftaya The Hard Goodbye deyip de o çıkmaz haftanın son 53’ü gelmediği için de böyle bir dokunuş yapmış olabiliriz, bilemiyorum.

image

Jackie Boy ve sürüsü Shellie’nin kapısını çaldığında korkusuzluğu ve umursamazlığından fazlasıyla anlayacağımız üzere The Big Fat Kill’de esas izleyeğimiz isim Dwight. Polis ve Old Town sakinleri arasına spoiler vermekten kaçındığımız bir şekilde başlayan olaylar neticesinde de ne kadar doğru, ileri görüşlü ve anlayışlı olduğumuzu kendi kendimize kabul edip tebrikleşiyoruz.

Kendi kanunlarını koyan Old Town, polislerle olan barışın bozulması durumuna temkinle yaklaşırken Miho ve Gail gibi iki müthiş karakter olayların çığrından çıkmasıyla ister istemez Dwight’ın yardım/eylem planına desteklerini esirgemiyorlar. Sonrası, hımm adı üstünde; Big Fat Kill!

image

Sin City 2 haberleriyle arkamızı toplamaya başladığımız şu günlerde, kafamızda izlenmiş, masaüstlerimizde oluşmuş The Hard Goodbye dosyamızı Monday Wars 2 finali olarak size sunmaya kararlıyız. Pek yakında 🙂

image

Tolga & Nesli & Gizem

Dönmez olaydın Becky!

0

MW Sin City: The Customer Is Always Right

Oturmamızla kalkmamızın bir olacağını bildiğimiz için bir film gecesi olarak anmayıp, günlük tempomuzda yer ayırdığımız ikinci Sn City halkası The Customer Is Always Right’tan merhaba.

Bölüm öncesi kendi aramızda yaşadığımız ve bir kısmı Twitter’a da sıçrayan (uf nasıl sıçramaz ki şu devirde bir çözsem 🙂 hararetli fikir alışverişlerimiz sonucunda ne kadar kısa olursa olsun The Customer Is Always Right’ı ayrı bir bölüm olarak incelemeye aldık. Yine aynı diyalogların size söylediği üzere bugünün kahramanı Emre olacak ve Tolga fazla fikir beyan etmeyeceği her zamanki yazı düzenleme koltuğunda oturacak. Anlatıcınızsa tabii ki yine ben, Nesli (burada hafif alçalıp eteği kenarlarını yana çekme hareketi var :).

Emre’yi dinleyelim o halde artık ne dersiniz?

O geniş balkonda mutsuzluk abidesi ve görebildiğimiz sayılı renklerden ikisine sahip yeşil gözlü kırmızılı kadına yaklaşır adam. Her şeyin güzel olacağı temalı ve yılmış görünen iki insanın ayaküstü konuşması adeta sonun davetiyesidir. Tahrik edici bir şekilde ikram edilen sigara ve son öpüşmenin ardından susturuculu silahın vızıltısıyla biterken o an aslında adam için her şey, ertesi gün çekini bozduracak kadar profesyoneldir. Yine de hizmetine karşılık son nefese kadar sarılmak dahildir.

Kamera açısı uzaklaşır ve Sin City tanıtımından sonra bir hastanede buluruz kendimizi. Kolunda küçük bir kırık olduğunu öğrendiğimiz genç kız taburcu olmuş, annesi ile konuşurken asansöre doğru yönelir. Bu defaki rengimiz mavidir; kızın gözlerinde elbette. Asansörde doktor görünümlü adam isminin Becky olduğunu öğrendiğimiz kıza sigara ikram eder. Ben de seni seviyorum der Becky annesine ve her şey siyaha bürünür. Maviyi ve diğerlerini geçtik, beyaz bile kalmaz hiçbir yerde..

Etkileyiciiii! Kısa ama etkileyici di mi Emre? Yine ben, Nesli bu arada. Müşteri her zaman haklıdır temalı hızlı ve vurucu iki bölümden oluşan harika bir Sin City halkasıydı. Hikayenin dışına çıkarsak ilk balkonlu bölümde açık ve seçik kırmızılı kızın kendini ortadan kaldırttığını anlayabiliyoruz. Ayrıca çizgi romanı selamlayan anı da çok yerindeydi. Hastaneli bölümde ise bilenmezlikler ve başa sona eklenmesi istenen o kadar şey var ki, yalnızca The Customer Is Always Right biraz daha uzun olsaydı keşkeden başka düğümlenen boğazınız bir şey söyleyemiyor.

Önümüzdeki hafta sürpriz konuğumuzla birlikte Mickey Rourke efsanesiyle canlanan The Hard Goodbye’ı izleyip artık alıştığınız üzere sonraki Pazartesi sizlere takdim edeceğiz. Monday Wars ve gidişatı hakkındaki tüm önerilerinizi @losangeNes ve @tolgaerbak Twitter hesaplarınızdan bize ulaştırabilirsiniz. Haftaya Tolga da yazacak, sözmüş bu arada 🙂

0

MW Sin City: That Yellow Bastard

Herkese merhabaaa! Monday Wars olarak geri döndük ve bu ikinci dönemimizde her bir Sin City bölümünü Tolga ve ben MW genel sunucunuz Nesli’ye ek birer konuk ile sizlere sunmaya çalışacağız.

Sin City nereden çıktı sorularını cevaplayarak hemen başlayayım. MW: Star Wars serimizde bildiğiniz üzere ben Yıldız Savaşları cahili olarak neredeyse her sahneyi bilen sevgili Tolga’nın bir güzel eğlencesi olmuştum. Kaldırılabilir bir şeydi ama intikam soğuk yenen bir yemekse, kişisel tanımlarımızı yeniledikten sonra sofraya Sin City ile tekrar oturmamızın zamanı geldiğini hissettim. Kendisi her ne kadar Sin City ile ilgili fikir sahibi olduğunu iddia etmiş olsa da, bu defa bilinmeyenlerin benden çok kendisine hücum edeceğinin de henüz farkında değildi. Farkına vardığındaysa, klasik hedef dağıtma taktiği olarak bir yazar daha kullanma seçeneğini masaya getirdi. Ben de uyumlu insan olduğuma fark etmeyeceğini belirttim ve işte buradayız 🙂

image

That Yellow Bastard ile başlıyoruz ve bu haftaki konuğumuz; hukuk alanında henüz çığır açmasa bile bu yolda hızla ilerleyen Derya “Dery” Öztürk.

Madem Dery’i o kadar sahneye davet ettik, onunla da başlayalım:

Kendimizi tanıtmalı bir yazı olmalıymış. O zaman ben Derya diye girizgahta bulunayım 🙂 Sin City gerek film gerekse de geçmişteki eserleri olarak takip etmediğim bir mecra idi ve inceleyeceğiz dendiğinde formata pek bakmadan komik bir şekilde tamamına baktım. Sonra sonra her bölümde farklı yazar önerisini de okuyup iyi yaptığımı da düşünmeye başlamışken kızgın kumlar ve serin sular şu kış gününde açıkçası birbirine karıştı…

– Spoiler –

That Yellow Bastard’ta, Bruce Willis’in canlandırdığı Dedektif John Hartigan karakterimiz, çocuk yaştaki kızları hedef alan saldırgan, senatör oğlu Roark Junior’ın peişinde ekranlarımıza yansıyor. Roark Jr’ın elinde olan Nancy isimli on yaşındaki kızı onlarca engeli aşarak kurtaran Hartigan, aynı zamanda büyük bir iftiranın kurbanı olur. Roark Jr’ın suçları üzerine yıkılan John Hartigan cezaevine düşer ve senatör Roark, her şeyi itiraf etmesi için üzerinde baskı kurar.

Sekiz yıl hapiste geçiren Hartigan’ı hayatta tutuan şey, gerçeği bilen Nancy’den aldığı mektuplardır ve bir gün bu mektuplar da kesilir. John Hartigan itiraf etmediği sürece Nancy’e zarar verileceğini anlar ve suçları üzerine alarak hapisten çıkar. Jessica Alba’nın canlandırdığı artık yetişkin Nancy’i bulan Hartigan kendisine blöf yapıldığını anlar ve kaçmaları gerektiğini Nancy’e bildirir.

image

Nancy içinse Hartigan artık bir kahraman, insanüstü ve sahip olduğu tek yakınıdır. Genç kız ona ilgi duymaya başlarken yellow bastard belirir. Tabii ki bu sarı şey, John Hartigan’ın zamanında zarar verip öldürmediği ve tedaviler sonucu bu hale gelen Roark Jr’dan başkası değildir. Kovalamacalar sonunda John Hartigan bunun kendi meselesi olduğunu anlar ve yine bir yol ayrımına gelerek 8 yıl önce yaptığı gibi Nancy için son bir fedakarlığı daha yapmaktan çekinmez.

– Spoiler –

Ne güzel de anlattı Dery dii mi? Peki Tolga’nın neleri var birde ona bakalım..

Atmosfer.. Tek kelimeyle muhteşem. Hani The Artist’teki siyah-beyaz havayı öven hallerimiz vardı ya, That Yellow Bastard hatta Sin City’nin tamamında o siyah-beyazın ötesi retro ve çizgi roman havasını saniyesi saniyesine hissedebiliyoruz.

Renkler.. Siyah ve beyaza eşlik eden sadece iki renk var; sarı ve kırmızı. Sarı, yellow bastard’ımız, kırmızı ise kan ve en büyük Galat… (Tamam tamam bu Nesli’nin repliği idi :)) Böyle kendinizi kaptırdığınız ve o retro hale alıştığınız anda sizi modern zamana taşıyabilecek uyandırıcılar olarak gördüm ben bu renkleri. Genel çerçeve için alınabilecek güzel bir risk olmakla beraber karşılığını fazlasıyla verdiğini de belirtmek lazım.

image

Vurulmanın ölmemek, ölüme terk edilmenin yeniden doğabilmek ve o doğma anında her şeyden bir anda vazgeçebilmek anlamlarını bir arada barındıran çok imge var That Yellow Bastard’ta. Günümüz vizyonunda zombi damgası yedirebilecek birçok eylem, açıklama getirilmeden bile filmin kendi büynyesinde mantıksız bir şekilde tatmin yaratabiliyor. Çelişkilerle denenen ve benim şu ana kadar görmediğim harika bir yaklaşım bu çerçevede.

Yine ben Nesli. Tolga’nın her zamanki farklı bakış açılarını aldıktan (ve en çok sarı-kırmızı Galatasaray demesine takıldıktan:)) sonra fark ediyorum ki sayın MW takipçileri, ben de tam istediğim sunum ve moderatörlük görevini almışım. Bakın ne güzel giriş yaptım, ondan ona görev verip şimdi de suya sabuna çok dokunamdan yazıyı tamamlıyorum :)) Yıldız Savaşları’nda çabuk çabuk iki satırla geçirilen bölümleri unutmamışım değil mi? 🙂

Gerçekten de bakacak olursak bana ciddi olarak söyleyecek bir şey bırakmayan bir çalışma oldu. Sin City’i tanıyor olmamın avantajını umuyorum ki ileriki bölümlerde tanımayanların eksiklerini gidererek sizlere sunabilirim. Ha tabi bundan memnun muyum? Memnunum. Yaşasın supervisor’lık (yine de son kelime kontrolü Tolga’nın:)) 

İki hafta sonra extended and unrated edition Sin City sırasındaki diğer bölüm The Customer Is Always Right ve sürpriz yeni yazarımızla görüşmek üzere hoşçakalın.

0

Monday Wars Part II

Monday Wars, biraz Star Wars’a adanmış gibi bir seriydi ama kendi kendimize oturup kim pazartesilerle savaşmıyor dedik ve pazartesi geleneğimizi devam ettirelim dedik.

Part II, yani ikinci serimizin film(ler)i Sin City (2005).

image

That Yellow Bastard, The Customer Is Always Right, The Hard Goodbye ve The Big Fat Kill olmak üzere film içerisinde film tadında dört pazartesilik malzememiz olacak. Bunları, aksi durumlar oluşmadığı takdirde ikişer haftalık aralarla sunmayı düşünüyoruz.

Ve kadro. Orijinal Monday Wars’taki Nesli ve ben devam etmek üzere, serinin her halkası için bir yazar daha düşündük. Süreç içerisinde tabi ki değişiklikler olacaktır ama temel hatlar şimdilik yazılar arası ikişer haftalık aralar, üç katılımcı ve değişken sürelerdeki Sin City serileri.

Programımız bugün That Yellow Bastard ile başlıyor. İlk bölüm için yazmak isteyen varsa, gün içerisinde bana ulaşırsa güzel olur lakin şimdilik kendi köşelerimizden izleyeceğiz gibi duruyor (en azından ilk bölümü :))

Star Wars kadar hakim olmasam da, seriden haberim olduğu için birden fazla katılımcı olması halinde sana bu uyar, seni bir dahakine bırakalım tarzı yönlendirmelerime katlanacağınızı umuyorum 🙂

That Yellow Bastard bugün izlenip en geç haftasonu yayınlanır sanıyorum. Haftasonunu geçersek de, aaa bak bundan ikişer haftada bir yazıyorlar deme hakkınız baki 🙂

0