Category: Okurlar yazar olursa..

MW: Star Wars Episode V: The Empire Strikes Back (1980)

Bu haftadan çok umudum yoktu ama ev sinema sistemimizin yerine laptop, patlamış mısırlarımızın yerine de hazır birkaç şey bulunca, Monday Wars etkinliğimizin beşincisini bugün sizlere (bir miktar kısa içerikle de olsa 🙂 aktarabiliyoruz. Star Wars’un sırasıyla da doğru orantılı giden beşinci buluşmamızın içeriği tahmin edeceğiniz üzere Star Wars Episode V – The Empire Strikes Back.

–Spoiler–

The Empire Strikes Back, A New Hope’tan üç yıl sonraya götüyor bizleri. Death Star yok edildikten sonra aralarında (elbette) Luke Skywalker, Han Solo ve Prenses Leia Organa’nın bulunduğu isyancılar (aslen prequel seriden sonra isyancı demek yerine İmparatorluk’a karşıtlar demek daha doğru geliyor) donmuş Hoth gezegeninde üslerini kurarlar. Yine “basit” deyip tepki çekeceğim ama Luke Skywalker, Han Solo ile gezegende besit bir keşif işinin sonrasında kendisini soğuk yüzünden tehlikeye atacak durumlara düşüyor ve konun bağlanacağı Obi-Wan Kenobi’nin hayaleti (Yok artık! Ruhu falan der insan – T :)) onu Jedi ustası Yoda’yı bulması konusunda uyarır. Ardından Luke, daha önceden ayrıldığı Han Solo tarafından bulunur ve üsse döner.

Artık gerçek ismi Anakin Skywalker’ı bize çok hatırlatmayan Darth Vader komutasındaki İmparatorluk güçleri, isyancıların Hoth’ta saklandığını bulur ve aralarında geçen mücadele kedi-fare oyunu güç dengesiyle İmparatorluk lehine sonuçlanır. Buradan kurtulan Luke, Yoda’yı bulmak için Han Solo ve Prenses Leia’dan ayrılır.

Leia ile Solo, İmparatorluk güçlerinden hasarlı Millenium Falcon ile kaçmayı fazla beceremeyerek Solo’nun eski dostu Lando Calrissian’ın gezegenine gider. Ancak Vader gezegenin kontrolünü ele geçirmiştir ve Leia ile Solo’yu ele geçirir. Han Solo’yu Jabba’ya teslim eden Darth Vader, Luke için de bir tuzak kurmuştur.

Dagobah’ta Yoda ile tanışıp eğitimini yarım bırakan Luke dostlarını kurtarmak için geldiğinde Leia, Darth Vader ve İmparatorluk adamlarından kurtulmaya çalışmaktadır. Vader ile karşı karşıya gelen Luke, zamanında Vader’ın Dooko karşısında elini kaybetmesine çok benzer bir durumla elini kaybeder ancak son anda halkını koruyan Lando ve Leia ile birlikte Millenium Falcon’a binmeyi başarır. Onarılan Millenium Falcon, film boyunca başaramadığı ışık hızına ulaşarak onları İmparatoorluk adamlarının elinden kurtarır. Sonda da Lando ile Han’in sadık ortağı Chewbacca, Solo’yu kurtarmak için Millenium Falcon’la yola çıkarlar.

–Spoiler–

The Empire Strikes Back için en önemli konu ne derseniz rahatlıkla aldığımız cevaplar diyebilirim. A New Hope’ta dediğim C-3PO-Vader ilişkisi için ümidim kalmadı ama Darth Vader’ın kendisinin bile yeni öğrendiği oğlu Luke, ve onu yanına çekme çalışmaları bütünlüğü sağlayıcıydı baya. Yine de Skywalker soyadından şüphelenmemesini açıklamaz tabi.

Artık, Tolga’nın araya gireceği parantezler dışında yine, yeniden burada olmadığını belirteyim. Altı film dersiniz ama seri çok hızlı gidiyor. Önümüzdeki hafta Return of the Jedi ile Monday Wars’ı da tamamlamış olacağız. (Episode VII’de döneriz belki kim bilir? – T :)) Bir şeylerin eksikliğini gidermek için başlayıp Star Wars’un eksikliğini yaşama derdi sardı şimdiden. Haftaya birkaç önerimiz olabilir bunu gidermek için de 🙂

-The son of Skywalker must not become a Jedi.
+If he could be turned, he would be a powerful ally.
-Yes. Yes. He would be a great asset. Can it be done?
+He will join us or die, my master.

Nesli.

0

MW: Star Wars Episode IV: A New Hope (1977)

image

Fazladan bir hafta aranın ardından Monday Wars’tan yeniden merhaba. Aslında tekrar ve tekrar izlenen Star Wars serilerini bugün daha iyi anlıyorum. Karakterler, zaman dilimleri ve diğer bileşenler o kadar iç içe geçkin ki, arayı birazcık uzattığınızda neyi, nerede va nasıl bıraktığınız gibi birçok soru kafanızı kurcalamaya başlayıveriyor. Hele ki, Star Wars’u direkt olarak sinemadan takip eden şanslı zaman diliminde yaşamışsanız ve elinizde bugünün tekrar ve takrar izleyebilme imkanları yoksa boşlukları doldurma anlamında ciddi sorunlar yaşayabilirsiniz.

Bildiğiniz üzere, ilk üç bölümle beraber prequel seriyi tamamladık. Başta Tolga olmak üzere o kadar çok bugün incelediğimiz Star Wars Episode IV: A New Hope ile başlanması gerektiği tavsiyesi vardı ki, orijinal seriye geçişten çok, hikaye akışı içindeki etkileri değerlendirmek için hiç olmadığım kadar sabırsızlık hissettim.

–Spoiler–

Revenge of the Sith’in sonunda yapına başlandığını gördüğümüz Death Star (Ölüm Yıldızı) uzay istasyonu tamamlanmış ve Jedi’lardan artık rahatlıkla “arındığını” söyleyebileceğimiz evrenin kontrolü artık İmparatorluk’tadır.

Darth Vader ile bağlantısı henüz açıklığa kavuşturulmayan Prenses Leia, Death Star’ın planlarını R2D2’ya yüklemiştir ve Prenses Vader’a esir düşmeden önce R2D2, C-3PO ile birlikte Leia’nın gemisinden kaçmayı başararak Tatooine’e iner. Burada Darth Vader / Anakin Skywalker bağlantılı bir diğer isim; amcasıyla beraber yaşayan Luke Skywalker droid’lerin yeni sahibi olur ve (bence) tehlikeli bir biçimde beğendiği (ikizi) Prenses Leia’nın mesajını nın bir kısmını görür. Mesajın devamı ise uzun zamandır Ben Kenobi ismini kullanan yaşlı Obi-Wan Kenobi’yedir.

Tatooine’de pek iyi anılmayan ve geçmişini bir şekilde saklamış olan Obi-Wan Kenobi, günümüz bilim-kurgularında pek inandırıcı bulunmayan bir tesadüf sonucu Luke, R2D2 ve C-3PO ile karşılaşarak Prenses’in mesajını alır. Bu sırada saldırıya uğrayan Luke’un artık ailesi diyebileceğimiz uzaktan (üvey) yakınları yaşamlarını yitirince, Luke’un büyük ölçüde Obi-Wan Kenobi ile katılmak istediği savaş karşısında engel kalmaz.

İmparatorluk’un isyancılar olarak andığı kesimin bir parçası olarak Obi-Wan Kenobi ve Luke Skywalker ilk amaç olarak Prenses Leia’yı kurtarmak için Han Solo ile beraber Death Star’a giderler veya bir noktadan itibaren gitmek zorunda kalırlar. Han Solo’nun maddiyatçı yönü bir prenses kurtarmak için en ağır basan özelliğidir. C-3PO’nun pek somut etkisi olmasa da diğer tarafta R2D2’nun büyük katkılarıyla Luke prensesi kurtarsa da, Obi-Wan Kenobi sonu belli olmayan bir şekilde eski padawan’ı Darth Vader / Anakin Skywalker’la giriştiği mücadele sonucu ortadan kaybolur.

Death Star’ın planlarını ele geçiren isyancılar zayıf bir nokta bulmakta gecikmezler ve biraysel saldırılarla uzay istasyonuna doğru harekete geçerler. Burada basit bir şekilde tahmin edileceği üzere başarı, gücün yeni temsilcisi Luke Skywalker sayesinde gelir ve Death Star patlayarak yok olur.

–Spoiler–

Tolga’s here.

Evettt, bir haftalık Monday Wars arası, öncesinde Revenge of the Sith için bazı çevrelerin dediği fakat benim pek desteklemediğim “kaytarmam” sonucu öyle veya böyle neredeyse bir aya yakın süredir Monday Wars’tan en azından bir şeyler karalama hususunda uzaklardayım.

Şimdi, Nesli’nin bu 1977 tapımı bilim-kurgu dehasına nasıl desemmm,yukarıda tesadüfi karşılaşmalarda bahsettiği gibi bazı “giydirmeleri” oldu. Öncelikle o dönemlerin daha detaydan uzak ve hayalgücünü teşvik eden formatlarının bugünkü si-fi’larda görülmemesi bence bunun en temel etkeni.

Hani 4-5-6-1-2-3 izleme sırası diye yırtınıyoruz ya, esas sebebini bence bugün çok net gördük. Kabul etmek gerekirse prequal trilogy ile original trilogy arasında bazı tutarsızlıklar var (gücü hissederek söylüyorum ki birazdan Nesli bunlardan bahsedecek :)) ve bunu daha az hissetmenin en kolay yolu yayın sırasını izlemekti. Evet bir takım karakterlere çabuk hakim olmak için evrenin kronolojisini izlemeyi anlayabiliyorum ama A New Hope ile başlasak, emin olun prequel’deki “aaaa öyle miymiş” etkisi bunları çok rahat bertaraf ederdi.

Hikaye hakkında söylenecekler fazlasıyla söylendi o yüzden kendi favori noktam spoiler sonrasına atlamamdan hemen sonra, Nesli’nin kapanış eleştirilerini dinliyoz:

A New Hope her şeyden çok bir başlangıç filmi. Evet bunu kabul ediyorum. Ama sonradan çekilen üçlemenin bu etkiyi azaltmasını beklerken açıkçası bazı eksikliklerle hayal kırıklığı yaşadım. Mesela (sonradan büyük ihtimal açıklığa kavuşur ama) Luke ve Leia’nın ikiz oluşları, Darth Vader’ın kimliği ve onlarla ilişkisi, yine Vader/Anakin’in daha küçücük bir çocukken yaptığı C-3PO ile en ufak bir etkileşime girmemesi… Bunlar en azından ilk film için cevaplanması gerekli sorularken tamamen görmezden gelinmeleri bu kadar olur mu dedirtiyor. Birde koskoca Death Star, daha güçlü olmamalı mıydı ki? 😉 (Sonra millet esinlenip Independence Day’de benzer yok edişler sergiliyor -T :)) 

İlk The Phantom Menace bittiğinde kafam çok karışıktı ama Attack of the Clones ve Revenge of the Sith ile, Star Wars dünyasına tam dahil oldum demiştim. Şimdi uzaklaştığımı söylemek haksızlık olur ama bir düşüş yaşadım. İki serinin tam olarak birbirine oturmadığından olduğunu sanarak ileriki bölümlerde rüzgarı yakalamayı umuyorum 🙂

Uzatılmış bir tatil ihtimali büyük ihtimalle gerçekleşmeyecek. O yüzden önümüzdeki hafta Episode V: The Empire Strikes Back ile karşınızda olmayı umuyoruz. Ertelenirse de iyi bir amaç uğruna olduğunu hatırlayıp, Vader ve Kenobi arasındaki aşağıdaki harika diyalogu bir kez daha anarak bizi affedin 🙂

-When I left you, I was but the learner; now I am the master.
+Only a master of evil, Darth.

The Empire Strikes Back için kesin tarih haftasonu şuralarda belli olur.. 😉

Nesli.

0

MW: Star Wars Episode III: Revenge of the Sith (2005)

Herkese merhaba… Büyük Star Wars maratonumuz Monday Wars’ta bu hafta, Prequel trilogy’nin son halkası Episode III: Revenge of the Sith ile karşınızdayız. Günümüz dünyasına daha yakın çekilip Star Wars evreninin ilkleri ironisini yaşamak bambaşka bir duyguydu ve bundan sonra orijinal seriye geçeceğimizi bile bile bir hüzün yaratmadı değil.

– Spoiler –

Star Wars ilk üç film itibariyle içinde güzel aldatmacaları barındıran bir film. The Phantom Menace’ta Padme’nin kimliğini gizlemesiyle gözümüze ilk çarpan bu aldatmacaların devamı (ve hatta daha da iyisi) Revenge of the Sith’te başkan Palpatine’de yaşandı. Griveous tarafından kaçırıldığı iddia edilen Palpatine, bu kaçırılmadan pek de etkilenmişe benzemeden henüz filmin başında Jedi’lar Obi-Wan Kenobi ve Anakin Skywalker tarafından kurtarılır. Başta şüpheler yaratmaya başlayan ve sonradan sonraya bir planın işleyişi olduğu ortaya çıkan Anakin’in, Palpatine’ı kurtarırken öldürdüğü Sith’ler için çalışan Kont Dooku’nun yeri, artık bir başkasına bırakılacaktır… Ama kim tarafından?

Burada büyük siyasi çekişmeler başlıyor. Jedi’ların savunduklarını uygulamaya kalktıklarında hafiften senatonun karşısında görülmeye başlamaları, ilk olarak Palpatine’ı rahatsız ediyor. Üstelik daha yeni Jedi’lar tarafından kurtarılmışken(!). Palpatine’a yakınlığı veya Jedi’lara uzaklığı; hangisi için derseniz diyin, bu senato-Jedi çekişmesi en çok Anakin’i arada bırakıyor ve çekişmenin bir sonraki aşamaya geçtiği ilk an Anakin, içinin gittiği yere, Palpatine’ın tarafına geçiyor. “Kim tarafından” kısmına gelirsek, buradaki sürpriz de, Jedi’ların her yerde aradığı Darth Sidious’ın, Palpatine’dan başkası çıkmaması. Gerçeği öğrenen Anakin’de birleşen Darth Sidious’ın vaat ettiği “güç” ve rüyalarındaki en büyük olay Padme’yi kurtarma korkusu gücün diğer tarafına, dark side’a geçmesinde bir engel bırakmıyor ve Anakin, bu noktadan sonra, Sidious’ın verdiği yeni isim Darth Vader olarak anılmaya başlıyor.

Senatoda Palpatine sıfatıyla İmparatorluğu ilan eden Darth Sidious, Anakin’in de katılımıyla Jedi’lara karşı büyük bir mücadeleye girişir ve küçük padawanlarla beraber Yoda ve Obi-Wan Kenobi hariç tüm Jedi’lar öldürülür.

Sonlara doğru Obi-Wan Kenobi – Anakin (Darth Vader) ve Darth Sidious – Yoda bireysel mücadeleleri eski padawan’ı Anakin’e karşı Obi-Wan’ın galibiyeti dışında pek bir şey getirmez ve Jedi’lar kaybettikleri klonların kontrolü dahil büyük yıkıma uğrarlar.

Anakin (Darth Vader), Padme’yi kendisinin öldürmüş olduğu düşüncesi ve Obi-Wan’a karşı kaybettiği mücadeleyle lavlara düşerek birçok uzvunu kaybeder. Onu bulan Darth Sidious’un yürüttüğü operasyonla artık Star Wars’ı izlemeyenlerin bile çok aşina olduğu o siyah robotik kostümlü görüntüsüne bürünür.

O sıralar Yoda ve Obi-Wan Kenobi’nin kurtardığı Padme ise, Anakin’le olan ikizleri Luke ve Leia’nın doğumunun ardından ölür. Luke, Anakin’in Tatooine’deki üvey kardeşine, Leia ise Yada ve Obi-Wan’ın yanında yer alan senatör Organa’ya evlatlık olarak verilir.

Filmin sonu ise son iki sürpriz; Qui-Gon Jinn’in Obi-Wan’la iletişim kurabileceğini açıklayan Yoda ve karanlık tarafta yapımına başlanan Death Star’ın görüntüsüyle sona erer.

– Spoiler –

Aslında daha katkılı hatta (belki) prequel trilogy temalı bir yazı olabileceğini de dillendirmiştik ama Tolga’nın bile bu yazıya katkısının olmayacağını ne yalan söyleyeyim hiç düşünmemiştim 🙂 O yüzden yorum ve koskoca filmde takılınılacak olmadık yerler görevi de üzerime kaldı. Gücün tarafında yaşanan değişimler ve bahsettiğim sürprizlerle bana kalırsa Sith’in intikamı en sürükleyici prequel trilogy bölümüydü.

Negatif olarak gözüme takılan tek şey, Obi-Wan Kenobi’nin filmde biraz aciz gösterilmesi, gösterilmekle de kalmayıp bunun kendi ağzından Anakin’e karşı itirafı oldu. Anakin seçilmiş kişi, çok yetenekli veya her şey olabilir ama hocasının kendi öğrencisi önünde neredeyse eğilecek duruma getirilmesine ne kadar gerek vardı? Ayrıca, öyle olduğu kabul görse bile filmin sonunda Anakin’i alt etmesi bunla çelişirdi. Hırslarıyla kör olmuş bir karakter benim bakış açımla Obi-Wan Kenobi karşısında asla tercih edilemez ve başarılı olamaz. Her ne kadar George Lucas’a göre farklı işlense de -en azından Revenge of the Sith için- sonunun benim düşündüğüm gibi olması kullanılabilecek son şanstı, kullanıldı 🙂

Şimdiii ne zor gelecek biliyor musunuz? 2000’lerin yapımlarından 70-80’lerinkine geçmek. Evet hikaye devam edecek ama bir ters-düz olacağız başaşağı gittiğimiz Star Wars evreninde.

Önümüzdeki hafta Tolga’nın halihazırda yazmayarak çıktığının aksine, gerçek anlamda bir yaz tatiline gidiyoruz. Bu sebeple Star Wars Episode IV: A New Hope etkinliğimiz ondan sonraki hafta, takvime bakarsak Monday Wars’ın adına yakışmayan çarşambalarından sıradaki olan 17 Temmuz’da yayınlanacak. Yaklaşık on beş gün sonra yeniden buluşmak dileğiyle.

Güç sizinle olsun! 🙂

Nesli.

0

MW: Star Wars Episode II: Attack of the Clones (2002)

“Yaşasın bugün günlerden Pazartesi” diyebilmemizi sağlayan, bize Game of Thrones eksikliğini yaşatmayan ve artık tescilli olarak gerçek hayat refranslarımızı güncelleyecek Moday Wars etkinliğimizin ikinci bölümüne hoş geldiniz. Hatırlatmamız gerekirse, Tolga’nın yoğun ısrarlarına rağmen (bu bölümü özel olarak yazdırttı 🙂 film sırası yerine ilk izleyen olarak bana daha mantıklı gelen kronolojik sırayla devam etiğimiz için bu hafta Star Wars Episode II: Attack of the Clones’la birlikteyiz.

– Spoiler –

Qui-Gon Jinn’in hazin sonuyla kapattığımız The Phantom Menace’in üzerinden on sene geçmiş, Anakin Skywalker, tam da Qui-Gon’ın istediği gibi Obi-wan Kenobi’nin Padawan’ı haline gelmiştir. (İlk bölümdeki öğrenci, Padawan’a dönüşmüş, konuya hakim olmaya başlamışız. Güzel – T. :)) Eski Naboo kraliçesi Padme Amidala ise artık bir senatör olarak görevini sürdürmekte, aynı zamanda Jedi’larımızın sonradan çözmeye çalışacağı bir grubun saldırısı altındadır.

Diğer yanda senato kontrolünün Sith’lerin kontrolü altında olduğu iddiası ortada gezinirken Obi-wan’ın, Padme Amidala’nın peşindekileri araştırması onları klonların asıl kaynağı Jango Fett ve Kont Dooku’ya götürür. O sıralarda Padme Amidala’yı kişisel olarak korumakla görevlendirilen Anakin Skywalker’la Padme arasındaki çekim pek sürpriz olmayan boyutlara ulaşır.

Padme ile birlikte annesinin akıbetini öğrenmekten tutun da, Obi-wan’ı kurtarmaya kadar birçok yere kişiliğinin ve yerinde duramayışının sayesinde giden Anakin’deki değişim (buraya sıralama hakkında konuşurken özellikle değineceğim – T.) gözlenirken Yoda önderliğindeki Jedi’lar zor durumdaki Obi-wan, Anakin ve Padme’yi kurtarmaya giderler ve klonlar sayesinde Yoda’nın dediği gibi zafer olmasa da, oradan sağ kurtulmayı başarırlar. Klonların Saldırısı, Anakin & Padme evliliğiyle kapanır.

– Spoiler –

Konumuza şöyle bir değindikten sonra Tolga’ya bırakıyorum sözü. Geri alacağım 🙂

Şimdiii, ilk yazımız sonrası çok tartışıldı ondan birkaç açıklık getirmem gerekiyor. Star Wars 101 olarak düşündüğümüz Monday Wars projesi, benim gibi seriyi bir elin parmaklarından çok sayıda izleyen birinin bakış açısı olarak değil, Nesli’nin, seriye ilk bakışının yansıması olarak planlandı. Bu sebeple sorulacak sorular ve diğer alt başlıkların halen (ve hatta devamında bile) karanlık kalabileceğini göz önünde tutalım. Çoğumuz bunların birkaç izlemeyle, genel hikayeye aşinalıktan sonra oluşacak değerler olduğu konusunda sanırım anlaşabiliriz.

İlk iki yazı için konuşmak gerekirse kendi değineceğim ufak şeyler kafamda olmakla beraber, önce Nesli’nin yazısını okuyup uyumlu bir şeyler eklemem gerektiğini düşünecekken, Phantom Menace için modern çağ göndermeleri, Attack of the Clones içinse “Anakin’deki değişim” buna hiç gerek bıraktırtmadı. Gelecek bölümlerin spoiler’ını vermeden fakat yine belirtmem gerekir ki tam da Nesli’nin altını çizdiği yeri (yine) yakalamış olmak gayet sevindirici.

Baya baya IV-V-VI-I-II-III izleme şeklini benimsemiş biri olarak ve ilk izleyişimde bu sırayı izlediğimden belki hiç farkına varamayacaktım ama “dönüşümün” adını vermeden Anakin’deki etkilerinin (bilhassa ilk izleyici yönünden) görülmeye başlanması, esasen sonradan eklenen ilk serinin başarılı bir adaptasyon örneği olarak önümüze seriliyor. Devamı ve daha aydınlık hali için tabi ki gelecek halkaları bekliyoruz 🙂

Jar Jar Binks hakkında Wikipedia’dan şöyle bir alıntıyı sizinle paylaşmak istiyorum. Bu arada Jar Jar konusuna girmemden Nesli olduğumu anlamışsınızdır 🙂

İlk filmdeki Jar Jar karakterine gelen tepki üzerine bu filmde Jar Jar’ın rolünün gözle görülür ölçüde düşmesi bir başka anektod.

Burada tartıştığımız sayılı konulardandı. Jar Jar’ın resmini kullanmamdan tutun da filme çocuklar için konduğu konusunda direkt bana çok ima yapıldı 🙂 Wikipedinin açıklaması ışığında benim “4’ler tayfası” dediğim orijinal sıracılar (Ney? Kim? – T :)) bence bunu yarattı. Yoksa o galakside sevimli ve bir o kadar da yararlı bir karakterdi bence Jar Jar. Önce general şimdi senatör de oldu. Eh daha ne istiyorsunuz hayvanceğizden? :))

-Birilerinin dinlememesinin aksine- ben yorumları biraz daha dikkate alan, daha derinlikli ve Star Wars’un iç yüzünü yansıtan bir yazı isterdim. Kavram karmaşası hünüz müsade etmese bile geçtiğimiz bölümde konuştuklarımızın (cumhuriyet, federasyon, senato üyeleri, sith, jedi, yoda vs..) izledikçe yerine oturduğunu bu hafta daha iyi anladım. Filmin haricinde sonlara doğru duyduğumuz, seriyi izlesin izlemesin herkesin haberi olan müziğin tüylerimi diken diken ettiğini söylemeden edemeyeceğim. Ayrıca en az müzik kadar etkileyici bir an da, sürekli yaşlı, hareket güçlüğünde görülen Yoda’nın Dooku ile mücadelesiydi. Star Wars fanatiklerini çok tatmin eden bir film değil (imiş) ama sıfırdan izleyenleri memnun ettiğini ilk ağızdan söyleyebilirim.

Gelecek hafta Revenge of the Sith ile devam edeceğiz. Şimdilik hoşçakalın 🙂

Nesli.

0

MW: Star Wars Episode I: The Phantom Menace (1999)

MW ne diyeceksiniz öncelikle. İçli dışlı olduğumuz birkaç kişi bilir ama altı haftalık bir sürece giriştiysek herkesle paylaşmakta fayda görüyorum. Açılımı: Moday Wars. Yaklaşık 10 haftadır okulla (bu arada mezun olduuuum, en azından 2 dönem aynı eğitim seviyesinde olacağız Tolga :), işe oluşan Pazartesi stresimizi alan bir Game of Thrones etkinliğimiz vardı. Yapımcılar sağolsun(!) 24 bölümlük sezon çekmediğine geçtiğimiz Pazartesi günü böyle baya baya açıkta kaldık. Sonra uzun zamandır dile gelen şu konu yeniden alevlendi:

Bir oldu, iki oldu, sayılamaz oldu… Böyle bir ithamı kaç kere kaldırabilirsiniz ki? Game of’un saati gelmeden o melun bakışlarımıza maruz kalmadan tamam Tolga Bey dedim, bu akşam izlemeye başlıyoruz! Bu ortak bir yazı olacak ama Tolga ve arkadaşlarının geçtiğimniz yılki Hoş Bir Melodram‘ına benzetmeden biraz kaçınarak (ama kişi sayısı dışında başka yol bulamadan) sözü Tolga’ya veriyorum. Ama kendi deyimiyle “Star Wars 101” içerikli hiç izlemeyen birinden (benden) yazı istediği için o genel Star Wars bilgilerinde kalacak ben de neler gördüğümü. Hadi bakalım 🙂

Burada sözü Nesli’den almam gerekiyor. Hah, evet aldım. Efendim Tolga ben. Tüm buraların sa… Öhü öhü.. Neyse italik devam edeyim namım yürüsün 🙂 Star Wars efsanesini üstüne basarak söylediğim gibi kendi içinde 22, takvim yaprağında 23 yıl izlemeyenler var. Bunu sağlayabilmek başarı, bu özgüvenle Star Wars 101 projeme balıklama atlamak ayrı başarı di mi? Neyse bugün izleme sıramızı size akratacağım ben. Bildiğiniz gibi Star Wars sonradan Episode I-II-III-IV-V-VI diye adlandırıldı. Filmlerin asılen çekim sırası bu numaralandırmayla IV-V-VI-I-II-III. Bildiğimiz rakam sırası (prequel trilogy başta) öykünün kronolojik sırasıyken, ikincisi ise filmlerin kronolojik sırası kısaca açıklamak gerekirse. Filmlere başlangıç için de bu iki temel prensip çalışıyor. Orijinalciler (benim gibi) IV-V-VI-I-II-III’ü tercih ederken, Star Wars “begginner"ları isim vermiyorum öykü kronolojisi I-II-III-IV-V-VI’yı tercih ediyor. Tabi seriyi dört-beş defa geçmiş biri olarak tavsiyemi yapıp kenara çekildim ve Episode I: The Phantom Menace ile karşınızdayız. Ne seçim, ne seçim! 🙂

–Spoiler–

Tolga’nın hakaret dolu satırlarından sonra (merak etmeyin intikam gerçek hayatta alınıp yazıya yansıtılmadı 🙂 Star Wars Episode I: The Phantom Menace’e (Gizli Tehlike) geçebiliriz. Zor durumda olan Naboo gezegeni ve kraliçesi Amidala, Ticaret Federasyonu’nun baskısı ve kuşatması altına girer. Qui-gon Jinn ve öğrencisi (padawan’ı – T.) Obi-wan Kenobi iki Jedi olarak (tabiki de Jar Jar Binks’le birlikte) daha nasıl desekk böyle tarafsız ve anlaşmacı olarak geldikleri Naboo’daki durumu görerek kraliçeyi gezegenden kaçırırlar. Coruscant’a gitmek üzere bidikleri uzay aracının fazla dayanamaması onları Federasyon ile çok işi olmayan Tatooine gezegenine inmek zorunda bırakır. Qui-gon Jinn ve Obi-wan Kenobi burada gelecekte önemi daha şimdiden anlaşılan küçük Anakin Skywalker’la tanışır ve Coruscant’a gitmek için araçlarının onarımında Anakin ve sonunda aradıkları parçayı onlara sağlayacak bahsi kapsayan bir pod yarışına katılırlar. Burda zor ama sürpriz olmayacak biçimde Anakin yarışı kazanır ve köleliğinden de kurtularak Qui-gon Jinn, Obi-wan Kenobi ve kraliçeyle birlikte Coruscant’a doğru yola çıkar.

Qui-gon Jinn, Anakin’in Jedi olmak ve belki fazlası için seçilmiş kişi olduğuna inanıp onu öğrencisi olması için gerekli her şeyi yaparken Coruscant’taki karışıklık da Ticaret Federasyonu’nun karışıklığı hüküm sürmektedir. Kraliçe yeniden Naboo’ya dönmeye karar verirken Qui-gon Jinn ve Obi-wan Kenobi kendisine eşlik eder ve Gunganlara olan ittifak için, filmin bana göre en renkli siması Jar Jar Binks esas yapacağını yapar.

Son bölümde Naboo’da kraliçe ve ekibi, Gunganlar ve Qui-gon Jinn-Obi-wan Kenobi üç ayrı noktada mücadelelerini verirler ve üç başarıya karşın, Jedi Qui-gon Jinn’in büyük kaybı yaşanır fakat yine de Naboo’nun başarısının kutlamalarıyla Episode I kapanır.

–Spoiler–

Star Wars artık Star Wars ve üzerine (beğenmese bile) Tolga’nın dahi atıp tutabileceğini sanmadığım bir saygınlığı var. Lost’taki Hurley’e, Sawyer’ın Jabba benzetmesi gibi pek çok modern çağ göndermesi var ve film (+ tüm seri) izlendiği takdirde bazı parçaların yerine oturduğunu anlıyorsunuz.

Güzel başladık. Arada aksamalar olur mu bilinmez ancak ne olursa olsun altı Pazartesimiz şimdiden renkleşip efsaneleşti diyebilirim.

Birde sizin favori sıranız nasıl, etkinliği nasıl buldunuz, önerileriniz var mı, ben mesela Jar Jar’ı çok sevdim sizi öyle etkileyen karakterler var mı? Gibi sorular için şöyle bi 15-20 yorum alıyoruz Monday Wars için. Paylaşırsanız mutlu oluruz 🙂

Haftaya görüşmek üzere.

Nesli.

0

23.05 – Arizona Dream – Emir Kusturica

Merhaba biz Derya ve Nil. Bugün HBM etkinlikleri içerisinde, özellikle izlemeyenlere filmin konusundan bahsedeceğiz.

image

“Evet bu hafta beyaz perdemizde Emir Kusturica’nın 1993 yapımı Arizona Dream isimli komedi, dram ve fantastik kümelerinde boy gösteren filmi vardı. Johnny Depp gibi son yıllara damgasını vurmuş bir aktörün neredeyse 20 yıl öncesindeki performansını izlemenin başlı başına verdiği zevkle konumuza geçiyoruz.

İnsanların rüyalarını su yüzüne çıkaran bir film Arizona Dream. Durun durun hemen kaçmayın, “her şey bir rüyaydı” gibi bir şey kesinlikle yok ve bu şekil bir spoiler’ı filmi izlesin izlemesin herkesin hoşuna gideceğini bildiğimiz için zararsız bir dokunuş olarak görmenizi umuyoruz 🙂 Axel Blackmar ailesini kaza sonucu kaybetmiş ve New York’ta kendi hayallerinin üzerine giderek ayakta kalmaya çalışmaktadır. Arizona’da Amerikan rüyasını tam anlamıyla yaşayan amcası Leo Sweetie’nin kendisinden bir hayli genç biriyle evlilik törenine pek de gönüllü olarak götürülmeyen Axel, amcasının ısrarlarına dayanamayarak Cadillac satıcılığının varisi olma fikrini kısa süreli denemeye karar verir ve o esnada Elaine Stalker ve üvey kızı Grace ile tanışır.

Axel’ın hayalleri (veya rüyaları desek daha doğru Arizona Dream için) gibi Elaine ve Grace’in de benzer ama biraz daha uç noktada seyreden hayal-gerçek yaşam tutkuları Elaine ve Axel arasında başlayan aşk ile ortak bir yaşama dönüşür. Elaine’in uçma hevesini başlarda sonuca ulaşamayacağını bildiği halde destekleyen Axel hızla gerçekliktikten koparken Grace’in bunları durdurma çabaları da sadece kendi çizgi dışılığındandır. Amca Leo’nun yeğenine yakıştıramadığı bir birliktelikten kurtarma çabalarıda sonuç vermeyince Elaine-Axel-Grace arasındaki bağ da Axel-Grace yönünde farklı bir seyir izlemeye başlar ve bu seyir hiç de kayıpsız atlatılacağa benzememektedir.

Arizona Dream, fantastik yönü daah ağır basan bir film. Başta kontrollü gözüken her şey bir sıradışılığa geçerken insanların da hayalleriyle yaşamaya başlaması neler olacağının tahmin edilebilirliğini baya azaltıyor. Hikaye sebebiyle ara sıra sıkıldığınızı hissetmeye başladığınız anda temponun sizi alıp filmin karşısına oturtması hissini sıkça yaşayacağınız Arizona Dream size pişman olmayacağınız iki saatten uzun bir süre vaad ediyor.”

Merhaba ben Tolga, bütün bu rüyaların ve hayallerin, özellikle filmi izleyenlere düşündürdüklerini anlatacağım;

“En derin rüyanızın ortasındasınız ve düşüyorsunuz.. Bu, onu ne ilk ne de son görüşünüz ama kurtulamayacağınızı biliyorsunuz. Göz ardı ettiğiniz her dakika şu anki uykunuz kaçırmakla kalmayıp gelecekte de uyumama adına imzaladığınız bir anlaşmaya dönüşüyor adeta. Yere çakılacağınız anı görmemenin imkansızlığında, ölüm fermanınızı da kapsayan bir anlaşma. Sadece daha az tehlikesizlere ihtimas gösterecek ama onları da, yaşadıklarının farkındalığına hapsedecek bir anlaşma.

Belki de en tahlikesizi Axel’ınkiydi. Bir balık. Her yerde nasıl hareket edeceğinden o kadar emin ki, içgüdülerinin güveni aklının teslimiyetçi tarafını çoktan ele geçirmiş. Uçmak dahil her şeyi başarabilecek yetilere sahipken akla, düşünmeye, tartmaya ve sonuç çıkarmaya kimin ihtiyacı olabilir ki zaten? Uçuyor diyorum size duymuyor musunuz! Bir balık ve uçuyor.. E ne var ki bunda? Yoksa biri akılda mı ısrar ediyor hala? Pekala, o balık suda yüzerken sence uçmaktan ne kadar farklı hareket ediyor akıllı insan? Bir kuş havada nasıl özgürse o balığın suda ne farkı var? Gökyüzünün sınırı yokken derin denizlerin var mı sanki? Yok, haklısın. En azından birisi bir oltayla/ağla tutup “hadi amcanın sağdıcı” olacaksın diyene kadar.. İşte o anda düştün Axel. Hemde ait olduğun denize değil. Bu çarpış, yüreğindeki derin sular olmadıkça hayatta tutar mı sanıyorsun seni? “O” olmadan tutsa ne olur ya da..

Düşmek benim doğamda var diye haykırıyordu Elaine. Çünkü onun rüyasıyla akıl da hamfikirdi ikna edilmeyi gerektirmeyecesine. Ama akıl bu ya, bu sefer de yargılamaya başlıyordu anlamsızca. Sen! Kendinden küçüklerle düşüp kalkmaktan, aptal bir uçuş hayalinden hiç bıkmayacak mısın? O adamı sen öldürdün! Paralarına, malına, mülküne her şeyine kondun sonra da uçmak dedin! Sadece uçmak. Ama laf dinlemiyordu ki hiç.. Farkında değildi onun rüyasının uçmak olduğunu. Her ne pahasına ve düşüşe karşı olursa olsun, o bir saniyelik bile olsa yerden kesiliş; bedeldi tüm zorluklarına. O bir saniyelik gülümseme ve sonrası.. Sonrası kimin umrunda ki? Hayat o bir saniyede atıyordu. Kalpler de. Ortaklaşa buluşmaya çalıştıkları o saniye için birbirlerine güç verirken kendinden küçükmüş, düşüp kalkmakmış nasıl bir dünyevi mankafalıktır öyle?

Grace en sevdiği kaplumbağasını masaya koydu ve hedefine kilitledi. Kendine ne kadar döndürülürse döndürülsün, o kaplumbağanın tek bir amacı vardı; yoluna devam etmek. Ona zarar veremeyecek kadar vicdanlı olanlar, yönünü değiştirerek sadece birkaç saniye kazandılar. Öyle bir programlanmıştı ki, yine geri dönüp kendisinden isteneni yapacaktı o yeşil yaratık, yapılması istenenin onun devamlılığı olduğunu bilerek. Devam edebilmekten başka ne, bir insanı rus ruletinde bu kadar cesur kılabilirdi ki zaten?

Olması gerekene bu kadar yaklaşmışken o kurşunu yemenin çekincesi mi ölümsüzlüğe engeldi yoksa? Söylesene ey akıl! Söyleyecek sözün yoksa beni rüyalarımla yalnız bırak. Altıda birin tamamlayamadığını yüzde yüze teslim edip geliyorum. Ne bırakmayacak mısın? Söz o zaman, döneceğim. Şimdi oldu mu? Sen zaten ondan anlarsın ancak. Üst üste koyduğum arabalarla Ay’dayım. Her ne kadar basamaklar Amerikan rüyasından beslense bile bu benim rüyam. Ve ben, artık rüyalarımdan besleniyorum. Orada beni, sen bile üzemiyorsun. Yaşamak için daha iyi bir yer bileniniz var mı?”

Merhaba ben Melike ben daha ziyade Emir Kusturica sinemasını ve bu filmdeki özelliklerini anlatayım diyorum.

“Bir kere bu filmin Kusturica’nın yaptığı en ticari film olduğunu bilmekte fayda var, yani dümdüz popüler kültür yaklaşımıyla açıklarsa bu filmde sıkıldıysanız önümüzdeki filmlerde daha çok sıkılacaksınız. Arizona dream yukarda anlatıldığı üzere, rüyaların onların gerçekliği veya gerçek olmasının gerekliliği üzerine bir film. Bosna topraklarından gelme Sırp asıllı bir yönetmen Emir Kusturica. Yugoslavya dağılmadan önce, yani devrim sinemasının etkisi altından yetiştiği görülebilir, ben filmlerinde yer alan kimi imgesel anlatımları buna bağlıyorum. Fakat noluyorsa yönetmenin hayatında, savaş karşıtı yönetmenimiz yaptığı açıklamalarıyla, güzellediği insanlarla, bosna olaylarını görmezden gelmesiyle “iyi” bir sırp milliyetçisine dönüşüyor. Burda yönetmeni sadece siyasi görüşüyle değerlendirmek niyetinde değilim, ama bunun “karmaşık” dünyanın etkileridir filmlerinde görülen. İronik bir savaş karşıtının varoşlardan çıkardığı ironik hikayeler. Çalkantılı hayatlar, karakterlerin umutlarının yaşadıkları toplumlarda bağımsız olması, alaycı denilebilecek kadar ince bir mizah anlayışı aslında ayrışmak istediği tüketim toplumunun bir parçası haline getiriyor yönetmeni. Nerde “bağımsız” seven arasak, orda Kusturica görüyoruz. Nerde “çingene” sevdalısı görsek orda yine Kusturica. Güzel toplumsal değerlendirmeler olduğu çok açıktır, ama yönetmenin sineması artık alternatif olanın tüketimine hizmet etmektedir. Bu işin bir yanı, ikinci yanı çok keskin bir görsel zekanın heba oluşu. Emir Kusturica, bu filmde gördüğümüz üzere, birbirinden kopuk karakterleri birbirine kurgu içerisinde ve nedensellikle bağlamak konusunda ustadır. Finallerin çarpıcılığı konusunda ustadır. Farklı tür ve tarzları birbirine yedirmek, bir “sentez” sinema yaratmak konusunda ustadır. Dram komedi fantastik hiç birini diyemezsiniz bu filme, çünkü film boyunca hepsini düşünür hisseder ve takip edersiniz. Ama tercih olduğu belirgin bir şekilde, dramın zirve yaptığı noktalarda kullandığı müziklerle, çekimlerle, aralara eklediği doğal görüntüleri bozan kimi absürd öğelerle (balık-kaplumbağa gibi) kişinin kendini filmde kaybetmesini engeller ve onu sahneyi sadece izlemeye zorlar. Üstelik bu absürd öğeler öylesine seçilmemiştir. Balık axel’in akışa ayak uydurmasını, kaplumbağa ilerlemek isteyip başaramamayı simgeler. Axel yalnızdır, Amerikan rüyasının parçası olmaktan kaçarken dünyanın dışına hapsolur. Direnmek attığı her adım onu başka bir yere hapseder. (ki bu muazzam bir söylem)  yani filmin sunduğu “çoktur” Emir Kusturica sineması kapsayıcıdır özetle. Arizona Dream bunun en belirgin örneğidir. İşte burda kişinin tercihleri ön plana çıkıyor izleyici olarak. Nedir bu kapsayıcılık? Bu kapsayıcılık oryantalizmdir. Protest bir sinemadır ve açıkcası muhafakardır. Kapsadıkları ve anlattıkları anti-emperyalizm öğeler barındırabilir. Ama Kusturica geride olanı savunur, ilerleyeni değil. filmlerinde bolca kullandığı, tuttuğunu iyi bildiği ve açık bir tavırla savunduğu “yoksulluktur” hem manevi hem de maddi olarak. Ona bir çözüm üretmek, kökenlerini araştırmak gibi toplumsal gerçekçi kaygıları yoktur. Bir yandan da çok kültürlüğü savunmanın kendi iç çelişkilerini taşır. “neyi niye dedim?” Güzel bir anlatımı olan (bence) yanlış bir film arizona dream, baya güldüren holivud göndermeleri olsa da”

Not: Alışılmış karmaşık birleştirmeden özellikle kaçındım, basit olduğu için değil. Bu yazı için gerekli olduğundan. İsteyen istediği kısmı okusun diye bir, ikincisi yazılar karışık bir şekilde birleştirmeye hiiiiç müsait değildi. Herkes bu sefer kendini düşünmüş:) İşin hikaye kısmına ağırlık verip filmi incelemeyi atlıyoruz diye düşünmeye başladım, yani en basitinden beğendik beğenmedik mi ve sebepleri belli olmuyor. Kaçındığımız tavsiye yazısına dönüşüyordu, ezber incelemelerden kaçıcaz derken. bir de bunu deneyelim diye düşünüyorum, bütün önerilere açık bir şekilde.

0

16.05 – Black Swan – Darren Aronofsky

Günaydın, tünaydın, iyi akşamlar ya da iyi geceler.. Hadi itiraf edin biri uydu di mi? 24 saati 4’e bölüp geriye seçenek bırakmayınca işler kolaylaşıyor baya. Darren Aronofsky’e de benzer bir şeyi yaptık Hoş Bir Melodram’da. Nasıl “iyi derin geceler” gibi seçeneklere inilmedikçe her saat dilimi kapsanıyorsa, The Fountain gibi tutulmayan bir film olmadan da Aronofsky için artık “tamam” diyebiliyoruz. Black Swan; Şimdi sizlerle!

Aaa bir saniye burada tanıştırmak istediğim biri var; Alihan. Scrtlg’s bünyesindeki teknolojik yazılarından ve kafamızın uyduğu onlarca şeyden sonra Hoş Bir Melodram’da tüm zevkiyle de bizlerle.

“Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.” demiş Özdemir Asaf zamanında. Ne kadar düşündürmüştü beni bu cümle küçükken duyduğum zaman. Gözümün önünden renklerin gök kuşağı gibi geçişi. Aslında beyaz gibi önemli bir rengin gök kuşağında olmamasının farkına varmak. Az daha büyüyünce her rengin beyaz rengin prizmatik kırılışıyla, farklı dalga boylarıyla oluştuğunu öğrenmek. Daha da büyüyünce ışığın algılamada önemli olmasını sağlayan şeyin, karanlığın doymak bilmez açlığı ve ışığı yenme isteği olduğunu görmek. Kısacası beyazın görünen ışıltılı gücünün aslında bir nevi ikiz kardeşi olan siyahın o gizemli ve baskın karakteriyle mümkün olabilmesi. Seyretmeye doyamadığımız her rengin sadece siyah ve beyaz basitliğine (belki de yüceliğine) indirgenmesi. Kuğu Gölü Balesi de bu savaşı bir aşk üçgeniyle anlatan bir eser.

Hızlı giriş diye buna derim! Aa aramızda bir doğumgünü çocuğu var bugün; Derya. Bakalım Nil‘le neler demiş?

Hoş Bir Melodram’da bugüne dek incelediğimiz filmler arasında en yenisi ve son yılların da bir o kadar konuşulanı Black Swan (Siyah Kuğu) ile karşınızdayız. Darren Aronofsky’nin 2000’lerin başından beri projelendirdiği 2009’da tamamlanıp 2010’da beyaz perdede boy gösteren yapım, Aronofsky açısından da, Requiem for a Dream’den sonra geçen neredeyse on yıllık sürenin ardından en büyük gündeme gelişlerden birini içinde barındırıyor.

İçeriğe geçmeden Black Swan’un tarzına dikkat çekmemek olmaz. Film Darren Aronofsky’nin favori tarzı psikolojik gerilim ve bunun yanında bir dra…. Bir dakika, dram değil. İzleyenler için olası bir dram profili barındırsa da psikoloji, gerilimin yanında içerdiği diğer tarz korku sevgili Hoş Bir Melodram okurları. Filmi izlerken duygudan duyguya sevk oluyorsunuz ve bunu belki anlamayabilirsiniz bile ama ‘ansiklopedik’ yaklaşımı şaşırtıcı olduğu için burada barındırmamız gerekiyordu.

“İncelediğimiz filmler, yaklaşımlar” falan tecrübe akıyor maşallah! Hoş Bir Melodram, sen ne hoşluklara kadirsin.. İşte onlardan bir diğeri daha; Melike?

Beyaz kuğudan siyah kuğuya geçiş yalnızca bir film değil, aynı zamanda Amerikan bağımsız sinemasının idare eder bir yönetmeninin, holivud sinemasının kalburüstü yönetmenine dönüşünün de hikayesi.

Pi, Requiem for a Dream’den kalma rahatsızlık yaratma hissi ve Wrestler’dan gelme bir psikoloji analizi. Karşınızda –yine- psikolojik gerilim sayılabilecek Black Swan.

İyi ve kötünün savaşı olarak değerlendirmiyorum ben bu filmi. Bastırılmış ve kışkırtılmış olan diye düşünüyorum (yani o da niyette). Çünkü herhangi iki kutuptan birinin doğrudan bir mesajı yok, doğruyu arama gibi bir kaygısı da yok. Yalnızca çevresi tarafından kontrol altında tutulan hırslı bir karakterin, kendi istek ve taleplerini aşan bir kışkırtmayla kendini bulmaktan çıkıp, tamamen değişmesi bence esas konu. Daha fazlasını aradım filmde, örneğin bastırılmışlık mı bu kadar şizofreniye sebep oldu? Sadece çevresel kışkırtmalar mı söz konusu? Hocası, arkadaşı gibi? Yalnızlık veya depresyon mu tetikliyor? Kendini keşfetmesiyle ortaya çıkan bütün cinsel istekler, işin “içgüdüsel” kısmına mı gönderme? Bunların hiç birinin cevabını bulamadım! O kadar yüzeysel geçilmiş ki, elinde sonunda sadece bütün yaşananlar “hırslı” olmaya varıyor. Çok hoş detaylar estetik kaygı ile es geçilmiş. Şizofreni gibi “popüler” bi konuyu ele alınca, gerekçelerini incelemeye ne hacet! En başından beri içinde, yalnız olduğu hallerde duyduğumuz kanat çırpışları, kahkahaların günyüzüne çıkması epey arada derede oluyor. Hatta rol kapma kaygısı ile eş zamanlı ilerliyor. Geçen hafta, diğer filmlerde çizdiğimiz grafiklerin burda yeri yok. Belirli bir yükseliş alçalış da yok düzenli bir artan gerilim yok. Bir anda hepten çıldırmış gibi oluyor Nina’mız. Finalde bu kanıyı tetikleyecek kadar hızlı gerçekleşiyor, sanki yarım saatlik filmiş gibi akıcı ama zaman yetmemiş gibi de atlanmış gibi film. Hakkını yemeyelim, muazzam çekimler, kuğu gölü balesi sahnesi ve peşinden gelen final klişe olmasında rağmen hala etkileyici.

Kesinlikle etkileyici. Yazılar da öyle. Psikoloji diyorduk sanki? NilDerya?

Tam bir “beyaz kuğu” olan Nina’nın, siyah kuğuyu yaşamaya başlaması hayatındaki bazı problemlerine ek “hırsı” filmin psikolojik yönüne hitap etmeye başlıyor. Aronofsky’nin yaşananların gerçekliğini izleyicilere bırakan tarzının ön plana çıktığı dönenlerde Nina’nın yedeği Lily ile yaşadığı lezbiyen ilişkiden tutun da, adlı adınca vermeden final sahnesinde yaşananlara kadar Nina’nın hayal-yaşam karışımının yorumunu yapabilmek zihinlerimize gizleniyor ve hırsın insanı nasıl bir hale sokabileceğinin tanığı oluyoruz.

Psikoloji demişken, bu işin kitabını yamış Alihan‘a dönüyoruz hemen.

Black Swan’da bu baledeki siyah/beyaz basitliği ağır bir “psikolojik dil”le anlatılmış bize. Close-up yani yakın ve hatta dar plan çekimler, kamerada kullanılan renk filtresinin renk doygunluğunun az olması ve genellikle sabit olmayan aktüel kameranın salınımları insanı gerilime sürükleyen öğeler. Siyahla beyazın çatışmasında bu hislerin verilmesi son derece gerekli ve Darren Aronofsky bunu teknikleriyle çok başarılı şekilde aktarıyor.

Siyahla beyazın gri dumanlı savaşında durumun tetikleyicisi rolündeki en önemli konu “hırs” olarak ele alınmış filmde. Ve hırsın kişinin kendinle mücadeleye dönüşmesi esnasında kendine verilen zararlar. Elin Amerikalılar’ının “colleteral damage” (sivil zaiyat mı desek yan zaiyat mı desek bilemedim) dediği hadisenin bireyin kendi vücudunda vuku bulmasının irdelenişini görüyoruz. Tırnak kırılması, kendini olur olmaz yerlerde görüyor yanılsaması gibi sahnelerinin ya da suyla aşırı yıkama, kaşıyarak vücuduna zarar verme sahnelerinin izleyenlerin çoğunda uyandırdığı izlenim bu noktada çok başarılı veriliyor. Karakterin bir önceki Black Swan rolünü oynamış olan Beth’in (Winona Ryder) halini gördüğü halde bunda üstelemesi çok farklı bir takıntı örneği veriyor. Ona özenmesi fakat aşırı hırsın onu getirdiği noktayı kaçırmaması ama denemekten de kaçmaması, bir idea uğruna kendine zarar vermeyi normal sayabiliyor. Keza filmin finalindeki yaralanma ve belki ölümle sonuçlanma durumu da aşırıya kaçmanın vahim sonuçlarını görmemizi sağlıyor.

Tekrar Mel‘deyiz..

Burdan, insanın içinde iyi ve kötüyü, ve bu tavırların ön plana çıkışındaki koşulları inceleseymiş, bu cast bu konu ile başyapıt çıkarmış. Örneğin, kanamaları ve kanatların çıkışını, kendi çevresindeki “özgür” beyinlerin dünyasında tutunma çabasıyla kendini parçalaması olarak düşünseydik, hırstan parçalanmak yerine ne güzel olurdu. Ya da siyah kuğu ile beraber herkesi büyülemesini, artık deliliğin etkileyiciliği beraber ulaşılan bir başarı değil de, bir tür zincir kırma olarak görseydik. Bıçakladığı, kendi rolü için gibi durmasaydı da kendi ruhu olduğu da gözükseydi, beyazı bir tür reddediş olduğunu daha net anlasaydık. Sonunda kalan soru işaretleri finalin içeriğine dair değil de nedenine dair olsaydı… vs vs.. kısaca Nina’nın çelişkilerini daha belirgin görseydik. Filmdeki temel çatışma sanki görmezden gelinmiş. Bu kadarının altından başarıyla kalkan Natalie Portman kesinlikle daha fazlasını yapardı. Ama daha sessiz, daha gergin hatta belki sanattın rekabetle ne kadar istesede belli ölçüde içe içe olamayacağını bile gösterirdi. Hah, Oscar’a aday olmazdı belki o zaman. Filmi özetliyorum; popülist! Zoraki konmuş çıldırma sahneleri, sinemanın nimetlerinden faydalanarak güzelleştirildiğinden anlamsızlığı gözükmeyen karakter sivrilikleri, kişilerin nerde niye nasıl davrandığı belli olmayan kurgu zayıflığı.. biçim olarak da; brehtyen tiyatro ile dramatik tiyatro tartışmalarını fazlasıyla hatırlattı bana bu film. Çok ilgili değil ama benzer sebeplerden, bir katarsisle hem Nina’nın hem de bizim filmde bir orgazm duygusuyla finalde yorulduğunu düşünüyorum. Bir tür arınma seansı gibi. Çünkü o kadar atmosfer kaygısı güdülmüş ki, sanki bir bale ya da eski yunan trajedyaları gibi film insanı içine çekmeyi hatta insanın kendini Nina sanmasını başarabiliyor. Masklar, makyajlar, kanatlar sadece bir dekor olarak değil bence bu eski yunan oyunlarına da gönderme de barındırıyor. Bu bir sonuç değil bir tercih yani. Başarmayı burda ben olumsuz anlamda kullanıyorum. Belki de sırf bu kaptırma ve özdeşleşme yüzünden filmi anlamıyoruz. Film biçimiyle içeriğini anlamsızlaştırıyor. (Kuğu gölü balesi sahnesi ise sanırım bütün Tschaikovsky sevenlerini büyüleyecektir.) Beyazla siyah neyi simgeledi, iyi ve kötü değil, güzel ve yanlış değil, bastırılma ve kışkırtma belki (bence) ama çok açık değil. bunun net bir cevabı yok. Ama seyirci imgeleri anlamalı onlar üzerine düşünmeli, tartışması da nedensellik içinde olmalı, kafası karıştığından değil.

Peki ya sona uzanışlar nasıl oluyor Alihan?

Aşırıya kaçmak dedik tamam ama, Natalie Portman’ın can verdiği Nina Sayers karakterinin zihinsel bütünlüğünün dağınık olduğunu da gözlemliyoruz film boyunca. Evde bir baba figürünün eksikliği ile tüm yükün anne karakterine kalması ve bu annenin de aşırı “hırslı” bir kontrol aşığı olması Nina’nın çocukluğunu ve ergenliğini ciddi derecede etkiliyor. Ve hatta ergenliğinin çocukluktan hiç çıkmadan geçmesini sağlıyor. Kendini keşfetmemiş, karanlık karakterin gerektirdiği duygu durumunu yüklenemeyen, naif, kırılgan fakat korku ve yasakların ardındaki karanlığı merak etmekten de geri durmayan bir karakter. Bununla beraber çevresindeki puslu hava, kötü arkadaşlar, saflığından yararlanmaya çalışanlar ve tek iyi denebilecek arkadaşının olması karakterin sosyal yönden de bir dar boğazda olduğunu gösteriyor. Oynaması ne kadar zor olsa da Natalie’nin performansı için denecek söz yok. Burada Nina için kilit nokta etrafında bir ateşleyicinin olmaması. Daha doğrusu annesi tarafından buna izin verilmemesi. Fakat Vincent Cassel’in oynadığı dans hocası/koreograf Thomas’a olan gizli hayranlığı, arzusu, ilk kez baştan çıkması ve Lily’nin (Mila Kunis) felekten bir gece çalmak tadında yaşattığı geceden sonraki dönüşüm izlenmeye değer.

En sonunda hırsıyla kazandığı da ne mi dersiniz? Tatmin… Alter egonun kendini taçlandırması. Egonun yıllar süren baskıya baş kaldırması, bunu yaparken bir takım yaralar alması ve zihnin gerçekleme gücünü tamamen alter egoya devretmesi üstüne bir kurgu. Ve bedene veya zihne verilen zararın, kazanılan(kaybedilen?) o tarifsiz tatmin duygusunun karşısında hiçbir şansı yok. Darren Aronofsky yine nispeten insanlığın karanlık bir yüzüne değiniyor kısacası bu filminde de. Requiem For A Dream’de bağımlılığın hayat üstündeki karanlık etkisini, The Wrestler’da sönmüş küllerden yeniden doğulup doğulamayacağına dokunurken, bu filmde hırsı ön plana almayı tercih etmiş.

Black Swan Oscar’da kazanmıştı yanılmıyorsam veeee kime bağlanıyoruz? Evet, evet doğru bildiniz! Sir Emre. Hoşgeldiniz efenim (sana karşı ince bir sitem içindeyim)!

Oscar yazarı diye bir espri konusu oldu ekipte ama (nasıl da biliyor kendini – T) hep Oscar hakkında yazıp heykelciğe uzanamayan filmlerde bulunmayınca bunu kabullenmek zorunda kaldım. Madem öyle, bugün de Black Swan’ın Oscar macerasına göz atalım.

Black Swan en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi aktris dallarında Oscar’lara aday oldu ve Natalie Portman’la en iyi aktris kategorisinde mutlu sona ulaştı.

2011 yılında yarıştığı 83. Akademi Ödülleri’nde Black Swan’ın The Inception ve The King’s Speech gibi aşırı güçlü rakipleri vardı ve The King’s Speech ipi göğüsledi. En iyi yönetmen alanında da benzer bir tabloyla karşılaşıldı ve Darren Aronofsky yine The King’s Speech’ten Tom Hooper’a yenildi. En iyi aktristeyse Natalie Portman rahat ve haklı bir Oscar’ı elde etti.

Hızlı yaşa genç öl tadında ne geldiğini anladık ne gittiğini doğrusu.. Neyse ne diyorduk Melike? Darren’ı da bitirdik bugün. Bence bunu benimsedin sen ya?

Aronofsky benim yönetmenim değil (Aaa yine bu kız bana muhalefet. Oluyor mu canım hiç böyle – T :)) Hatta Amerikan bağımsız sinemasına dokunup geçenlerden de vazgeçmenin vakti geldi. Orda kalmakta ısrar göstermeyenden, keyifli iki saat dışında ne bekleyeceğiz de bu yazıları yazıyoruz?

Tamam sizden biraz kestim kabul ediyorum ama büyük final sizindir Nil ve Dery.

Black Swan biraz Natalie Portman etiketiyle tanıtılmış bir film. Tabi ki başta Portman olmak üzere bale sahneleri için müthiş emekler var ama önüne gelen izleyiciyi çeken bir film imajı asla Black Swan’a göre olamaz. Hoş Bir Melodram’da Darren Aronofsky tarzını bir aydır inceliyoruz ve son yıllarda bu tarzın “box office”e yöneldiğini Black Swan’la kabul etmemiz gerekir. Ayrıca konusu geçmeyip kendi yazmaz belki ama Tolga’nın bir notu vardı ki (çınlatmayın şu kulaklarımı – T :)) Black Swan’dan önce bizim incelemediğimiz The Fountain’de de benzer bir tabloyla karşılaşıldığını söylüyordu. Az bütçe – ses getiren yapımlar yine ses getirse de büyük bütçeli hale evrilmiş Darren Aronofsky’de. Bir yönetmeni hangisi daha tatmin eder karar sizin.

Kim bilebilir ki.. Tüm Hoş Bir Melodram yazarları/okurları ve Holivud sevdalıları! Milos Forman’dan sonra ikinci yönetmenimiz Darren Aronofsky’i de bitirdik. Filmlerinden tarzına, fiziksel görünüşlerinden isimlerinin nasıl okunduğuna dair koskoca bir ay/dört filmdi.. Kah yarına kalacak galiba dedik kah sabah 6’da kalkıp filmleri izledik ve sizlerin beğenizine sunduk. Umarım ismi gibi hoş bir seri oluşturma anlamında ikinci adımımızı da sevmişsinizdir.

Bundan sonra Emir Kusturica ile devam edeceğiz. Bakalım karşımıza ne sürprizler çıkaracak açıkçası çok merak ediyorum.. Programımız kısa bir süre içinde HBM resmi sayfasında olacak.

Son olarak kişisel yaratıcılığımdan yoksun olsa da, ekibimizin harika kalemleriyle yücelen bu yazı, hafta bazının ötesinde girişte bahsettiğim gibi bugün; 16/5 olarak doğumgününü kutladığımız Dery’e ithaftır. İyi ki doğmuşsun..

Keep in touch!

T.

0

09.05 – The Wrestler – Darren Aronofsky

Darren Aronofsky’yi Hoş Bir Melodram’da ağırlayışımızın üçüncü haftasına hoş geldiniz. Bu hafta, Aronofsky’nin Pi ve Requiem for a Dream’le alıştığımız psikoloji ağırlığı, 2008 yapımı The Wrestler’la yerini ağır drama bırakırken, ekibimiz de boş durmadı. Bu arada umarım basit de olsa grafik okuma yetiniz vardır. Biliyorum biliyorum; bunu aslında Pi’de kullanmalıydık..

1-2 Veee Randy ‘The Ram’ Robinson ringe çıkıyor sayın izleyiciler. Bugünkü karşılaşması her zamanki gibi zorlu geçecek ama The Ram alıştığınız üzere bugünün de favorisi!

Değil mi Nil? “Bende bende!!!” Ve sen tabi ki Derya. Anons yapan çocuk sizi tek organizma sanıyormuş pardon:))

Pi’yi izledikten sonra Hoş Bir Melodram’da Requiem for a Dream’e geçtik ve credits’i saklasalar, internetimizi kesseler ve tüm film birikimimizi bir şıklatmayla yok etseler bile Requiem for a Dream için “Darren Aronofsky filmi bu” diyebilirdik. Bu hafta ise Aronofsky filmi olduğuna söyleseniz bile inanmayacağımız ve ikna edilmek için çabaya ihtiyaç duyduğumuz The Wrestler, Türkçe ismiyle Şampiyon var önümüzde. Yönetmenlerin belirli çizgilerine tam aşina olurken yaşadığımız bu değişim kuşkusuz sürpriz oldu.

2-3 The Ram sarsıldı ama kazanmasını da bildi. O nasıl şovdu öyle? Herkes ayakta Ram’i alkışlıyor ve The Ream, her zamanki dirsek selamıyla taraftarlarını selamlayarak soyunma odasına dönüyor. Peki maç hakkında senin görüşün ne Melike?

Holivud dramların en klişesinin sahici anlatımından merhaba! Yaşınız mı geçti, hayatınız mı kötü, o Amerikan rüyasının bir parçası olamadınız mı, değişen çağ sizi dışlıyor mu, kusuyor mu? O zaman bütün bunların sebebini sorgulamak yerine, gelin bakalım nasılmış bu keder diyorsanız, tam size göre bir film.

3-5 The Ram için bir başka oyun ve tablo aynı! Rakibi dikenli tellerden masaya, zımbadan merdivene kadar her türlü alet/edevatı kullanırken Ram onu kendi silahlarıyla kanlar içerisinde yere seriyor! Bu ne vahşet! Ama şov yine muhteşem ve tam da bunu görmek isteyen izleyiciler ayakta! Siz kimi tutuyordunuz Nil ve Dery?

Koç. Eskilerden kalma bir güreşçi ve hayat onu ara vermeksizin yaptığı bu ağır spordan bir türlü kopartamıyor. Esasen filmde belirtilmese de şu an yaptığı stille söz gelimi (ve film geçimi 🙂 yirmi yıl önce yaptığı güreşin benzer şartlarda olduğunu düşünmek çok yanlış çünkü şov dünyası o kadar vahşi hareketleri ister olmuş ki Koç da buna ayak uydurmak için eskisi kadar sağlam olmadığı halde bu dünyaya katlanıyor. Ama nereye kadar?

5-11 Cassidy’nin dansıyla birlikte Ram iyiden iyiye kendi toparlıyor ve yeni karşılaşması için hiç olmadığı kadar hazır şimdi. Bu defa daha az kanlı ama The Ram için her şey yolunda gidiyor ve ringin yeniden tozunu attırıyor. “Show must go on” bir kez daha işledi ve maçı seyreden herkes mutlu ayrılıyorlar ve Ram soyunma odasına doğru yöneliyor. Ama, ama bu bulantı da ne? Daha önce yoktu bu.. Hoşuna gitti mi Melike?

Ben sevmedim pek.

Bilindik bir dram. tek iyi yanı ajitasyondan uzak kalmış, yerinde bir sadelikle anlatılmış film. abartılı duygular, diyaloglar yok. Karakterler çok uçlaştırılmamış, diğer filmlerinden en büyük farkı bu, hissedilen duygular sade ama onlar kadar naif değil, sahici sadece.

11-12 Ram kalp krizini ve ardından geçirdiği by-pass’ı atlatıyor ama kariyeri için durum bu kadar olumlu değil. Bir dahakinde bu kadar şanslı olamayabilirsin diyen doktor bir şeyler biliyor olmalı.. Cassidy! Yine Cassidy’ye gitmeliyim Derya. Ve beni lütfen tutma Nil.

Hayatın ona uyarısı filmin dramının da devamı yönünde. Kopulamayan hayattan uzaklaşmak mümkün gözükmeyebilir ama alınan kalp krizi gibi bir işaret bundan sonrası için yaşamakla ölmek arasında seçim yapmayı sunuyor. Ölümden kaçış yok ama güreşerek de fazla yaşanmayacağını ona birinci elden itiraf ediyorlar.

12-13 Cassidy bir kızım olduğunu hatırlattı ama beni bu halimle, bunca yıldır arayıp sormadıktan sonra kabul eder mi ki? Daha da ötesi artık ona mecbur olduğum için geldiğimi düşünecek.. Öyle değilim sanki de.. Küçük Stephanie’im yüzüme bile bakmadı işte. Bir iş daha bulmalıyım. Ne? Haftasonları için şarkuteri reyonu mu uygun? Kabul etmeyip ne yapacağım ki, yeni hayatı öğrenmem Melike, öğrenmemmmm!!

Hiç bir şey öğretmiyor film, ne adamın hayatını ne kızıyla ilişkisinin sebeplerini ne de striptizci kadının hayatını sorguluyoruz. Sadece izliyoruz. Bu sadece tanık olma durumu, kesinlikle bilinçli bir tercih, bir kere kamera seçimleri bile bunun bir “belgesel” niteliğini taşıdığını gösteriyor.

13-15 Stephanie bu hediye senin. Bugüne kadar istediğin gibi bir baba olamadım ama gel bak sana neler göstereceğim; eminim hatırlayacaksın.. Burayı hatırlıyorum ben. Ben senin babanım kızım. Beğenmesen de öyleyim. Bundan sonra daha iyi.. Kız haklı yemeğe gitmeyi bile unuttum ben. Hemde ne için? Barda tanıştığım bir orospu yüzünden! Yok hayır bu yaşam benim yaşamım değil, olamaz da.. Ne pastırma mı? 50 gram fazlanın hesabını mı yapacaksın bana? Hayırr ben Ram değilim, şarkuteri reyonunda çalışan bi…. Eeehh sikerim böyle yaşamı da, bu işi de. Karşılaşmamızın yirminci yılında ne olursa olsun o Ayatollah piçinin karşısına çıkacağım! Ben The Ram’im. Bugüne kadar böyle yaşadım, böyle de öleceğim! Cassidy ve Stephanie.. Hanginiz değişmeme izin verdiniz söyleyin bana! Söylesene Derya, niye susuyorsun Nil?

Hali böyle olunca Koç, sevdiklerine yönelmeye başlıyor ve önce striptiz klübündeki kız, sonra da kendi öz kızı tarafından beklediğini bulamıyor. Yaşamak için seçtiği güreş dışı “yaşam” onun yaşamından o kadar uzak ki, Ram açıkçası hayatta ölü sayılmaktansa güreşe dönerek ölerek yaşamaya doğru bir adım atıyor. Dikkat ederseniz o kadar sert duran adamlar birbirlerine karşı gayet de iyi davranıyorlar ve bunun bir şov olduğunun bilinciyle güreşiyorlar. Ram’in hayatı ve saygınlığının sınırları da tam olarak bu hayatta.

Filmin dramdan biraz da duygusallaştırmaya başladığını hissediyoruz ama çok değil. Çünkü Koç için doğrusu bu ve bu yaşamın dışında ne bir süpermarkette ne de benimseyebildiği sayılı insanın yanında barınamıyor.

Peki ya sen Melike? Ne diyorsun bu yaşlı adamın hikayesine?

Film aşama aşama gerilip yükselip düşmüyor, yine diğer filmlerinden farklı olarak. Aksine tempo bizi finale götürecek ağırlıkta aynı şekilde geçiriyor, ve final! Guns n’ roses mükemmel bir grup. Lisem üniversitem. Dünyanın en iyi gruplarından biri, temmuzda konserleri var.

Diğer filmlerinde renkler kostümler mekanlar bile filmde belli bir mesajın parçası olarak kullanılmışken burda sadece sahnenin parçası. Böyle bir dram, bunun toplumsal koşullarla bütünleştirmediğimizde ne işe yarar, etkilendiğimiz bir iki saatten başka hiç! halbuki bunu bir tür nesil çatışmasına ve bunun kaçınılmazlığının dramına değil de bir gelişim ilerme olmaksızın mesafelerin açılmasına vursaymış oku daha yerinde olurmuş.

Yavan. ajitasyon yok ama, yeni bir şey de yok. Adamın kendi dramına getirdiği başka bir bakış açısı da yok. Başka konu da bir dram da izlesek benzer tepkileri, sözleri başka karakterlerde söyleyebilirdi. Filmdeki tüm kırılma noktaları, kalp krizi, kavgalar, striptizci kadının hayır demesi, geri gelmesi ama yine de finalin gerçekleşmesi, şaşırtıcı değil ve biri diğerini açıklayıcı nitelikte de değil. Sadece kurgusal olarak çok derli toplu, bu yüzden final çok yerinde. Ama sadece dramı daha ağırlaştırmaya, bir tür “bazı şeyler değişmez” mesajı vermeye yarıyor. Ki bu mesajın doğruluğu tartışmaya açık.

15-17 O efsanevi maçtan tam 20 yıl sonra.. Karşınızda yeniden Randy ‘The Ram’ Robinson ve Ayatollah! Tarih gözlerinizin önünde canlanırken The Ram’in etkili konuşması herkesi ayağa kaldırıyor! Hakkında çıkan tüm söylentilere benim güreşmememe ancak siz karar verebilirsiniz diyor coşkulu kalabalığa! Kalabalık The Ram’den yana. Onu ilk günkü gibi görüyorlar ve The Ram gücüne güç katıyor.. Karşılaşma başlıyor. İki güreşçi de birbirine yakın gibi duyuyor ve belki kim bilir; aradan geçen yirmi yılın ardından birbirlerini tartıyorlar.. Ayatollah’tan The Ram’e sert bir hamle yapıyor ve The Ram sarsılıyor. Toparlanan Ram’den de aynı oranda bir karşılık gecikmiyor ve o da ne? Ayatollah yere seriliyor.. İzleyiciler ayakta, The Ram’in ünlü ‘finish him’i Ram Jam’i istiyorlar. The Ram de yorgun gözüküyor. Yerde yatan rakibi için belki hiçbir şey yapmasına bile gerek yok ama ağır adımlarla ringün köşesine ünlü dalışı Ram Jam için tırmanıyor. İzleyicilerin arasına son kez bakıyor ve atlıyor ezeli rakibinin üzerine. Oyunun sonunun geldiğini bile bile..

Peki ya Mickey Rourke NilDerya?

The Wrestler tek oyuncu üzerinden dönen bir film ve Koç rolünü Mickey Rourke çok iyi üstlenmiş. Diğer karakterlerin gelişleri, gidişleri, mekanlardaki serpintiler tamamen Koç’a dekor ve bu denli ön planda olan bir karakterin kendi gibi Mickey Rourke’un kişisel kariyerini yücelttiği de aşikar. Bunu filmi izlerken de hissedebiliyoruz ama Mickey Rourke için kariyerinde yeni bir hızlandırıcı (buraya ben olsam katalizörü yapıştırırdım, ah fen dersleri ah.. – T) olduğunu da çeşitli kaynaklardan öğrenebiliyoruz.

Son sözler kapanış konuşmasıyla gelen Mel‘den olsun mu?

Velhasıl, beğen ya da beğenme, ne Pi’nin ne de Requiem for a Dream’ın özgünlüğünün esamesi yok. Onlar arada kalmış filmlerdi, üzerinde konuşmaya açıklardı, kendimizi dışardan izleyebileceğimiz anları vardı. Bu ise tamamen bizi içerden izletmeye, yani belli bir duyguyla, filme tavır almadan izletmeye yönelik bir film. Eh bu sefer konusunu tam anladık da neye yaradı anlamamız? Oyunculuklardan eminim bahseden olacaktır (oldu oldu içini ferak tut:) – T), filme uygun düşücek kadar iyi. Ama bir Requiem’deki anne değil..

Haftaya Black Swan! (Al birini vur ötekine)

0

02.05 – Requiem for a Dream – Darren Aronofsky

-Kapıları kapatıyoruz, tüm yolcular tamam mı?
+6 kişi yok efendim.
-Uçuş kartları ellerinde mi?
+Malesef ellerinde.
-Diğerlerini daha fazla bekletemeyiz çabuk arayıp bulun onları!
+Derhal..

Yok oluş.. Çok kolaydır aslında. Var olabilmek için çabaladığımız bir dünyada yok olabilmeye bu çabanın yarısı bile diyemem küçücük bir parçası yeterli olur. Ama insan dediğimiz varlık; istisnaları saymazsak çabalamaktan çok da haz eden bir tür değil. Peki neden var oluş için en yabani içgüdülerinle bunca yıldır çabalıyor? Sevdikleri, yaşamdan zevk alabilme vs vs.. Liste uzar gider ve her birinin kabul edilebilir anlamları vardır. Peki ya her şeyi göre göre yok olmak için çabalamak?

Bu kaçışımızın bir sebebi olmalı der Melike. Bekleyenleri neden beklettiklerini açıklamak istercesine devam eder..

İçiniz kararsın, mutsuz olun daha da gülemeyin diye seçtik bu yönetmeni. Sözlük ortamlarının en beğenilen filmi seçilebilecek kadar hakkında konuşulup yazılmış bir filmini de tuz biber olsun diye.

İkinci izleyişle beraber; biraz abartıldığını düşünmeye başladım. “overrated” mi deniyordu neydi? Nedenini açmadan önce herkesin tek seferde farkettiği kimi temel özelliklerinden bahsedelim filmin.

-Anne’nin televizyon bağımlılığı ile çocuğun kokain bağımlılığı eş zamanlı ilerliyor. Kadında ilaç bağımlısı gibi gözüküyor, ama aslında o ilaçları hastalıklı gibi kullanmaya başlaması televizyondan eskisi kadar filmdeki tabirle “enerji” alamamasından kaynaklı.

-Anne’nin ta başından beri, görmezden geldiğini belirgin bir şekilde farkediyoruz. Sevgiyle örttüğü bir bağ var onun açısından. Ama onun dışında filmde herkes birbirini görmezden geliyor. Göz bebeklerinin yakından büyümesinin çekilmesinin de bununla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Elbette “uçunca” gözbebeği büyür ama bir yandan da görüş alanı düşer gibisinden. Evet zorlama oldu.

-Sevgililerin yanyana yatıp birbirine dokundukları sahne, aralarında kurdukları bağı zaman ve mekandan ayırıyor. Diğer sahnelerde vaktin akışı/akamayışı çok net, çoğu zaman da etkileyici bir şekilde verilmiş burası hariç. Burda bir donma var. Bir an için izleyici filmin dışında, bir fotoğraf izliyor gibi. Filmdeki en güzel sahne. “kendimi insan gibi hissediyorum” da kilit repliklerden biri.

-Bütün bağımlılar, sembolik olarak bir yere denk düşüyor. Kız parası olan, çizimler yapan aslında eroini tamamen bir tercihle kullanan bir karakter, siyahi olanın ailesine verdiği sözleri izliyoruz ara da, o daha çok sınıf atlama kaygısı olan bir karakter, ve esas çocuğumuz kendisi ispat etme, herşeyi çözme, hayallerinin peşinde koşma derdinde. Anne ise aslında, yan komşumuz, uzaktan akrabamız çok yakınımızdaki insanların biraz uçlaştırılmış hali. Bağımlılık aslında ironik olarak onlar açısında bir varolma kavgası. Zihinsel olarak kayboldukları hayatlarında, bir tutunma çabası olarak başlıyor.

-İlk 40 dakikası çok güzel filmin. Bütün sahne yaklaşımları muazzam. Yakın çekimler, yanyana çekimler, hepsi içerikle doğrudan bağlı. Aronofsky bu işi çok çok iyi beceriyor.

-Yine güzel bir gönderme de, mal dağıtımını yapanları sürekli üstte konumlandırmış olması.

Her yerde altı Hoş Bir Melodram üyesini arayan topluluk masanın çevresinden koşarak geçip gider.. Eşgallere sahiptirler elbet ama Derya ve Nil tanınmamak için kılık değiştirip ön tarafa bakan yöne yüzlerini çevirmişlerdir. Yanlarında ise gruba henüz katılmış ve saklanma gereği duymayan Aytürk’ten başkası yoktur.

Requiem for a Dream, Darren Aronofsky’nin yarım kalmış bir işi bitirme çabası gibi. Geçtiğimiz hafta incelediğimiz Pi’de nerede kalmışsak bugün bir diziye devam ediyormuşçasına Requiem for a Dream’deyiz. Belki aradan yüz yıl geçmiş, dünya değişmiş ama Darren Aronofsky’nin daha söyleyecekleri kalmış. Aslında o, daha yeni başlıyormuş.

Requiem for a Dream.. Bir rüya için ağıt.. Film Pi’nin yönetmeni Darren Aronofsky tarafından ele alınmış.

Pi’de yönetmenin tarzını beğenenlerin Reqiem For A Dream’i merak etmesi muhtemel. Bunun yanında gelişigüzel biçimde izlemek icin film arayanların ,traileri görerek ya da raflardaki film afişini, görüp merak ederek almas da kacınılmazdır. Çünkü film icin secilen isim ve afişi dikkat çekmektedir.

Filmin izleyiciye aktardığı baştan sona her türlü bağımlılıktır. İlaç, madde, tv , hayaller ve rüyalar.. Senaryo standart bağımlıların bir gün bundan kurtulacaklarına inanarak verdiği mücadeleden oluşmaktadır. Bu onların rüyasıdır. Bu hayattaki en büyük rüyaları. Buraya kadar senaryo ve kurguda herhangi dikkat çekici bir farklılıkla karşılaşmamaktayız.

Adamlar durdu. Bu işte bir yalnışlık vardı. Ufacık havaalanını tamamen gezinmişler ve uçuş kartları elinde pasaport kontrolünü geçmiş altı kişiyi hala bulamamışlardı. Hayır, geri dönmeleri neredeyse imkansızdı. Karşıdaki cafe’lerden birinde olmalıydılar. Ekip lideri yakını iyi görememesine rağmen uzak için hala bir şahin keskinliğindeki gözleriyle cafe’nin masalarına doğru bir kez daha baktı. Kalabalıktı. Bir hayli kalabalık. Sayıdan gitmeye çalıştı.. İkişer, üçer, beşer.. Herkes sözleşmiş gibi tek sayı olarak dağılmıştı.

Ön tarafa bakanlar arkaları dönük Melike ve Tolga’yı uyardı. Bu tarafa bakıyorlardı.. Tolga kış uykusundan uyanmışçasına sanki bir gecede uzayan saçlarıyla fazla çekinmiyordu. Mel’inse arkasını dönmekten başka kamuflajı yoktu. Her anı tanınıyordu nede olsa. Gelseler, elleriyle koymuş gibi onu bulacaklardı. Umursamadı. Devam etti..

Gelelim biraz alt metnine;

-Anne’nin televizyon bağımlılığı şeklinde yansıtılan bir sıradanlığa bağlılık gibi geldi bana. Sokakta güneşlenen, televizyona çıkacağı için kilo vermeye çalışan, hatta komşuları tarafından sonuçlarına teşvik edilen bir karakter. Yalnızlığı ilgili kısmı anlattığında, aslında onun tutunma çabasının o yalnızlıkta olduğunu görüyoruz. Onun bağımlılığını diğerlerinden farklı tutmak gerekirdi o yüzden. Ama film finale yaklaştıkça daha çok paralleştiriyor bunu diğerleriyle. Ama kadın ne zaman sıradan olmaktan çıkmak istese, orda buna müdehale ediliyor. Düzen (buraki hastane personeli simge olarak kullanılmış, simge diyorum zira yaptıkları konuşmalardan onlar da aslında o sıradanlığın bir parçası olarak lanse ediliyor) ona sıradan kalması için elektrikle müdehale ediyor. Ama o kadar kesikli, ve etkileyici olma çabasıyla o kadar eş zamanlı ki bu anlatış aslında kadın bir bağımlılığı televizyona çıkarak “altın vuruş” yapmak derdinde gibi anlaşılıyor. Tam tersine başka bir bağımlılığı onun yerine koyarak kendi özgürlük sınırlarını zorlayan kadın daha tutarlı olurdu bence ve “reality show” hadisesine bağımlılık konusunda daha da yerinde bir eleştiri olurdu.

-Yaşadıklarının illegal olduğuna dair çok az veri olması güzel, hapise girişleri bile çok olağan bir akış içerisinde, siyahi çocuğun orda çıkmayı bekleyişi sanki hapiste değillermiş gibi. Yani “dışarısı da onlar için hapis” anlamı çıkartılabilecek kadar sade bir geçiş. Daha fazla vurgulanmalıymış. Dışarısı ve içerisi kavramının onlar için aynı olduğu kadar esaslı bir konu, es geçilmiş biraz. Zira zihinlerini uyarmak üzerine kurulu bir bağımlılık, kendi kafalarının içindeki toplumsal sınırlardan kaçış için başlamış bir bağımlılık şeklinde güzel başlayan film “bakın ne kadar da kötü şeyler  yaşadılar” gibi basit bir finalle bitiyor.

Adamlar çevrelerinde birer köpekbalığı gibi dönmeye başlamadan önce ikiye ayrıldılar. Önündeki MacBook’un ekranını karartan Tolga ekranı bir ayna gibi kullanıyordu. Adamların hareketini görünce şu an kaçtıkları insanlar olsa da zekalarının beklediğinden daha üst düzeyde olduğunu mırıldandı. Rahat görünmek için saçlarını eliyle geriye doğru atıp masanın üzerindeki Kimi Raikkonen imzalı cap’ini başına geçirdi. Bu şapka üzerinde itfaiyeci şapkası vb birçok espri dönüyordu ama Fin pilotun gözlerini koruyan geniş güneşlikli bölüm tanınmazlığın da garantisiydi. Bu hareket ayrıca toparlanmanın psikolojik yansıması hareketini de yansıtacak, adamların aceleci birilerini bulma içgüdüleri boşa gidecekti. Melike daha fazla dikkat çekmemek için Emre’ye telefonla geç kaldığı için şanslı olduğumuzu ve olduğu yerde kalmasını söylerken Derya ve Nil kamuflajlarının etkisiyle kontrolü ele aldı.

Film kadar yönetmeni tanıma konusunda  Darren Aronofsky izlerini bırakmakta çok başarılı. Geçiş sahneleri, Pi’de izlerini gördüğümüz gerilimin dozajı yönetmenin çizgilerini, yaşlı bir yüzdeki kırışıklık kadar belirgin bir şekilde taşıyor.

Filmin uzunluğu ise Darren Aronofsky’ın öğrenmeye başladığımız (gerçi her an çürüyebilir ama) kısalığında. Hızlı başlıyor, hızlı geçiyor ve hedefe ani bir iniş yapıyor. İçeriğe kendinizi kaptırma garantisiyle devam ettiğiniz o ilk anlardan sonra temponun düşmesi bir yana her şey hızla korkunç sonlara doğru ilerliyor ve düzelme ihtimalini bile hayal edemeyeceğiniz bir finale bizi taşıyor.

Bir diğer rahat isim Aytürk’ün de diyecekleri vardı elbet..

Fakat bu filmi farklı kılan, benzer senaryoları ele alan filmlerden bazı farklılıkları göz çarpmaktadır. Film öncelikle düşük bir bütçeyle çekilmiştir.(burada ufak bir not verilebilir. Pi’ye ayrılan bütcenin sadece %10u ile karsımıza cıkmaktadır. )

Düşük bütçe ile standart bir konu ne kadar dikkat cekici olabilir ki? İşte bunu gözlemleyelim.

Filmde cok fazla renk karmasına yer verilmemiştir. Örneğin kırmızı elbise vurgulanarak hayal için yaşamak hayale ulaşmak için çabalamak vurgusu bilinçaltımıza işlenir. Sara televizyona çıkıp bu kırmızı elbiseyi giymek zorundadır. Tek hayali oraya çıkmak ve oğlu Harry’le ne kadar gurur duyduğunu ölen eşini ve onları ne kadar sevdiğini televizyon ekranlarında söyleyebilmektir, tek hayali budur. Öte yandan Tyrone’un annesine olan sevgisi, sürekli onun fotoğrafına bakarak ya da geçmisten bazı anılara giderek  bir gün cok sevdiği annesine olan sözünü tutup başaracağına inanması onun en büyük rüyasıdır. Harry de bir gün cok daha cok para kazanacak ve Marion icin butik açacaktır. Marion başarili bir modacı olacaktır. Ve Harry, annesinin istediği torunu ona verecektir, başarılı ve gurur duyulan bir evlat olacaktır. onları ne kadar sevdiğini gösterecektir.

Bu şekilde bir yere varamayacaklarını anlayan adamlar kimlik kontrolü için gerekli izni telsizden isterken Hoş Bir Melodram ekibi de fazla zamanları kalmadığını anlamaya başlıyor. Bir eksikleri ve üzerlerindeki değişikliklerin şansıyla bir süre idare etmelerinin avantajının hızla tükendiğini fark eden Melike de, finale dair hazırlıklarını tamamlamaya karar veriyor.

-Finale dair yeniden;  pi’den farklı olarak çok yerinde bir final. Adım adım geriliyor, kararıyor, ve birden düşüyoruz. Bütün acı, başarısızlık bir anda izleyiciyi yerle bir ediyor. Burda kızınkine itirazım var biraz. Gerçekçi olabilir, anlatmaya çalıştığı “ne kadar düşkün” olduğu ya da “bütün bunlara zorlanması” da olabilir. Çünkü anneninki gibi o da aslında düzenin başka bir tarafından “zenginler” tarafından kendilerine mahkum bırakılıyor. Onun bağımlılığı artık bir arayış olmaktan çıkıyor, bir varolma çabasından çıkıp, normalleşmeye dönüyor. Yeter ki devam edebilmeye.. burası çocuklaa yaptığı telefon konuşmasının peşine geliyor ve iş trajedikleşiyor. Kız için üzülüyoruz, üzüldüğümüz içinde yaşadığı sahnenin sebeplerine dair kafa yormayı bırakıyoruz. Halbuki aralarında en ilginç karakter o. Bir önceki sevişme sahnesi de sadece para için, mal bulmak için gösterilmiş gibiydi. Bu da, bundan daha derinlikli sebepleri olduğu/olabileceği kanısındayım. Çocuğun geleceğini bilmesine rağmen oraya gidiyor çünkü. Ve sonraki cenin sahnesi, çok zorlama. Yeniden doğma isteğini çok bariz.  Bu sahneler “ibretlik” bir film havası yaratıyor.

-Evet bu film ibretlik bir film değil, öyle anlaşılmaması gerekirdi, “uyuşturucu ne kadar kötüdür bakın” gibi didaktik mesajlar peşinde olanlar christina f’in anıları kitabını okusun. Bu film bundan fazla olmalıydı. Fazlasını vaad ededen başlangıç için sönük bir final.. o başlangıçtan film “uyuşturucunun” bir tür baskı aracı haline geldiğini, varolma çabaları başka yerlere evrilebilecekken bunu kullanmakla aykırı fikirlerin bastırılabileceğini, şiddetin belirli ölçülerle toplumun “bekası” için olmak zorunda olduğunu, azının ve çoğunun insanı yok edebileceğini söyleyebilirdi. Bence bunları ve ötesini söylemeye çekinmiş bir film. Otomatik portakal’ı ya da Trainspotting’i şiddetle öneririm bunun yerine. Demek ki düşük bütçe daha iyidir. İnsanı cesur yapar.

Adamların beklenen izninin çıkmasıyla Aytürk’ün son sözleri adeta bir opera salonundaki ses gibi kulaklarda yankılanıyor. Kontrole iki masa kala Aytürk’ün acelesi, kendinden eminliği ile harika bir uyum oluşturuyor.

Requiem for a Dream, sizi izlerken yorabilir. Çünkü çok fazla hareket ve sürekli konunun içinden bir an olsun uzaklasıp nefes almak istediğinizde sizi yeniden içine çekecek sahnelerle konuyu yüzümüze defalarca vuran bir tarzda ilerlemektedir. Bu rahatsız edici bir tedirginlikle izleyiciyi içerisine çeker. Etkisi altına alır..

Normal şartlarda bunun nesi iyi ki? Denilebilir. Berbat hissettiriyor denilebilir. Bu bir komedi filmi değil zaten.. Filmin konusu ilginizi çektiyse, bu filmden beklentiniz izlerken ve izledikten sonraki hissiyatınızla karsılastığınızda, bekleneni fazlasiyla karşıladığını göreceksiniz.

Filmde standart bir sinema filminde kullanılan ortalama cut sayısından cok daha fazla cut kullanılmıştır. Bu yer yer yorabilecek derecede sizi gerebilir. Artık dursun artık sakinleşsin diyebilirsiniz. Fakat muhtemelen yönetmen olayların vurgusunu, filmdeki zaman akısını, hayattaki rutin tekrarları bu şekilde vermeyi seçmistir kanımca. Ve yaşarken de  zamana asla dur denilemez sırf bu bile kurguda geçen insanların yorgunlugunu bize yaşatmaktadır. Ve kendi hayatımızla o kurguda o karmaşada bir yer bulmamızı kolaylaştırmaktadır.

Film bağımsız sinema filmi örneklerinden birisi olarak notrated bicimde karşımıza çıkmaktadır. Bu yönetmenin kendi tercihidir. Ki bir cok sinema tutkununun da belki en çok hoşuna giden özelliklerden birisi bu olacaktır. Sinema tutkunları bilirler ki; bir film notratedsa ticari kaygılardan ve warner bross sınırlarından uzaklasmıs bir film demektir. Klişelerden uzak daha samimiyete yaklaşan, özgün bir filmi izleyeceklerinin işaretidir.

Bu hissiyatı zaman zaman sapmalar olsa da rahat yaşayacaksınız. Zira filmde çokca sahne kesilecekken, yönetmen ruhun azalacağını düşünerek bunu kabul etmemiştir.

Ve son olarak kişisel bir düşüncemi aktarmak istiyorum:

Sıradışı yönetmenler arasında benim için David Lynch’ten sonra, Darren Aronofsky de irdelenmelidir. Fakat belki filmleri hakkında genel kanıya ulaşabilmek için daha çok filmine ihtiyacımız var.. Pi ve Requiem of a Dream’den  sonra yönetmene olan ilgisi ve merakın iyi veya kötü yönde mutlaka oluştugu rahatlıkla söyleyebilirim.

Filmin çekimi ışıkları filmde farklı bir kompozisyonu ve uyumu yakalamamızı sağlıyor. Çok beğendiğim soundreacki ise, şu aralar haber bültenlerinde kullanılması neticesinde, çok çok sıradanlasmıstır. Ve bu cok üzücüdür. Filmin cekildiği 2000 yılı içinde değerlendirecek olursak, müzik çok kalitedir. Ve cok uygun secilmiştir. Lux Aetarna..

Cenin pozisyonu aklımızda en cok kalan sahnelerden birisidir herhalde. Bitişte de  vurgulanmıştır.. Çaresizlik, yalnızlık, bağımlılık… Daha iyi bir şekilde anlatılamazdı..

İyi seyirler 😉

Adamlar masaya geliyor ve yok oluşun soğuk elleriyle Hoş Bir Melodram ekibini uçuşlarına doğru “davet ediyorlar”. Ekibimiz bu koşuşturmayı bir aşı olarak görüyor. Bir gün daha farklı bir yok oluşa hazırlık için fikir yürüttükleri bir yok oluş. Fikirlerini beyan edebilmenin kırıntılarıyla yaşadıkları son dönemlerin tadını çıkarabilecekleri bu kaçış, özgürlüklerini hiçbir zaman ellerinden alınamayacağının kanıtıydı da ayrıca.

Bu yazı 1 Mayıs’ta tamamlandı. Tamamımız olmasa da biz sadece izlemedik. Siz de sadece izlemeyin. Çünkü sadece izledikçe, sadece yok oluruz.

0

25.04 – Pi – Darren Aronofsky

3.141592653589793238462643383279502884197169399375105820974944592307816406286208998628034825342117067982148086513282306647093844609550582231.

Tarihin belki de üzerinde en çok uğraşılan sayılarından birini, son günlerin popüler sayısı 140 karakterde ifade etmeye çalışınca böyle oluyor. Ama bir çoğumuz onu ilk olarak tercihen ortaokul yıllarında (ilke inmiş miydi ki?) pi’iyi 3 alınız gibi yuvarlama deyimlerle, karizmatik π logosuyla ve bir dairenin çevresinin çapına bölümü ile elde edilen matematik sabiti tanımlamasıyla hatırlarız. Hatta yine vakti zamanında pek değerli bir hocamızın sınav sorusununu sonradan hatalı olduğunu anlayıp tam sayı çıkması için pi’yi 2 bile aldırmışlığına bile tanıklık ettim kişisel olarak. Neden her sınav sonucu tam çıkmak zorunda ki? Ya da küsaratlı rakam bulduğumuzda biz niçin işlemlerimizi kontrol etmeye programlandık ki? Bakın Pi’ye, 140 karakterde nasıl da arz-ı endam ediyor en tepede.. Çok merak edenlere 10.000 haneye kadar olanları bile var. Hem koskoca Walter Bishop, en güvendiği kasaların şifrelerini de bu küsürattan oluşturmadı mı? Neden o zaman, neden 3?

Öhü öhü.. Kişisel panik atağımı savuşturduktan sonra tekrar karşınızdayım. Bu arada ben Tolga; “esas oğlan”. Hoş Bir Melodram için alışık değilsiniz biliyorum ama Darren Aronofsky’a geçiş yaptığımız şu günlerde moderatörlüğü o veya bu sebeple üzerimde buluverdim. Bu bağlamda, şu an yazımı çoktan yazıp göndermiş, margaritamı yudumluyor olacakken sizlere giriş/gelişme/sonuç tadında Darren Aronofsky’ın Pi’sini aktarmaya çalışacağım. Tabi ki silah arkadaşlarım sevgili fikir anamız Mel, üç harflerin değişmez ismi Nil, sarı humma Dery ve şu aralar yazılarda olmasa da yorum onaylama ile bilimum teknik angarya işte Sir Frank “Emre” Williams ile birlikte.

Sevgili Melike, Darren Aronofsky’ın dünyasına bizi korkutmadan alıştıracak bir giriş yapmış şöyle bir bakalım ne demiş..

Kaotik dünyanın, depresyonlu, obsesyonlu, yalnız dahilerinin anlam arayışlarının yönetmeni Arofonsky’den merhaba.

Ben olsam Arofonsky’dan derdim herhalde. Karşılıklı yönetmenin adını telaffuz etsek fena olmayacak. To do list’e ekle evladım.. Neyse devam edelim Melike Hanım’la.

Daha önceden izleyene torpil yok gibi katı kurallarımız yüzünden ikinciyi izlediğim bu filmi, ilk izlediğimde biraz da ergenliğinden etkisiyle anlamamış bundan büyük bir keyif almıştım. O zamanlar bağımsız filmler tartışmasız “havalı” (ki burada cool desek o ergenlik dönemine geri döneriz – T.) olma konusuydu malum. Gereğinden fazla anlam ve mesaj kaygısı yüklemiştim. Bunu ise şimdi ikinci de farkediyorum.  Film ne çok bomboş, sadece estetik kaygı ile çekilmiş bir film, ne de sinemanın anlamına dair çekilmiş “çok özel” bir film.

Filmin temellerini bir paragrafta özetlememiz istense herhalde daha iyisi gelmezdi. 3.141592…’nin sadeleştirilmesine alışık bünyelerimize hem kısa hem de öz 3.14 etkisi yaptığını dile getirip göbek bağları birlikte kesilmese bile, aynı eve çıkıp kendilerini göbek bağıyla birbirlerine bağladıklarına inandığımız Derya ve Nil’in girişlerine bir bakış atıyoruz şimdi de.. Ya aslında siz ikiniz için tek isim bulask ya? Deni? Nide? Niğde:)) Üzerinde düşüneceğim..

Milos Forman’ı işlediğimiz bir ayın ardından kaç filmine doyacağımızı henüz bilmediğimiz Darren Aronofsky’ın Hoş Bir Melodram serisine hoş geldiniz. Sizlerle ilk olarak Aronofsky’ın Pi isimli 1998 yapımlı dram, bilim-kurgu ve gerilim kümelerinde yer alan filmi. 84 dakika süren fillm Maximillian Cohen isimli bir matematikçinin aradığıdünyanın sırları üzerine yoğunlaşıyor.

Diyerekk Derya ve Nil de Pi için apayrı bir tarzda girişi yakalıyor. Bu konuda çok yorum/mail alıyoruz aslında ve açıklamak için de buradan iyi yer bulamayız diye düşünüyorum. Pi için, üç güzel hanımefendinin oluşturduğu iki ayrı girişi okudunuz ve birbirlerinden ne kadar farklı ve özgün fikirler verdiklerine dikkat ediyor musunuz? En iyi ihtimalle konuları bölüştüğümüzü falan düşünüyorsunuzdur ama hayırr, hayır yanılıyorsunuz! HBM’nin öyle bir etkisi var ki; herkes kendi yeteneklerini sergilerken garip bir biçimde birbirleriyle çelişmiyor. Bunun nasıl bir sebebi olabilir ki? Ya da Pi’nin “sırları” bize bunu anlatabilir mi? Ne dersin Melike?

Filmde, matematikle kafayı bozmuş, takıntılı karakterimiz Max var. Max çok şiddetli migreni olan bunu ise altı yaşındayken güneşe bakmasına bağlayan yalnız bir adam. Sanıyorum filmde çokça geçen “annem bana güneşe bakma demişti, altı yaşında baktım” repliği yüzünden bu film siyah beyaz. Kendi sanrılarıyla beraber, kalan dünyanın anlamını ve rengini yitirmesinin bu kadar açık anlatılması ancak bu kadar teknik olabilirdi.

Geçtiğimiz hafta boyunca bizde baya renkleri anmıştık ve The Artist’ten sonra bir başka yeni sayılabilecek siyah-beyaz yapım açıkçası beni gayet memnun etmeye başladı. Alışmaya başladım galiba.. Melike’nin çıkarımına katılmakla birlikte kendi dünyamın renkliliğinden memnun olacağım ki, kış ayında bile ultraviyole ışınlarından korunmak için güneş gözlüğümü yakınımda tutarım. Korunmak önemli şey di mi Derya ve Nil? Korunmak derken; dış etmenleri kastediyorum tabi:))

Cohen garip biri. Her dahiliğe yaklaşan adam kadar garip bu doğru  kendi dünyasını, bu sırları arayacak kadarda özgür ruhlu. Onu bağlamaya çalışan etkenlerden o kadar soyutlamaya çalışıyorki kendini, yaratmaya başladığı ve sonunda kendini Tanrı’yı anlayabileceği bir dünyayı kurarken ve onu en yakın hocasından bile sakınıp korurken buluyor. Çözmeye çalıştığı formülü kendi kendine bile açıklayamazken bunu zaten bir buluş olarak lanse edebilmeside imkansız görünüyor.

Ben ısrarla öğrenmek istiyorum; nedir peki bu buluş/sır/ya da her ne ise? Melike sende kesin vardır bir şeyler?

Hiç olmaz mı..

Film bolca matematik terimi içermesine karşın, doğrudan buna ilgisi olanlara hitap etmiyor bana kalırsa. Film ilk elli  dakika boyunca gerilim filmi diyebileceğim kadar sakin ve adım adım geçiyor. Karakterlerin kim olduğunu, çevrelerini, sürekli tekrarlayan krizlerini görüyoruz. Basamak basamak yükseliyor film ve tam belli bir sonuca varabilecekken hızla düşüyor bana kalırsa. Wall street ve tevrat daki sırları çözmeye gelmiş yahudi amcaların filme girmesi film içerisinde çok doğru bir zamanlama da değil. gerçekçi olması için geç, halüsinasyon olabilmek içinse çok erken.  Yani adamın tam delirdiğine inanmaya başladığımız bir anda; filme eklenmiş aksiyon sahneleri bana ilk izlediğimden beri yapay geliyor. Bu da halüsinasyon olduğuma dair düşüncemi destekliyor. Sadece biraz daha yükseğe konulabilecek bir çıldırma eşiği, muhtemelen çok boğuk bir film oluşturur mu kaygısıyla daha öne çekilmiş; ki bu haliyle dahi oldukça iç karartıcı bir film.. Max her şeyin bir şablonu olduğunu düşünüyor ve bu şablona ulaştığında, hayatın anlamını çözebileceğine dair takıntılı inancı onu her geçen gün gerçeklikten koparıyor. Max’in gerçek dünya ile bağı, komşularıyla olan ilişkileri ve Go oynama sahneleri.. belli bir tekrar izleyen her olayın, matematiksel olarak çözülebileceğine ve bir sonraki, varsa, tekrarın ne olabileceğine dair bir çözüm üretme çabasının aslında onun yaşadığı krizlerden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Aslında Max dış dünyayı anlamak istediği kadar, kendi kafasının içini anlamak istiyor filmin anlattığıyla. Bol bol yakın plan kendi kafasını incelemesi bunun bir göstergesi bana kalırsa. Asıl bulmak istediği şablon krizlerinin, kendi beyninin şablonu olabilir. Aynı şablonun, sayıların, denklemlerin insan beyninde var olduğuna göre doğadaki tüm sayılarda var olabileceğine dair hipotezi filmi akılcı bir çizgide tutmaya yarıyor. Filme bilim kurgu demek mümkün değil bu yanıyla.film boyunca da hiç abartıya kaçıldığını hissetmiyoruz. Sayıların sürekli değiştiği, azaldığı arttığı borsa ise en sağlam çalışma alanı mecburen. İşte krizlerinin arttığı, çözüm bulamayıp, belli sayılara takıntılı hale geldiği ve hocası Sol ile tartıştığı sahneden sonra tezine olan inanıncını sağlamlaştırmak için kendi beynin yarattığı halüsinasyonu izliyoruz o esnada. Madem ki dünyayı anlayabileceği bir kalıp var; o zaman dünyanı yöneten iki büyük gücün, ekonomi ve dinin onun peşinde olması gerekir.  Ama Max ikisine de karşı koyarak kendisine cevap veriyor kendi kafasının içinde, “onu ben çözeceğim” diyor, “bu onu benim yapar.” Bu tarz replikler Max’in dış dünyada bulacağı bir anlam değil, kendisi ile gerçeklik arasında bulabileceği bir bağ peşinde olduğunun göstergesi.  Benim anladığım bu en azından…

En azından? Daha ne olsun ki:) Aslında çözmeye çalıştığı demiş ya Derya ve Nil, Max için; Pi’nin genel yaklaşımı bu. Herkes çözmeye çaklışıyor bir şeyleri. Yöentmenlerin çabaları da bazen bu yönde olur zaten. Kendi anlattığının yanında izleyiciye bir şeyler verebilmek.. Bu konuyla noktalıyorsunuz galiba?

Pi’de şudur diyebileceğimiz bir yargı yok. Yönetmenin anlattığı hikayenin yanında izleyenlerin filmden algıladıkları bir noktadan itibaren önem kazanıyor. Bir amaç için yollanmak ya da kendini böyle zannetmek. Her an bu düşüncelerle biterken bir halisülasyonla her şeyin normale dönebileceğine inanmak. Darren Aronofsky duygudan duyguya atlarken her şeyi bir anda bitiriveriyor. Bazı filmlerde kafanızda kesin bir şey olmadan bitince kaybolmuşluk, pişmanlık hissi oluşur ama Pi aynen böyle bitmesine rağmen bir rahatlama hissiyle finali yapıyorsunuz. Çok başarılı bir sevk.

Bu final bir şeylerin işareti olabilir gibime geliyor. Mesela Requiem for a Dream. Yukarıda 90 dakikanın altını görünce kendimi attığım programımızdaki bir diğer Darren Aronofsky yapımı. İzlememiş olanlar için; bir tarz doğuşunun ayak seslerini mi duyuyoruz yoksa Melike?

Ve final, biraz hızlı kesildiği kanaatindeyim açıkcası. Bulduğu için mi, pes ettiği için mi kendisine onu yaptığını ayırt edemiyorum. Ama küçük kız işlem sorduğunda bilemediğinde, yüzünde belirgin bir mutluluk var ve filmin son sahnelerine herhangi bir krizde izlemiyoruz. Hem bulmak hem de bazı takıntıların peşini bırakmak aynı finali doğurabilir, eğer bu bilinçli bir ortada bırakmaysa muazzam güzel bir final olduğu söylenebilir. Velhasıl, film güzeldir, iyidir hoştur. Yalnız anlatmak istedikleri için kısa, anlatabildiği kadarı için uzun bir filmdir. Bunu da yönetmenin ilk uzun metrajı olmasına verebiliriz sanıyorum. Önümüzdeki haftalarda izleyeceğimiz, bol iç karartıcı yakın plan karanlık çekimlerin ilk örneklerini izlemiş olduk. Kapıyı tek tek açması, kafasını bol bol incelemesi, ilaçların alınma sahnesi aronofsky’nin diğer filmlerinde üzerinde ustalaştığı bir tarz. Bu tarz filmlerde ben insanın kendi hayatından ya da toplumundan belli kesitleri görmeyi severim.  Bu yönü olmayan bir film. Gerçekten kendi özgü bir karakter Max. “işte obsesyon insanı bu hale getirir” gibi bir mesaj verdiğini zannetmiyorum. “insanın dünyası kendisi ve çevresiyle oluşturduğu gerçekliktir” tezine içten katılmıyorum. Max gibi, insanı kendinden uzaklaştıran insanların öykülerinde bile, Sol ile geçen Go oynama sahnelerine daha fazla ağırlık verilmeliymiş. Biraz daha Max’i dışardan görme şansımız olmalıymış. İşte o zaman film “tam” olurmuş bence. Ama orda bile “sende yaşadın, sen korktun” gibi hala Max’in kendisi üzerine söylediklerini duyuyoruz. Yine de başarılı bir film. Zaten zekice kurgulanmış filmlerin ayına hoş geldiniz.

Doğru söze ne denir? Sanki cevabı görmüşüm de soruyu hazırlamışım gibi ne tatlı değil mi? Heh heh..

Gelen yazılara bakıyorum da çok dikkat çekmemiş ama benim için önemli bir noktası daha var Pi’nin. Günümüzde milyonlarca dolar harcayıp ortaya çıkarılan saçma sapan filmlerin aksine Pi’nin bütçesi sadece $60.000. Elde ettiği etki için ekstra bir şey dememe gerek yok sanırım.

Bu arada Maximillian Cohen ismi nereden tanıdık geliyor diyordum.. “Maximillian” kısmı bir Dan Brown kitabından, “Cohen"se Adam Fawer’ın Empati’sinden aklımda kalmış. Alın size beynin bir oyunu daha.

Moderatörlük iyi hoş da; bana söyleyecek çok şey bırakmadınız ya.. Yeni bir tarz olarak Darren Aronofsky’ı ele almıştık ve ilk hafta itibariyle biraz daha riskli bir alanda yolalmaya başarılı bir şekilde adım attığımızı hissediyorum şu an. Haftaya Requiem for a Dream’de büyük fırtıtalar kopacak gibime geliyor. Pi’den edindiği çıkıramların toplum bazında uyarlaması ve kat ve kat sertine hazır olun derim. Haftaya görüşmek üzere. Hoş Bir Melodram’ı okuyun/okutun efendim. Yazmak isteyene de hayır demiyoruz şimdilik:)

0