Category: Monday Wars

MW Sin City: The Hard Goodbye

Sen aylarca bekle bekle, en iyi bölüm The Hard Goodbye yazısı, Sin City: A Dame to Kill For’un vizyon tarihine denk gelsin. Şimdi kendimi planlı olmadığına dair açıklamaya çalışsam pek inandırıcı olmayacak biliyorum. O yüzden serilerde olmadığım (ya da “hı hı evet” kadar olduğum) bölümler adına The Hard Goodbye tamamen benim.

image

Marv ile karşımıza çıkıyor Mickey Rourke. Goldie ile tek gecelik ilişkisini çizgi roman tadında ciddiye alan bir terk edilmişlik örneği karakter. Her şeyi Goldie’ye bağlıyor, hayat Goldie ile güzel derkennnn!

Derken bir şeyler oluyor. Spoiler’dan kaçınıp klasik Sin City havası gereği intikam gerektiren şeyler.

Bir görünüp beklediğini alamadığı Goldie(imsi), psikopat Kevin vs vs.. O sayılı renklerin vurduğu siyah-beyaz ekrandan kimler geçiyor kimler.. Marv tek amaca; Goldie’ye odaklı. O tek amaç uğruna suçlanmaya, daha doğrusu suçlanma iknasına kadar giden bir süreç. Sonrası… Sin City. Nasıl biter tahmin edersiniz.

image

Sadece kafamda tutmayıp size de aktardığım üzere benim ve genel kanının verdiği yetkiye dayanarak en iyi Sin City bölümü ilan edebiliyoruz The Hard Goodbye’ı. Ayrıca sadece yazan değil izleyenler adına da konuşmak tekilden çoğula geçişte git-geller yaşatıyor, ama biraz. Hem sizin kaybınız daha çok. (Bakınız: Okurlar yazar olursa falan yok bu Monday Wars yazısında :))

İnternette ilk Sin City’nin popüleritesini arttıran A Dame to Kill For’un aksine, ilkinin yazısını tamamlayıp ikinciye gitme hevesim son zamanlarda popülerleşen genel blog’laşma eğilimiyle beraber arttı. Bu hafta için var mı gelen Sin City 2: A Dame to Kill For’a?

0

MW Sin City: The Big Fat Kill

Becky geri döndü!

Aslında evet sırada The Hard Goodbye vardı ama küçük bir editöryal dokunuşla her şeyi baştan aşağı değiştirebiliyorsunuz. Hımm belki de Ocak ayında haftaya The Hard Goodbye deyip de o çıkmaz haftanın son 53’ü gelmediği için de böyle bir dokunuş yapmış olabiliriz, bilemiyorum.

image

Jackie Boy ve sürüsü Shellie’nin kapısını çaldığında korkusuzluğu ve umursamazlığından fazlasıyla anlayacağımız üzere The Big Fat Kill’de esas izleyeğimiz isim Dwight. Polis ve Old Town sakinleri arasına spoiler vermekten kaçındığımız bir şekilde başlayan olaylar neticesinde de ne kadar doğru, ileri görüşlü ve anlayışlı olduğumuzu kendi kendimize kabul edip tebrikleşiyoruz.

Kendi kanunlarını koyan Old Town, polislerle olan barışın bozulması durumuna temkinle yaklaşırken Miho ve Gail gibi iki müthiş karakter olayların çığrından çıkmasıyla ister istemez Dwight’ın yardım/eylem planına desteklerini esirgemiyorlar. Sonrası, hımm adı üstünde; Big Fat Kill!

image

Sin City 2 haberleriyle arkamızı toplamaya başladığımız şu günlerde, kafamızda izlenmiş, masaüstlerimizde oluşmuş The Hard Goodbye dosyamızı Monday Wars 2 finali olarak size sunmaya kararlıyız. Pek yakında 🙂

image

Tolga & Nesli & Gizem

Dönmez olaydın Becky!

0

MW Sin City: The Customer Is Always Right

Oturmamızla kalkmamızın bir olacağını bildiğimiz için bir film gecesi olarak anmayıp, günlük tempomuzda yer ayırdığımız ikinci Sn City halkası The Customer Is Always Right’tan merhaba.

Bölüm öncesi kendi aramızda yaşadığımız ve bir kısmı Twitter’a da sıçrayan (uf nasıl sıçramaz ki şu devirde bir çözsem 🙂 hararetli fikir alışverişlerimiz sonucunda ne kadar kısa olursa olsun The Customer Is Always Right’ı ayrı bir bölüm olarak incelemeye aldık. Yine aynı diyalogların size söylediği üzere bugünün kahramanı Emre olacak ve Tolga fazla fikir beyan etmeyeceği her zamanki yazı düzenleme koltuğunda oturacak. Anlatıcınızsa tabii ki yine ben, Nesli (burada hafif alçalıp eteği kenarlarını yana çekme hareketi var :).

Emre’yi dinleyelim o halde artık ne dersiniz?

O geniş balkonda mutsuzluk abidesi ve görebildiğimiz sayılı renklerden ikisine sahip yeşil gözlü kırmızılı kadına yaklaşır adam. Her şeyin güzel olacağı temalı ve yılmış görünen iki insanın ayaküstü konuşması adeta sonun davetiyesidir. Tahrik edici bir şekilde ikram edilen sigara ve son öpüşmenin ardından susturuculu silahın vızıltısıyla biterken o an aslında adam için her şey, ertesi gün çekini bozduracak kadar profesyoneldir. Yine de hizmetine karşılık son nefese kadar sarılmak dahildir.

Kamera açısı uzaklaşır ve Sin City tanıtımından sonra bir hastanede buluruz kendimizi. Kolunda küçük bir kırık olduğunu öğrendiğimiz genç kız taburcu olmuş, annesi ile konuşurken asansöre doğru yönelir. Bu defaki rengimiz mavidir; kızın gözlerinde elbette. Asansörde doktor görünümlü adam isminin Becky olduğunu öğrendiğimiz kıza sigara ikram eder. Ben de seni seviyorum der Becky annesine ve her şey siyaha bürünür. Maviyi ve diğerlerini geçtik, beyaz bile kalmaz hiçbir yerde..

Etkileyiciiii! Kısa ama etkileyici di mi Emre? Yine ben, Nesli bu arada. Müşteri her zaman haklıdır temalı hızlı ve vurucu iki bölümden oluşan harika bir Sin City halkasıydı. Hikayenin dışına çıkarsak ilk balkonlu bölümde açık ve seçik kırmızılı kızın kendini ortadan kaldırttığını anlayabiliyoruz. Ayrıca çizgi romanı selamlayan anı da çok yerindeydi. Hastaneli bölümde ise bilenmezlikler ve başa sona eklenmesi istenen o kadar şey var ki, yalnızca The Customer Is Always Right biraz daha uzun olsaydı keşkeden başka düğümlenen boğazınız bir şey söyleyemiyor.

Önümüzdeki hafta sürpriz konuğumuzla birlikte Mickey Rourke efsanesiyle canlanan The Hard Goodbye’ı izleyip artık alıştığınız üzere sonraki Pazartesi sizlere takdim edeceğiz. Monday Wars ve gidişatı hakkındaki tüm önerilerinizi @losangeNes ve @tolgaerbak Twitter hesaplarınızdan bize ulaştırabilirsiniz. Haftaya Tolga da yazacak, sözmüş bu arada 🙂

0

MW Sin City: That Yellow Bastard

Herkese merhabaaa! Monday Wars olarak geri döndük ve bu ikinci dönemimizde her bir Sin City bölümünü Tolga ve ben MW genel sunucunuz Nesli’ye ek birer konuk ile sizlere sunmaya çalışacağız.

Sin City nereden çıktı sorularını cevaplayarak hemen başlayayım. MW: Star Wars serimizde bildiğiniz üzere ben Yıldız Savaşları cahili olarak neredeyse her sahneyi bilen sevgili Tolga’nın bir güzel eğlencesi olmuştum. Kaldırılabilir bir şeydi ama intikam soğuk yenen bir yemekse, kişisel tanımlarımızı yeniledikten sonra sofraya Sin City ile tekrar oturmamızın zamanı geldiğini hissettim. Kendisi her ne kadar Sin City ile ilgili fikir sahibi olduğunu iddia etmiş olsa da, bu defa bilinmeyenlerin benden çok kendisine hücum edeceğinin de henüz farkında değildi. Farkına vardığındaysa, klasik hedef dağıtma taktiği olarak bir yazar daha kullanma seçeneğini masaya getirdi. Ben de uyumlu insan olduğuma fark etmeyeceğini belirttim ve işte buradayız 🙂

image

That Yellow Bastard ile başlıyoruz ve bu haftaki konuğumuz; hukuk alanında henüz çığır açmasa bile bu yolda hızla ilerleyen Derya “Dery” Öztürk.

Madem Dery’i o kadar sahneye davet ettik, onunla da başlayalım:

Kendimizi tanıtmalı bir yazı olmalıymış. O zaman ben Derya diye girizgahta bulunayım 🙂 Sin City gerek film gerekse de geçmişteki eserleri olarak takip etmediğim bir mecra idi ve inceleyeceğiz dendiğinde formata pek bakmadan komik bir şekilde tamamına baktım. Sonra sonra her bölümde farklı yazar önerisini de okuyup iyi yaptığımı da düşünmeye başlamışken kızgın kumlar ve serin sular şu kış gününde açıkçası birbirine karıştı…

– Spoiler –

That Yellow Bastard’ta, Bruce Willis’in canlandırdığı Dedektif John Hartigan karakterimiz, çocuk yaştaki kızları hedef alan saldırgan, senatör oğlu Roark Junior’ın peişinde ekranlarımıza yansıyor. Roark Jr’ın elinde olan Nancy isimli on yaşındaki kızı onlarca engeli aşarak kurtaran Hartigan, aynı zamanda büyük bir iftiranın kurbanı olur. Roark Jr’ın suçları üzerine yıkılan John Hartigan cezaevine düşer ve senatör Roark, her şeyi itiraf etmesi için üzerinde baskı kurar.

Sekiz yıl hapiste geçiren Hartigan’ı hayatta tutuan şey, gerçeği bilen Nancy’den aldığı mektuplardır ve bir gün bu mektuplar da kesilir. John Hartigan itiraf etmediği sürece Nancy’e zarar verileceğini anlar ve suçları üzerine alarak hapisten çıkar. Jessica Alba’nın canlandırdığı artık yetişkin Nancy’i bulan Hartigan kendisine blöf yapıldığını anlar ve kaçmaları gerektiğini Nancy’e bildirir.

image

Nancy içinse Hartigan artık bir kahraman, insanüstü ve sahip olduğu tek yakınıdır. Genç kız ona ilgi duymaya başlarken yellow bastard belirir. Tabii ki bu sarı şey, John Hartigan’ın zamanında zarar verip öldürmediği ve tedaviler sonucu bu hale gelen Roark Jr’dan başkası değildir. Kovalamacalar sonunda John Hartigan bunun kendi meselesi olduğunu anlar ve yine bir yol ayrımına gelerek 8 yıl önce yaptığı gibi Nancy için son bir fedakarlığı daha yapmaktan çekinmez.

– Spoiler –

Ne güzel de anlattı Dery dii mi? Peki Tolga’nın neleri var birde ona bakalım..

Atmosfer.. Tek kelimeyle muhteşem. Hani The Artist’teki siyah-beyaz havayı öven hallerimiz vardı ya, That Yellow Bastard hatta Sin City’nin tamamında o siyah-beyazın ötesi retro ve çizgi roman havasını saniyesi saniyesine hissedebiliyoruz.

Renkler.. Siyah ve beyaza eşlik eden sadece iki renk var; sarı ve kırmızı. Sarı, yellow bastard’ımız, kırmızı ise kan ve en büyük Galat… (Tamam tamam bu Nesli’nin repliği idi :)) Böyle kendinizi kaptırdığınız ve o retro hale alıştığınız anda sizi modern zamana taşıyabilecek uyandırıcılar olarak gördüm ben bu renkleri. Genel çerçeve için alınabilecek güzel bir risk olmakla beraber karşılığını fazlasıyla verdiğini de belirtmek lazım.

image

Vurulmanın ölmemek, ölüme terk edilmenin yeniden doğabilmek ve o doğma anında her şeyden bir anda vazgeçebilmek anlamlarını bir arada barındıran çok imge var That Yellow Bastard’ta. Günümüz vizyonunda zombi damgası yedirebilecek birçok eylem, açıklama getirilmeden bile filmin kendi büynyesinde mantıksız bir şekilde tatmin yaratabiliyor. Çelişkilerle denenen ve benim şu ana kadar görmediğim harika bir yaklaşım bu çerçevede.

Yine ben Nesli. Tolga’nın her zamanki farklı bakış açılarını aldıktan (ve en çok sarı-kırmızı Galatasaray demesine takıldıktan:)) sonra fark ediyorum ki sayın MW takipçileri, ben de tam istediğim sunum ve moderatörlük görevini almışım. Bakın ne güzel giriş yaptım, ondan ona görev verip şimdi de suya sabuna çok dokunamdan yazıyı tamamlıyorum :)) Yıldız Savaşları’nda çabuk çabuk iki satırla geçirilen bölümleri unutmamışım değil mi? 🙂

Gerçekten de bakacak olursak bana ciddi olarak söyleyecek bir şey bırakmayan bir çalışma oldu. Sin City’i tanıyor olmamın avantajını umuyorum ki ileriki bölümlerde tanımayanların eksiklerini gidererek sizlere sunabilirim. Ha tabi bundan memnun muyum? Memnunum. Yaşasın supervisor’lık (yine de son kelime kontrolü Tolga’nın:)) 

İki hafta sonra extended and unrated edition Sin City sırasındaki diğer bölüm The Customer Is Always Right ve sürpriz yeni yazarımızla görüşmek üzere hoşçakalın.

0

Monday Wars Part II

Monday Wars, biraz Star Wars’a adanmış gibi bir seriydi ama kendi kendimize oturup kim pazartesilerle savaşmıyor dedik ve pazartesi geleneğimizi devam ettirelim dedik.

Part II, yani ikinci serimizin film(ler)i Sin City (2005).

image

That Yellow Bastard, The Customer Is Always Right, The Hard Goodbye ve The Big Fat Kill olmak üzere film içerisinde film tadında dört pazartesilik malzememiz olacak. Bunları, aksi durumlar oluşmadığı takdirde ikişer haftalık aralarla sunmayı düşünüyoruz.

Ve kadro. Orijinal Monday Wars’taki Nesli ve ben devam etmek üzere, serinin her halkası için bir yazar daha düşündük. Süreç içerisinde tabi ki değişiklikler olacaktır ama temel hatlar şimdilik yazılar arası ikişer haftalık aralar, üç katılımcı ve değişken sürelerdeki Sin City serileri.

Programımız bugün That Yellow Bastard ile başlıyor. İlk bölüm için yazmak isteyen varsa, gün içerisinde bana ulaşırsa güzel olur lakin şimdilik kendi köşelerimizden izleyeceğiz gibi duruyor (en azından ilk bölümü :))

Star Wars kadar hakim olmasam da, seriden haberim olduğu için birden fazla katılımcı olması halinde sana bu uyar, seni bir dahakine bırakalım tarzı yönlendirmelerime katlanacağınızı umuyorum 🙂

That Yellow Bastard bugün izlenip en geç haftasonu yayınlanır sanıyorum. Haftasonunu geçersek de, aaa bak bundan ikişer haftada bir yazıyorlar deme hakkınız baki 🙂

0

MW: Star Wars Episode VI: Return of the Jedi (1983)

Herkese yeniden merhaba. Monday Wars’un son bölümü Star Wars Episode VI: Return of the Jedi ile sizinleyiz. Seri ile ilgili profesyonellik sorunlarımızı aştığımız şu günlerde biraz geç de olsa sizinle olmak harika bir duygu. Bu arada unutmuş olmayasınız, ben Nesli 🙂

image

–Spoiler–

Return of the Jedi bayrağı, The Empire Strikes Back’in bıraktığı nokta olan Han Solo’nun kurtarılmasından devralıyor.

Jabba the Hutt tarafından borçları sebebiyle esir tutulan ve Jabba için karbon içerisinde bir nevi dekor haline gelen Han Solo’yu kurtarmak için gelen ekipte kuşkusuz en dikkat çeken nokta artık Jedi’lık mertebesine gelmiş sayılan ve eskiye oranla hayli güçlenen Luke Skywalker’dır. Yanında da elbette Leia ve Han’in dostu Lando’da vardır.

Her şey beklentiler çerçevesinde ilerleyip Han, Jabba ve ekibinin elinden kurtarılırken, esas olayların başlangıçı ve gidişatındaki C-3PO ve R2D2’nun katkıları takdire şayan geldi bana. Hem de bu sadece başlangıç olacakmışken. (Olacakmışken? Türkçe’yi ben bile bu kadar zorlayamazdım – T :))

Han Solo ile ekibin tamamlanmasının ardından Return of the Jedi da anlatmak istediği esas meseleye dönüyor. Yoda ile görüşmek ve eğitimini tamamlamak isteyen Luke, artık en doğru ifadeyle ölüm döşeğinde olan Yoda’dan, eğitimini büyük ölçüde tamamladığını ve son olarak Darth Vader’la karşılaşması gerektiğini duyar. Aynı zamanda Vader’ın babası Anakin Skywalker ve Obi-wan’ın ruhunun söylediği Leia’nın da ikiz kardeşi olduğu gerçekleri, Luke için birçok taşı yerine oturtan gelişmelerdir.

O sıralarda Death Star’a gelen Darth Vader ile Sidious’ın hedefinde de Luke vardır. Sonuçta onu karanlık tarafa çekmeleri halinde galaksideki mutlak hakimiyetlerine kavuşacaklardır.

Asiler ise yeni Death Star’ı da yok etmek için plan geliştirmektedir. Buna göre Han Solo, Leia ve yanlarındaki ekip Endor ayındaki kalkanı yok edecek, asilere ait güçler de savunmasız kalan Death Star’a saldıracaktır. (Bu noktada C-3PO’nun aşırı komik yerel halkla olan tanrılık ilişkileri mükemmeldi.) Devamında bir dizi savaşın ardından üstün gelen Han Solo-Leia ve asi güçleri jenaratörü devre dışı bırakarak Death Star’ı savunmasız bırakırlar.

Death Star’a çıkan Luke Skywalker, Vader ve Sidious’un ikna çabalarını sonuçsuz bırakarak babası Vader’ı artık yenerek Jedi’lık mertemesini sonuna kadar hak edeceği mücadeleyi bitirir. Vader’ın içindeki “iyilik” Luke sayesinde ortaya çıkarak Sidious’ı sonu belli olmyan bir düşüşe fırlatır. Yoda gibi ölüm döşeğindeki babası Vader’la (ki o anda Anakin Skywalker desek deha doğru) vedalaşan Luke ayrılırken Death Star da yok edilir.

–Spoiler–

Ve Tolga’dayız:

Aslında spoiler her an, her yerde. O yüzden bitti gibi görünse de ayağınızı denk alarak devam edin derim 🙂

image

Star Wars ortada. Söyleyecek o kadar çok şey var ki, kimsenin etraflıca yetişebileceğini sanmıyorum. Benim Return of the Jedi gündemimse son sahnelerden biri. 2004 veya daha sonra üretilen bir DVD’den izlediyseniz Episonde 6’i, “ve herkes mutlu oldu” sahnelerinde ortaya çıkan Jedi ruhları arasındaki Anakin Skywalker’ın, daha sonradan çekilen prequal trilogy’de Anakin’i canlandıran ve Return of the Jedi çekilirken esasen 2-3 yaşlarında olan Hayden Christensen olduğu dikkatinizi çekmiş olabilir. Hatta çekmeli. İlk 4-5-6-1-2-3 izleyişimde elbette değildi ama ilerleyen maratonlarda işin aslının Hayden Christensen’in Sebastian Shaw yerine dijital olarak eklenmesi olduğunu araştırmıştım. Ne kadar 1-2-3-4-5-6 teşvikçi bir değişiklik değil mi Nesli?

Bilmem öyle mi? Hiç bunlara gerek yoktu canım, 1-2-3-4-5-6 isimlendirmsinden bile anlamalıydıun bence 🙂

2015’e planlanan Episode 7’ye kadar baştan sona artık Star Wars’çuların jargonuyla diyim, büyük bir “maraton” geçirdik. Başta Tolga’nın vurguladığı “22 yılda Star Wars izlememiş olma” tozlarımı üzerimden attığıma göre, başta Jar Jar Binks olmak üzere (hayırrrrrr! -T :)) çeşitli teorilerimi daha uygun bir şekilde geliştirebilirim.

Bizi takip eden, okuyan, soran, soruşturan herkese teşekkür ediyoruz. Monday Wars’u hep beraberce tamamladık ve biz bundan bir hayli zevk aldık. Umarım aynı duyguları paylaşıyorsunuzdur 🙂

Nesli.

0

MW: Star Wars Episode V: The Empire Strikes Back (1980)

Bu haftadan çok umudum yoktu ama ev sinema sistemimizin yerine laptop, patlamış mısırlarımızın yerine de hazır birkaç şey bulunca, Monday Wars etkinliğimizin beşincisini bugün sizlere (bir miktar kısa içerikle de olsa 🙂 aktarabiliyoruz. Star Wars’un sırasıyla da doğru orantılı giden beşinci buluşmamızın içeriği tahmin edeceğiniz üzere Star Wars Episode V – The Empire Strikes Back.

–Spoiler–

The Empire Strikes Back, A New Hope’tan üç yıl sonraya götüyor bizleri. Death Star yok edildikten sonra aralarında (elbette) Luke Skywalker, Han Solo ve Prenses Leia Organa’nın bulunduğu isyancılar (aslen prequel seriden sonra isyancı demek yerine İmparatorluk’a karşıtlar demek daha doğru geliyor) donmuş Hoth gezegeninde üslerini kurarlar. Yine “basit” deyip tepki çekeceğim ama Luke Skywalker, Han Solo ile gezegende besit bir keşif işinin sonrasında kendisini soğuk yüzünden tehlikeye atacak durumlara düşüyor ve konun bağlanacağı Obi-Wan Kenobi’nin hayaleti (Yok artık! Ruhu falan der insan – T :)) onu Jedi ustası Yoda’yı bulması konusunda uyarır. Ardından Luke, daha önceden ayrıldığı Han Solo tarafından bulunur ve üsse döner.

Artık gerçek ismi Anakin Skywalker’ı bize çok hatırlatmayan Darth Vader komutasındaki İmparatorluk güçleri, isyancıların Hoth’ta saklandığını bulur ve aralarında geçen mücadele kedi-fare oyunu güç dengesiyle İmparatorluk lehine sonuçlanır. Buradan kurtulan Luke, Yoda’yı bulmak için Han Solo ve Prenses Leia’dan ayrılır.

Leia ile Solo, İmparatorluk güçlerinden hasarlı Millenium Falcon ile kaçmayı fazla beceremeyerek Solo’nun eski dostu Lando Calrissian’ın gezegenine gider. Ancak Vader gezegenin kontrolünü ele geçirmiştir ve Leia ile Solo’yu ele geçirir. Han Solo’yu Jabba’ya teslim eden Darth Vader, Luke için de bir tuzak kurmuştur.

Dagobah’ta Yoda ile tanışıp eğitimini yarım bırakan Luke dostlarını kurtarmak için geldiğinde Leia, Darth Vader ve İmparatorluk adamlarından kurtulmaya çalışmaktadır. Vader ile karşı karşıya gelen Luke, zamanında Vader’ın Dooko karşısında elini kaybetmesine çok benzer bir durumla elini kaybeder ancak son anda halkını koruyan Lando ve Leia ile birlikte Millenium Falcon’a binmeyi başarır. Onarılan Millenium Falcon, film boyunca başaramadığı ışık hızına ulaşarak onları İmparatoorluk adamlarının elinden kurtarır. Sonda da Lando ile Han’in sadık ortağı Chewbacca, Solo’yu kurtarmak için Millenium Falcon’la yola çıkarlar.

–Spoiler–

The Empire Strikes Back için en önemli konu ne derseniz rahatlıkla aldığımız cevaplar diyebilirim. A New Hope’ta dediğim C-3PO-Vader ilişkisi için ümidim kalmadı ama Darth Vader’ın kendisinin bile yeni öğrendiği oğlu Luke, ve onu yanına çekme çalışmaları bütünlüğü sağlayıcıydı baya. Yine de Skywalker soyadından şüphelenmemesini açıklamaz tabi.

Artık, Tolga’nın araya gireceği parantezler dışında yine, yeniden burada olmadığını belirteyim. Altı film dersiniz ama seri çok hızlı gidiyor. Önümüzdeki hafta Return of the Jedi ile Monday Wars’ı da tamamlamış olacağız. (Episode VII’de döneriz belki kim bilir? – T :)) Bir şeylerin eksikliğini gidermek için başlayıp Star Wars’un eksikliğini yaşama derdi sardı şimdiden. Haftaya birkaç önerimiz olabilir bunu gidermek için de 🙂

-The son of Skywalker must not become a Jedi.
+If he could be turned, he would be a powerful ally.
-Yes. Yes. He would be a great asset. Can it be done?
+He will join us or die, my master.

Nesli.

0

MW: Star Wars Episode IV: A New Hope (1977)

image

Fazladan bir hafta aranın ardından Monday Wars’tan yeniden merhaba. Aslında tekrar ve tekrar izlenen Star Wars serilerini bugün daha iyi anlıyorum. Karakterler, zaman dilimleri ve diğer bileşenler o kadar iç içe geçkin ki, arayı birazcık uzattığınızda neyi, nerede va nasıl bıraktığınız gibi birçok soru kafanızı kurcalamaya başlayıveriyor. Hele ki, Star Wars’u direkt olarak sinemadan takip eden şanslı zaman diliminde yaşamışsanız ve elinizde bugünün tekrar ve takrar izleyebilme imkanları yoksa boşlukları doldurma anlamında ciddi sorunlar yaşayabilirsiniz.

Bildiğiniz üzere, ilk üç bölümle beraber prequel seriyi tamamladık. Başta Tolga olmak üzere o kadar çok bugün incelediğimiz Star Wars Episode IV: A New Hope ile başlanması gerektiği tavsiyesi vardı ki, orijinal seriye geçişten çok, hikaye akışı içindeki etkileri değerlendirmek için hiç olmadığım kadar sabırsızlık hissettim.

–Spoiler–

Revenge of the Sith’in sonunda yapına başlandığını gördüğümüz Death Star (Ölüm Yıldızı) uzay istasyonu tamamlanmış ve Jedi’lardan artık rahatlıkla “arındığını” söyleyebileceğimiz evrenin kontrolü artık İmparatorluk’tadır.

Darth Vader ile bağlantısı henüz açıklığa kavuşturulmayan Prenses Leia, Death Star’ın planlarını R2D2’ya yüklemiştir ve Prenses Vader’a esir düşmeden önce R2D2, C-3PO ile birlikte Leia’nın gemisinden kaçmayı başararak Tatooine’e iner. Burada Darth Vader / Anakin Skywalker bağlantılı bir diğer isim; amcasıyla beraber yaşayan Luke Skywalker droid’lerin yeni sahibi olur ve (bence) tehlikeli bir biçimde beğendiği (ikizi) Prenses Leia’nın mesajını nın bir kısmını görür. Mesajın devamı ise uzun zamandır Ben Kenobi ismini kullanan yaşlı Obi-Wan Kenobi’yedir.

Tatooine’de pek iyi anılmayan ve geçmişini bir şekilde saklamış olan Obi-Wan Kenobi, günümüz bilim-kurgularında pek inandırıcı bulunmayan bir tesadüf sonucu Luke, R2D2 ve C-3PO ile karşılaşarak Prenses’in mesajını alır. Bu sırada saldırıya uğrayan Luke’un artık ailesi diyebileceğimiz uzaktan (üvey) yakınları yaşamlarını yitirince, Luke’un büyük ölçüde Obi-Wan Kenobi ile katılmak istediği savaş karşısında engel kalmaz.

İmparatorluk’un isyancılar olarak andığı kesimin bir parçası olarak Obi-Wan Kenobi ve Luke Skywalker ilk amaç olarak Prenses Leia’yı kurtarmak için Han Solo ile beraber Death Star’a giderler veya bir noktadan itibaren gitmek zorunda kalırlar. Han Solo’nun maddiyatçı yönü bir prenses kurtarmak için en ağır basan özelliğidir. C-3PO’nun pek somut etkisi olmasa da diğer tarafta R2D2’nun büyük katkılarıyla Luke prensesi kurtarsa da, Obi-Wan Kenobi sonu belli olmayan bir şekilde eski padawan’ı Darth Vader / Anakin Skywalker’la giriştiği mücadele sonucu ortadan kaybolur.

Death Star’ın planlarını ele geçiren isyancılar zayıf bir nokta bulmakta gecikmezler ve biraysel saldırılarla uzay istasyonuna doğru harekete geçerler. Burada basit bir şekilde tahmin edileceği üzere başarı, gücün yeni temsilcisi Luke Skywalker sayesinde gelir ve Death Star patlayarak yok olur.

–Spoiler–

Tolga’s here.

Evettt, bir haftalık Monday Wars arası, öncesinde Revenge of the Sith için bazı çevrelerin dediği fakat benim pek desteklemediğim “kaytarmam” sonucu öyle veya böyle neredeyse bir aya yakın süredir Monday Wars’tan en azından bir şeyler karalama hususunda uzaklardayım.

Şimdi, Nesli’nin bu 1977 tapımı bilim-kurgu dehasına nasıl desemmm,yukarıda tesadüfi karşılaşmalarda bahsettiği gibi bazı “giydirmeleri” oldu. Öncelikle o dönemlerin daha detaydan uzak ve hayalgücünü teşvik eden formatlarının bugünkü si-fi’larda görülmemesi bence bunun en temel etkeni.

Hani 4-5-6-1-2-3 izleme sırası diye yırtınıyoruz ya, esas sebebini bence bugün çok net gördük. Kabul etmek gerekirse prequal trilogy ile original trilogy arasında bazı tutarsızlıklar var (gücü hissederek söylüyorum ki birazdan Nesli bunlardan bahsedecek :)) ve bunu daha az hissetmenin en kolay yolu yayın sırasını izlemekti. Evet bir takım karakterlere çabuk hakim olmak için evrenin kronolojisini izlemeyi anlayabiliyorum ama A New Hope ile başlasak, emin olun prequel’deki “aaaa öyle miymiş” etkisi bunları çok rahat bertaraf ederdi.

Hikaye hakkında söylenecekler fazlasıyla söylendi o yüzden kendi favori noktam spoiler sonrasına atlamamdan hemen sonra, Nesli’nin kapanış eleştirilerini dinliyoz:

A New Hope her şeyden çok bir başlangıç filmi. Evet bunu kabul ediyorum. Ama sonradan çekilen üçlemenin bu etkiyi azaltmasını beklerken açıkçası bazı eksikliklerle hayal kırıklığı yaşadım. Mesela (sonradan büyük ihtimal açıklığa kavuşur ama) Luke ve Leia’nın ikiz oluşları, Darth Vader’ın kimliği ve onlarla ilişkisi, yine Vader/Anakin’in daha küçücük bir çocukken yaptığı C-3PO ile en ufak bir etkileşime girmemesi… Bunlar en azından ilk film için cevaplanması gerekli sorularken tamamen görmezden gelinmeleri bu kadar olur mu dedirtiyor. Birde koskoca Death Star, daha güçlü olmamalı mıydı ki? 😉 (Sonra millet esinlenip Independence Day’de benzer yok edişler sergiliyor -T :)) 

İlk The Phantom Menace bittiğinde kafam çok karışıktı ama Attack of the Clones ve Revenge of the Sith ile, Star Wars dünyasına tam dahil oldum demiştim. Şimdi uzaklaştığımı söylemek haksızlık olur ama bir düşüş yaşadım. İki serinin tam olarak birbirine oturmadığından olduğunu sanarak ileriki bölümlerde rüzgarı yakalamayı umuyorum 🙂

Uzatılmış bir tatil ihtimali büyük ihtimalle gerçekleşmeyecek. O yüzden önümüzdeki hafta Episode V: The Empire Strikes Back ile karşınızda olmayı umuyoruz. Ertelenirse de iyi bir amaç uğruna olduğunu hatırlayıp, Vader ve Kenobi arasındaki aşağıdaki harika diyalogu bir kez daha anarak bizi affedin 🙂

-When I left you, I was but the learner; now I am the master.
+Only a master of evil, Darth.

The Empire Strikes Back için kesin tarih haftasonu şuralarda belli olur.. 😉

Nesli.

0

MW: Star Wars Episode III: Revenge of the Sith (2005)

Herkese merhaba… Büyük Star Wars maratonumuz Monday Wars’ta bu hafta, Prequel trilogy’nin son halkası Episode III: Revenge of the Sith ile karşınızdayız. Günümüz dünyasına daha yakın çekilip Star Wars evreninin ilkleri ironisini yaşamak bambaşka bir duyguydu ve bundan sonra orijinal seriye geçeceğimizi bile bile bir hüzün yaratmadı değil.

– Spoiler –

Star Wars ilk üç film itibariyle içinde güzel aldatmacaları barındıran bir film. The Phantom Menace’ta Padme’nin kimliğini gizlemesiyle gözümüze ilk çarpan bu aldatmacaların devamı (ve hatta daha da iyisi) Revenge of the Sith’te başkan Palpatine’de yaşandı. Griveous tarafından kaçırıldığı iddia edilen Palpatine, bu kaçırılmadan pek de etkilenmişe benzemeden henüz filmin başında Jedi’lar Obi-Wan Kenobi ve Anakin Skywalker tarafından kurtarılır. Başta şüpheler yaratmaya başlayan ve sonradan sonraya bir planın işleyişi olduğu ortaya çıkan Anakin’in, Palpatine’ı kurtarırken öldürdüğü Sith’ler için çalışan Kont Dooku’nun yeri, artık bir başkasına bırakılacaktır… Ama kim tarafından?

Burada büyük siyasi çekişmeler başlıyor. Jedi’ların savunduklarını uygulamaya kalktıklarında hafiften senatonun karşısında görülmeye başlamaları, ilk olarak Palpatine’ı rahatsız ediyor. Üstelik daha yeni Jedi’lar tarafından kurtarılmışken(!). Palpatine’a yakınlığı veya Jedi’lara uzaklığı; hangisi için derseniz diyin, bu senato-Jedi çekişmesi en çok Anakin’i arada bırakıyor ve çekişmenin bir sonraki aşamaya geçtiği ilk an Anakin, içinin gittiği yere, Palpatine’ın tarafına geçiyor. “Kim tarafından” kısmına gelirsek, buradaki sürpriz de, Jedi’ların her yerde aradığı Darth Sidious’ın, Palpatine’dan başkası çıkmaması. Gerçeği öğrenen Anakin’de birleşen Darth Sidious’ın vaat ettiği “güç” ve rüyalarındaki en büyük olay Padme’yi kurtarma korkusu gücün diğer tarafına, dark side’a geçmesinde bir engel bırakmıyor ve Anakin, bu noktadan sonra, Sidious’ın verdiği yeni isim Darth Vader olarak anılmaya başlıyor.

Senatoda Palpatine sıfatıyla İmparatorluğu ilan eden Darth Sidious, Anakin’in de katılımıyla Jedi’lara karşı büyük bir mücadeleye girişir ve küçük padawanlarla beraber Yoda ve Obi-Wan Kenobi hariç tüm Jedi’lar öldürülür.

Sonlara doğru Obi-Wan Kenobi – Anakin (Darth Vader) ve Darth Sidious – Yoda bireysel mücadeleleri eski padawan’ı Anakin’e karşı Obi-Wan’ın galibiyeti dışında pek bir şey getirmez ve Jedi’lar kaybettikleri klonların kontrolü dahil büyük yıkıma uğrarlar.

Anakin (Darth Vader), Padme’yi kendisinin öldürmüş olduğu düşüncesi ve Obi-Wan’a karşı kaybettiği mücadeleyle lavlara düşerek birçok uzvunu kaybeder. Onu bulan Darth Sidious’un yürüttüğü operasyonla artık Star Wars’ı izlemeyenlerin bile çok aşina olduğu o siyah robotik kostümlü görüntüsüne bürünür.

O sıralar Yoda ve Obi-Wan Kenobi’nin kurtardığı Padme ise, Anakin’le olan ikizleri Luke ve Leia’nın doğumunun ardından ölür. Luke, Anakin’in Tatooine’deki üvey kardeşine, Leia ise Yada ve Obi-Wan’ın yanında yer alan senatör Organa’ya evlatlık olarak verilir.

Filmin sonu ise son iki sürpriz; Qui-Gon Jinn’in Obi-Wan’la iletişim kurabileceğini açıklayan Yoda ve karanlık tarafta yapımına başlanan Death Star’ın görüntüsüyle sona erer.

– Spoiler –

Aslında daha katkılı hatta (belki) prequel trilogy temalı bir yazı olabileceğini de dillendirmiştik ama Tolga’nın bile bu yazıya katkısının olmayacağını ne yalan söyleyeyim hiç düşünmemiştim 🙂 O yüzden yorum ve koskoca filmde takılınılacak olmadık yerler görevi de üzerime kaldı. Gücün tarafında yaşanan değişimler ve bahsettiğim sürprizlerle bana kalırsa Sith’in intikamı en sürükleyici prequel trilogy bölümüydü.

Negatif olarak gözüme takılan tek şey, Obi-Wan Kenobi’nin filmde biraz aciz gösterilmesi, gösterilmekle de kalmayıp bunun kendi ağzından Anakin’e karşı itirafı oldu. Anakin seçilmiş kişi, çok yetenekli veya her şey olabilir ama hocasının kendi öğrencisi önünde neredeyse eğilecek duruma getirilmesine ne kadar gerek vardı? Ayrıca, öyle olduğu kabul görse bile filmin sonunda Anakin’i alt etmesi bunla çelişirdi. Hırslarıyla kör olmuş bir karakter benim bakış açımla Obi-Wan Kenobi karşısında asla tercih edilemez ve başarılı olamaz. Her ne kadar George Lucas’a göre farklı işlense de -en azından Revenge of the Sith için- sonunun benim düşündüğüm gibi olması kullanılabilecek son şanstı, kullanıldı 🙂

Şimdiii ne zor gelecek biliyor musunuz? 2000’lerin yapımlarından 70-80’lerinkine geçmek. Evet hikaye devam edecek ama bir ters-düz olacağız başaşağı gittiğimiz Star Wars evreninde.

Önümüzdeki hafta Tolga’nın halihazırda yazmayarak çıktığının aksine, gerçek anlamda bir yaz tatiline gidiyoruz. Bu sebeple Star Wars Episode IV: A New Hope etkinliğimiz ondan sonraki hafta, takvime bakarsak Monday Wars’ın adına yakışmayan çarşambalarından sıradaki olan 17 Temmuz’da yayınlanacak. Yaklaşık on beş gün sonra yeniden buluşmak dileğiyle.

Güç sizinle olsun! 🙂

Nesli.

0

MW: Star Wars Episode II: Attack of the Clones (2002)

“Yaşasın bugün günlerden Pazartesi” diyebilmemizi sağlayan, bize Game of Thrones eksikliğini yaşatmayan ve artık tescilli olarak gerçek hayat refranslarımızı güncelleyecek Moday Wars etkinliğimizin ikinci bölümüne hoş geldiniz. Hatırlatmamız gerekirse, Tolga’nın yoğun ısrarlarına rağmen (bu bölümü özel olarak yazdırttı 🙂 film sırası yerine ilk izleyen olarak bana daha mantıklı gelen kronolojik sırayla devam etiğimiz için bu hafta Star Wars Episode II: Attack of the Clones’la birlikteyiz.

– Spoiler –

Qui-Gon Jinn’in hazin sonuyla kapattığımız The Phantom Menace’in üzerinden on sene geçmiş, Anakin Skywalker, tam da Qui-Gon’ın istediği gibi Obi-wan Kenobi’nin Padawan’ı haline gelmiştir. (İlk bölümdeki öğrenci, Padawan’a dönüşmüş, konuya hakim olmaya başlamışız. Güzel – T. :)) Eski Naboo kraliçesi Padme Amidala ise artık bir senatör olarak görevini sürdürmekte, aynı zamanda Jedi’larımızın sonradan çözmeye çalışacağı bir grubun saldırısı altındadır.

Diğer yanda senato kontrolünün Sith’lerin kontrolü altında olduğu iddiası ortada gezinirken Obi-wan’ın, Padme Amidala’nın peşindekileri araştırması onları klonların asıl kaynağı Jango Fett ve Kont Dooku’ya götürür. O sıralarda Padme Amidala’yı kişisel olarak korumakla görevlendirilen Anakin Skywalker’la Padme arasındaki çekim pek sürpriz olmayan boyutlara ulaşır.

Padme ile birlikte annesinin akıbetini öğrenmekten tutun da, Obi-wan’ı kurtarmaya kadar birçok yere kişiliğinin ve yerinde duramayışının sayesinde giden Anakin’deki değişim (buraya sıralama hakkında konuşurken özellikle değineceğim – T.) gözlenirken Yoda önderliğindeki Jedi’lar zor durumdaki Obi-wan, Anakin ve Padme’yi kurtarmaya giderler ve klonlar sayesinde Yoda’nın dediği gibi zafer olmasa da, oradan sağ kurtulmayı başarırlar. Klonların Saldırısı, Anakin & Padme evliliğiyle kapanır.

– Spoiler –

Konumuza şöyle bir değindikten sonra Tolga’ya bırakıyorum sözü. Geri alacağım 🙂

Şimdiii, ilk yazımız sonrası çok tartışıldı ondan birkaç açıklık getirmem gerekiyor. Star Wars 101 olarak düşündüğümüz Monday Wars projesi, benim gibi seriyi bir elin parmaklarından çok sayıda izleyen birinin bakış açısı olarak değil, Nesli’nin, seriye ilk bakışının yansıması olarak planlandı. Bu sebeple sorulacak sorular ve diğer alt başlıkların halen (ve hatta devamında bile) karanlık kalabileceğini göz önünde tutalım. Çoğumuz bunların birkaç izlemeyle, genel hikayeye aşinalıktan sonra oluşacak değerler olduğu konusunda sanırım anlaşabiliriz.

İlk iki yazı için konuşmak gerekirse kendi değineceğim ufak şeyler kafamda olmakla beraber, önce Nesli’nin yazısını okuyup uyumlu bir şeyler eklemem gerektiğini düşünecekken, Phantom Menace için modern çağ göndermeleri, Attack of the Clones içinse “Anakin’deki değişim” buna hiç gerek bıraktırtmadı. Gelecek bölümlerin spoiler’ını vermeden fakat yine belirtmem gerekir ki tam da Nesli’nin altını çizdiği yeri (yine) yakalamış olmak gayet sevindirici.

Baya baya IV-V-VI-I-II-III izleme şeklini benimsemiş biri olarak ve ilk izleyişimde bu sırayı izlediğimden belki hiç farkına varamayacaktım ama “dönüşümün” adını vermeden Anakin’deki etkilerinin (bilhassa ilk izleyici yönünden) görülmeye başlanması, esasen sonradan eklenen ilk serinin başarılı bir adaptasyon örneği olarak önümüze seriliyor. Devamı ve daha aydınlık hali için tabi ki gelecek halkaları bekliyoruz 🙂

Jar Jar Binks hakkında Wikipedia’dan şöyle bir alıntıyı sizinle paylaşmak istiyorum. Bu arada Jar Jar konusuna girmemden Nesli olduğumu anlamışsınızdır 🙂

İlk filmdeki Jar Jar karakterine gelen tepki üzerine bu filmde Jar Jar’ın rolünün gözle görülür ölçüde düşmesi bir başka anektod.

Burada tartıştığımız sayılı konulardandı. Jar Jar’ın resmini kullanmamdan tutun da filme çocuklar için konduğu konusunda direkt bana çok ima yapıldı 🙂 Wikipedinin açıklaması ışığında benim “4’ler tayfası” dediğim orijinal sıracılar (Ney? Kim? – T :)) bence bunu yarattı. Yoksa o galakside sevimli ve bir o kadar da yararlı bir karakterdi bence Jar Jar. Önce general şimdi senatör de oldu. Eh daha ne istiyorsunuz hayvanceğizden? :))

-Birilerinin dinlememesinin aksine- ben yorumları biraz daha dikkate alan, daha derinlikli ve Star Wars’un iç yüzünü yansıtan bir yazı isterdim. Kavram karmaşası hünüz müsade etmese bile geçtiğimiz bölümde konuştuklarımızın (cumhuriyet, federasyon, senato üyeleri, sith, jedi, yoda vs..) izledikçe yerine oturduğunu bu hafta daha iyi anladım. Filmin haricinde sonlara doğru duyduğumuz, seriyi izlesin izlemesin herkesin haberi olan müziğin tüylerimi diken diken ettiğini söylemeden edemeyeceğim. Ayrıca en az müzik kadar etkileyici bir an da, sürekli yaşlı, hareket güçlüğünde görülen Yoda’nın Dooku ile mücadelesiydi. Star Wars fanatiklerini çok tatmin eden bir film değil (imiş) ama sıfırdan izleyenleri memnun ettiğini ilk ağızdan söyleyebilirim.

Gelecek hafta Revenge of the Sith ile devam edeceğiz. Şimdilik hoşçakalın 🙂

Nesli.

0