Category: Kitap

Tolga Erbak’ın ikinci kitabı; Yaz, tamamlandı

“Kayıp Kedi” kod adıyla yola başlayıp “Yaz” ismini alan ikinci kitabım 21.05.2019 itibariyle bitti.

Şehirdeki yaşantılarının bir yere varamayacağını anlayan Nisan ve Tuna’nın aslında pek çoğumuzun hayalini kurduğu Ege’ye yerleşip burada yeni bir hayat kurmaları üzerine kurulu sıcak bir roman olarak karşımıza çıkıyor “Yaz”.

İkilimizin orakları Şirin ve Yunan Nico ile beraber işlettikleri pek örneği bulunmayan tematiklikteki restoranları Yaz, Nico’nun ailesi ve daha birçok ilhama sahip öykümüz.

Tarz olaraksa artık iyice üzerime oturmaya başlayan romantik-polisiye çerçevesinde kalıp, macera dozunu önümüzde artık somut karşılaştırma sağlayan ilk kitabım Gidecek Var’a göre daha az tuttuğum söylenebilir. Bir başka deyişle daha çok edebiyat daha az macera.

Gidecek Var’da özellikle hikaye ilerledikçe olanı biteni okuyup bana destek olan dostlarımın faydalarını asla unutamam. Yaz için de şu an en iyinin de iyisi biriyle beraber gittiğimizi söylersek yanlış olmaz. Ancak fazladan birkaç göze her daim ihtiyaç duyulacağı için hikayeyi baştan sona okuyup imla hataları ve açıkta kalan hikayeler konusunda yardımlarınız elbette sevindirici olacaktır. Bunun için 5 kişilik bir ekip şimdilik güzel görünüyor.

İletişim için info@tolgaerbak.com adresini kullanabilirsiniz.

0

6.27 Treni – Jean-Paul Didierlaurent

Kitapları öğütmek kadar vahşice az şey bulunur.

Temelde düşündüğümüzde birinin arşivinde yer edinemeyen bir kitap bile, bambaşka diyarlarda el üstü tutulup başucu eserine bile dönüşebilir.

Ama konu işleyişe gelince bu düzeni sağlamaktansa direkt öğütme aşamasına geçmek, tüketim toplumuna yaraşır yok oluşlara sebebiyet veriyor.

36 yaşındaki Guylain Vignolles de, kağıt dönüşüm fabrikasinda Zerstor 500 isimli canavarın kitapları oğütmesini maalesef ki iş edinmiş bir 6.27 treni yolcusu. Trenle işe gidip geldiği sıralarda Zerstor 500’den arta kalan birbirinden alakasız kitap sayfalarını yolculara okumak ise, onun hayata karşı başlatmış olduğu pasif-agresif tepkisinin en zararsız dışa vurumu olarak karşımıza çıkıyor.

Tren yolculuğu, iş ve ev arasındaki monoton hayatı, 6.27 treni dışında fazla bir sosyal çevresi olmamasının da katkısıyla yine tren sayesinde bozulmaya başlıyor. Bu noktonda “monotonluk” ve “bozulma” kavramlarının iki olumsuz ettiği ve neticede pozitif bir beklenti içerisine girmemiz gerektiğini de kitabın gidişatının etkisiyle kolaylıkla anlayabiliyoruz.

Kısaca bahsetmek gerekirse 6.27 treninde bulduğu bir USB belleğin içindekiler onu belki de böyle bir kişinin varlığına bile inanamayacağı Julie ile tanıştırırken yine trendeki hayran kitlesi Guylain için harika bir okuma topluluğu yaratmaktan geri kalmıyor.

İçerdiği 130 sayfada baştan sona sıcaklık yayan ve sizi içerisine çeken bir kitap 6.27 Treni. Uzunca bir süre aradığınız, başka işlerle uğraşırken bile tamamlayıp başına dönmek isteyeceğiniz duyguları uyndıran bir roman. Şu anda okuduğunuz veya bundan sonra okumayı planladığınız pek çok kitabın yerine düşündüğünüzde sizi pişman etmeyecek bir yapıda olduğunu 6.27 Treni’ni elinize aldığınız anda fazlasıyla hissedeceksiniz.

Kitap bittiğinde ise  kendinizi 6.27 Treni’nin yazarı Jean-Paul Didierlaurent’in diğer kitaplarını araştırırken bulmanız hayli olası.

0

Kurt Gölü (Wolf Lake) – John Verdon

Tüm hızıyla(!) devam ettiğimiz kitap dünyamızda sırada John Verdon’ın kendisi ve baş kahramanı Dave Gurney’nin beşinci macerası Kurt Gölü var.

image

Biraz üşengeçlik yapıp kitabın arka kapağından gidecek olursak; Kurt Gölü’nde ülkenin farklı yerlerinde yaşayan dört kişinin tek ortak noktasının; aynı rüyayı görmeleri ve bu rüyada kurt başlı bir hançerle öldürüldüklerini söylemiş olmalarıyla başlayan bir suç örgüsü bizi ve “Sherlock”umuz Dave Gurney’i karşılıyor.

Bbu dört kişinin bir ortak noktası daha var ki, sigarayı bırakma terapisi gibi zarardan çok fayda sağlamak amacıyla girişilmiş bir tedavide, Kurt Gölü tesislerinde kalan psikolog Richard Hammond’la görüşmüş olmaları.

Polis için olay burada kopuyor. “Richard Hammond, bu dört kurbanı kendilerini öldürecek şekilde koşullandırdı ve intikar etmelerine sebep oldu.“

Bu kadar kolay olabilir mi?

Başlarda Dave Gurney, emekliliğinin getirdiği işlere bulaşmama kaidesinin yönlendirmesiyle –ve bir miktar da eşi Madeleine’a karşı iş mi hayat mı ikilemiyle- olaya uzak kalmayı istiyor. Ancak kendine bile itiraf etmediği gerçekleri keşfetme arzusu, Dave ve Madeleine’ı tatil yollarının üzerindeki Kurt Gölü tesisine “belki bir gece dinlenme amaçlı neden gidilmesin ki” noktasına bir şekilde sürükleyiveriyor.

Psikolog Richard Hammond ve kardeşi ile yaptıkları görüşmeler, Kurt Gölü’nün lokal sakinlerinin gariplikleri ve yüksek teknolojili bolca tehdidin altından Dave Gurney’in zekası ve elbette dostu Hardwick yardımıyla mücadelesi görülmeye/okunmaya fazlasıyla değer bir eseri sayfa sayfa oluşturuyor.

Peki bir eleştiri yapmak istesek kitabı nereden vururuz? Hikayeye söyleyecek çok daha fazla söz yok. Kitabın kendi kendini fazlasıyla okutmasıyla anlamsızlaşmak istemiyorum. O yüzden hedefim ilk paragrafa.

Beşinci Dave Gurney kitabı… Evet, tabii ki anlıyorum bir seri yakalandığında bu başarıyı aynı karakterlerle sürdürmek çok mantıklı oluyor ama durup düşündüğümüzde her şey bir kurgudan da ibaret olsa, “emekli olmuş bir polisin başı neredeyse her yıl neden bu kadar derde girer ki” mantıksızlığı, açıklanması güç diyarlara yelken açtırtıyor fikirleri.

John Verdon güzel yazıyor. Zevkle okuyabilir ve bu noktaya rahatlıkla siz de gelebilirsiniz. Ama beş kitabınızın tamamı bir karakter üzerinden devam etmese daha hoş olmaz mıydı? Aynı şeyler Dan Brown’ın Langdon’ı için de geçerli. Her şey mi bu adamın başına geliyor?

Bunların yanında Harlan Coben’in Bolitar serisi, bu iki yazarın toplamından daha fazla kitaba sahipken standalone olarak adlandırılan birbirinden bağımsız kitaplarının da aralara serpiştirilmesiyle ne kadar da güzel uyum yakalıyor.

İşbu fikirler kafaları kurcalarken, John Verdon’ın altıncı Dave Gurney macerası White River Burning, Temmuz 2018’de okurlarıyla buluşmaya hazırlanıyor. Ve muhtemelen onun incelemesinde de yine kitabı beğenip yazarın kaleminde Gurney dışında ilhamlar olmasını ümit edeceğiz..

0

Sığınak (Shelter) – Harlan Coben

Harlan Coben denilince akla iki çeşit kitap gelirdi. Bunlardan ilki “standalone” olarak geçen ve her biri birbirinden bağımsız kitapların oluşturduğu seri, diğeri ise elbette ünlü Myron Bolitar serisi.

Ancak bu durum bir üçüncü bir seri; Myron Bolitar’ın yeğeni Mickey Bolitar’ın maceralarını anlatan kitaplarla ile değişti.

Sığınak da, Mickey Bolitar serisinin ilk kitabı.

Harlan Coben kitaplarında şöyle bir şey vardır;  sırayla okumazsanız çok şey kaybetmezsiniz. Yazar size kimin nereden geldiğini illa ki bir yerlerde hatırlatır. Ama kitaplarını sırayla okursanız elbet kazanacak bir şeyleriniz olduğunu görürsünüz. Buradan yola çıkacak olursak Mickey’nin hikayesinin temellerinin de Myron Bolitar serisinin son kitaplarından Yüksek Gerilim’de atılmaya çoktan başladığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Küçüklüğünde ailesinin dünyanın çeşitli bölgelerinde yardım çalışmaları sebebiyle Mickey Bolitar’ın hiç düzenli bir hayatı olmamıştır. Ailesinin bunu değiştirecek kararı almasının ardından geçen kısa sürede ise babasının gizemli bir şekilde ölümü ve annesinin bağımlılıkları Mickey’i, dedesi, babaannesi ve pek de haz etmediği amcası Myron Bolitar’la beraber yaşamaya mahkum bırakır.

Mickey’nin kurmaya çalıştığı düzende belki de en büyük dayanağı kız arkadaşı Ashley’nin ortadan kaybolması, başından maceranın eksik olmadığı Myron Bolitar’ın genlerini taşıyan bu genç dostumuzu da kız arkadaşını sonuna kadar aramaya sürüklüyor. Mahalledeki gizemli Yarasa Kadın çıkış noktası olmak üzere, Mickey’nin kendi gibi gördüğü dışlanmış arkadaşları Ema ve Kaşık ile macerası Ashley’nin bulunması temelinde hızlı bir başlangıç yapıyor.

Sığınak için “young adult” kaygılarını bir kenara bırakırsak, bir kitabi Harlan Coben eseri yapan tüm unsurları barındırdığını söyleyebiliriz. Ki tahmin edersiniz ki bu unsurlar bir kitabi iyi bir kitap saymak için fazlasıyla yeterli. Bunun dışında evet bir Myron Bolitar serisi kitabı kadar derinlikli bir eser değil. Ancak kitabı okumadan önce aklınızda tutacağınız birkaç bilgi, bu beklentinin oluşmasını daha başlamadan önleyip, Sığınak’tan maksimum keyfi almanızda yardımcı oluyor.

Serinin yeni halkalarının Türkçe’ye daha hızlı çevrilmesi dileğiyle.

0

Başlangıç (Origin) – Dan Brown

“Bir kitabın Robert Langdon serisine dahil olması için gereken şartlar neler?” Eh artık serinin beşinci kitabını da tükettiğimize göre elimizde belli başlı bir şablon oluşmuştur. Hadi siz de düşünün; mesela olarların merkezinde Langdon’a yardım eden ve potansiyel olarak onunla duygusal anlamda yakınlaşacak bir kadın. Dünyadan seçilmiş, simgeleriyle ön plana çıkmış bir şehir. Geçmişi sorunlu ve birilerinden emir alan bir katil. Bu katili yönlendirdiği sanılan ve aslında masum olan biri. En sonda ortaya çıkan gerçek tetikçi…

Beş kitaba da uygulayabileceğiniz bu kurallara onlarca ekleme yapıp yine genellemeden kaçamamanın artık vermeye başlamış olduğu bıkkınlıkla Başlangıç’a bir göz atalım.

Robert Langdon’ın eski öğrencisi fütürist Edmond Kirsch, insanlık tarihinin geçmişi ve geleceğini tamamen aydınlatacağını vaat ettiği bir sunumu İspanya Bilbao’daki Guggenheim Müzesi’nde düzenlemektedir. İspanya prensi Julián’ın nişanlısı ve Guggenheim Müzesi’nin yöneticisi Ambra Vidal, Kirsch’e yardım ederken böyle bir etkinlik için olmazsa olmaz Robert Langdon da davetliler arasındadır. Çok büyük ve ileri teknoloji örneklemeleri arasında başlayan sunum,  artık kitabın başında bile bağırmaya başlayan Edmond Kirsch’ün öldürülmesiyle yarıda kesilir. Kirsch’ü öldürense “fanatik” Palmarian Katolik Kilisesi mensubu olan ve geçmişte ailesini bir saldırı sonucu ailesini kaybeden Amiral Luis Ávila’dır.

Bu cinayet, Edmond Kirsch’ün sunumdan önce üç büyük dinin önde gelenleri Antonio Valdespino, Yehuda Köves ve Syed al-Fadl’a anlattığı üzere buluşun dinlerin geleceğine oluşturduğu tehdit için işlendiği imajı vermektedir.

Bu noktadan itibarense Edmond Kirsch’ün sunumunu dünyaya duyurma görevi ister istemez Robert Langdon’a düşmüştür. Muhafazakar İspanya kraliyet mensupları ve kralın yakın dostu Antonio Valdespino’nun engellemelerine rağmen Langdon ile İspanya prensi Julián’ın nişanlısı Ambra Vidal, Kirsch’ün sunumunu kurtarabilmek adına müzeden kaçarlar.

Ve İspanya’daki macera Barcelona’ya kadar uzanır. Kirsch’ün Gaudi haranlığı sayesinde yaşadığı Casa Milà’dan Sagrada Família’ya uzanan “kültür turu” esnasında Langdon ve Ambra Vidal, Edmond Kirsch’ün sunumunu uzaktan başlatacak şiir dizesini aramaktadırlar. En büyük yardımcıları ise Guggenheim Müzesi’nden beri Langdon’ın kulağında olan ve Kirsch tarafından geliştirilen yapay zeka asistanı Winston’dır. Winston’ın neler yapabileceği ve kullandığı inisiyatifler ise, serüvenin belirleyici taşları arasında yer alacaktır.

530 küsür sayfalık Başlangıç, açık ara hikayeleri en havada bırakan Dan Brown kitabı olarak gözümüze çarpıyor. Din adamlarının başına gelenler, komutan Garza’nın anlamsız alıkonması, simge bilim profesörü Langdon’ın saçma sapan ve uyduruk bir din karışımlı Uber logosu dışında teknik olarak hiçbir şey çözmemiş olması ve daha neler neler… Adeta her şeyi tek tek dokuyan Dan Brown gitmiş, yerine kısa sürede kitabı çıkarma amacı taşıyan bir Dan Brown gelmiş hissini yaşamadan edemiyor, Başlangıç karşısında yaşadığınız hayal kırıklığını gizleyemiyorsunuz. Edmond Kirsch’ün sunumuna tanık olduğumuz bölüm dışında (ki 10-15 sayfayı geçmez) merak unsuru barındırmayan bir kitap ve artık ömrünü tamamlamış bir Langdon serisi var önümüzde.

“Her bela mı Langdon’ın başına gelir?” Bu soru bile Dan Brown için artık Langdon’dan ayrılma zamanının geldiğinin işaretiyken böyle içi boş bir kitapla teoriyi kanıtlamak acı-tatlı bir farkındalık veriyor insana.

İhanet Noktası ve Dijital Kale gibi Langdon’dan bağımsız gayet güzel işler başaran Dan Brown’a umarım Cehennem ve Başlangıç’ın kısa arasından daha uzun bir süre hasret kalırız. Gelecekte yazarın daha içi dolu eserlerini görmek umuduyla..

0