Category: The Artist (2011)

The Artist (2011) Revival

(T) Pekala millet, devir itiraf devridir. The Artist yazım, aynı izleyişim gibi biraz fazla yüzeysel kalıyordu.. Sizleri derinlere alıştıran bünyelerimiz rahat etmemiş olacak ki, benim yazımın üzerinden birçok yorum akmaya başladı ve bir tanesi; bu boşlukları tamamen doldurur ve yine bazı yorumlara göre açık olmak gerekirse benim yazımı gölgede bırakır nitelikte idi. Eh bana da bu yorum olarak kabına sığmayan incelemenin ve daha bir çok şeyin sahibi sevgili Melike ile konuyu görüşmek düştü. Yorumu direkt olarak yeni bir yazıya dönüştürmekten ziyade daha orijinal bir format öneren Mel’in fikri ve yorumdan kopup gelen bu içeriğe bu sefer benim yorumlarımla The Artist (2011) Revival karşınızda!

Ps: Ortak bir yazı formatı geliştirdiğimizden girişte olduğu gibi kendi dokunuşlarımı italik yapacağım.. Önce Sevgili Mel’in yorumlardan biraz uzaklaştırılmış ana temasıyla işe başlayalım. (T)

(M) Bu filmi izleyip “eh biraz” beğendi sayılabilecek biri olarak benim de söylemek istediğim bir kaç bişi, tartışmanın belki uslüp tartışmasından çıkıp yeniden içeriğe dönmesine bir katkım olur. zira her ne kadar veya nasıl bir uslüpla yazı yazılmış olursa olsun, ona cevap içeriği dair yetersiz kalan ve sadece “siz böyle demişsiniz” tavrıyla verilen bir cevap genelde sanılanın aksine, tavrı doğru olanı değil yersiz olanı haklı çıkarır.

Filme dair; akademi bu filme ödülü tam da insanların “ya ama sessiz ya ama siyah beyaz” diyerek şikayet etmesi sebebiyle vermiştir. zaten akademi iyi ve kaliteli bir filmden çok, filmin sinemayla ilişkisine, iyiliği ve sıradışılığına vs bakar. sadece iyi filmleri akademiyle seçecek olsaydık sanıyorum sinemayı seven insanların ağlaması gerekirdi, çoğu büyük yönetmen akademinin yüzünü bile görmeden ve meşhur “thank you for..” cümlesini kuramadan gittiler. ki işin komik yanı bu akademiye özgü değil. akademi, nobel hatta altın portakal.. bütün ödül sistemleri bununla ilgilenir. bunlar işin şov kısmının bir parçası. yoksa üç beş duayenin birleşip en güzele karar vermesi gibi bişi gerçekten komik olurdu.. bu yüzden eğer tartışmayı yanlış anlamadıysam, iki tarafında bir yerleri eksik bıraktığını düşünüyorum. “bu film güzeldi sırf siyah beyaz/sessiz diye ödül aldı demek haksızlık olur” a karşı, “siyah beyaz/sessiz ama ilginç”i alarak, bir şeyi çok basit anlatmak istiyorum, bu film zaten siyah beyaz/sessiz sinemayı konu alıyor tam olarak. tam da bu yüzden ödül alıyor. çünkü anlatmak istediği dönemi daha iyi ve daha net anlatabilmek için sessizliği kullanıyor. burda popülist bir yaklaşım var demek tuhaf olur zaten. “film sessiz olduğu için ödül aldı” gibi olası bir yorumda eksiktir bu yüzden. ya ne için alsaydı? bunu eleştirmek, olur mu canım o yüzden alır mı hiç tavrı ondan da eksikli.. aldığı ödüllerin hepsini bu farkı yüzünden almıştır tabi ki! ve bu bir yergi değil aksine övgüdür.

filme dönersek daha, chaplin filmlerini sevenlerin çok beğeneceğini sanmıyorum. zira siyahbeyaz dönemi anlatıcam derken biraz aşk hikayesi klişesine takılmmış diye düşünüyorum.konuşmadan anlatabileceği çok fazla konu var o döneme dair. ama tek değinebildiği sesli döneme geçerken bazı oyuncuların gözden düşerken yaşadığı travma. ki bence onu bile biraz ajitasyon kullanarak anlatmış, çok bütünlüklü bir analiz değil.filmin başarı ise şu noktada yatıyor, yıllardır sesli filme alışmış bir kitleyi, sessiz döneme götürürken yaşanabilecek en büyük risk seyircinin bunu “abartılmış” bulması olurdu. işte film bence bunu başarıyor, katiyen kendisine güldürmeden o ruhu anlatabiliyor. o şık kadın ve adamlar, belirgin mimikler, müzik kullanımı (ki bu konuda aslında çok tuhaf skandala sebep olduğu takip edenler bilir bana kalırsa çok rahatsız edici bir durum değil) vs derken karşınızda gerçekten geçmişten gelme sanki eski bir kayıt bulmuşuz hissi uyandıran bir film var. ödüllendirilen kısmı da bu, jüri yaşlı olduğu için değil, ama sanıyorum günümüz izleyicisi, iyi sinema takipçisi bu tarz doğrudan anlatımları, mutlu aşk hikayelerini, nostaljik filmleri özlediği için.. ve bu yapım bugün naiflikle yeniden çekilebildiği için. fikir zekice olduğu için, yani böyle bir hikaye sesli anlatılsaydı ve bu sığlıkta olsaydı (aşk üzüntü mutluluk ekseninde) beklentileri kesinlikle karşılamazdı. o zaman o hikayeden daha derin analizler beklerdik. fikir zekice, sesli döneme geçildi ama bakın ben size bunu masal gibi sessiz siyah beyaz anlatacağım diyor. ödül almasında, beğenilmesinde şaşılacak, tartışılacak bir şey olduğunu düşünmüyorum. ayrıca yönetmen ödülü aldı, henüz üçüncü filmi. en iyi erkek aldı, zira bence gerçekten başarılıydı. absürdleşmeden bu denli iyi rol kesilebilirdi. ve bir banko aday olarak en iyi film aldı. dönemin filmlerini sevenlerin, sevgilerini değil özlemlerini karşıladı. (M)

(T) Mel’in küçük tartışmamıza yaklaşımı böyleydi. Benim baya sıkışık bir zamanda ve beş Oscar aldığını öğrendiğim bir anda filmi izleyip beklentilerimin altında kalmasına karşılık aldığım tam ters tepkileri, The Artist’in aslında anlattığı döneme ışık tutup o teknikleri kullandığını söyleyerek güzel bir yaklaşım yakalamış ve “ne o, ne de o” demiş nazikçe. Modern bir filmin elbette bu “az içerikle” -iyi anlamda- varlığını sürdürüp ödüllere doyması imkansız ama o dönemi, onun gibi anlatınca iş değişti elbet. Ama işin garip tarafı The Artist aslında eski yaklaşımlı modern bir film. Ve Melike’nin dediği gibi fazla zeki.

Bununla birlikte ne filmi izlediğimden, ne de bu güzel yorumu okuduktan hemen sonra kafamda oluşanı da bu denli kolay silip atamıyorum. Filmi izleyip yazdıktan sonra “birkaç gün bekleseydim” diye düşünmüştüm ama şimdi bu ikinci yaklaşımda bilinçli sayılabilecek bir beklememin (ve etkilerinin) ardından yine söylüyorum ki sadece ödülü bu otantiklikten aldığını iddia etmesem de, dönemi anlattığının orijinalliği/akılcılığı dışında bir şeylerin etkisi olduğunu da kafamdan atamıyorum. Bir toplulukta yanan bir ışığın diğerlerini kendine çekmesi gerçeği, her zaman tam tersi istikamette gitmeye programlanmış bir içgüdüm varmış gibi iyiden iyiye gözüme batıyor. Sanırım üzerinden zaman geçtikçe ve Mel’in satırlarını tekrar tekrar okudukça, az zamanımımda 100% kendi beğenilerim dahilinde bir film olmadığı için The Artist’i eleştirmektense onun fotmatına ve hissettirdiklerine daha aşina olacağım. (T)

Melike & Tolga

0

The Artist (2011)

Sessizliğiyle, sessiz filmlerin bitişini yine onlardan biri olarak anlatan siyah beyaz bir film..

Hayatımda kurduğum en garip cümlelerden biri oldu. Bitmiş bir şeyi onlardan biri olarak anlatabilmek nasıl mümkün olabilir sizce? Yeniden dirilişle! Zombilerle!!! Yok ama onlarla hiç alakası yok. O, o… The Artist o.

Garip dedik ya aslında kilit nokta bu. Siyah-beyaz ve sessiz bir filmi yirmi birinci yüzyılda tekrar vizyona sokan, en iyi film dahil 84. Oscar Ödülleri’nde beş dalda mutlu sona ulaştıran ilginç ve hatırlanası dengelerin hepsi The Artist’te toplanmış.

/Spoiler/
Yıl 1927. Jean Dujardin’in canlandırdığı George Valentin, sessiz filmlerin baş aktörü olarak ünü kendisinden bir karış önde gezmektedir. Hayranlarının arasında karşılaştığı Peppy Miller’la (Bérénice Bejo) fotoğrafları gazatede yayınlanan Valentin bu pozla, Miller’a -kendi başına yapması gerekenlerle birlikye- şöhret kapısını aralamıştır. Sinemanın sessiz filmlerden sesli filmlere geçiş dönemi George Valentin’e çağının kapanmasının gerekliği istikrarlı düşüş, sesli filmerin parlayan yeni yıldızı Peppy Miller’a ise rüyalarında bile göremeyeceği bir yükseliş getirecektir. Üne kavuşması ve hatta beninin mimarı George’un gün be gün yok oluşunu izlemekse, Peppy’nin kesinlikle ödemeyeceği bir bedel olacaktır.
/Spoiler/

The Artist’i büyük ön yargılarla izlemeye başladığımı sanırım itiraf etmeliyim. Siyah-beyaz, sessiz.. Hepimizin uzak olduğu ve belki de hiç dahil olamayacağımız dünyalar ama o tadı alabilmek adına ön plana çıkan sımsıcak da bir yapım aynı zamanda. Aldığı ödüllerin ne kadarını bu farkları yüzünden almıştır bilmiyorum ama akademinin kararında filmin otantikliğinin etkisi de yok diyemem.

Her şeyi bir kenara bırakırsak; izleyin bence. Filmin sonu geldiğinde yüzünüzde bir gülümse garantisi var.

image

0