Category: Teknoloji

Samsung Galaxy S4 İncelemesi

Ah şu teknoloji dünyası.. Hiç dur durağı yok değil mi? Galaxy S III incelemesi yapıp iOS gezegeninden Android dünyasına ilk girişim daha dün gibiyken, bugün karşımda selefinden daha dik başlı bir S4 duruyor. iPhone 5‘e karşı tercih edip etmeyeceğime de sanırım bu yazı sonunda karar vereceğim.

Şimdiii, kağıt üstünde genelde her yeni modelin olduğu gibi S III’e göre pek bir şey sunmuyor. Benzer bir tasarım, içinde bulunduğu ana uygun donanım güncellemeleri ve çoğunu geçmiş modellerin de elde ettiği yazılım güncellemeleri.. Açıkçası telefonu ilk elime aldığımda baya baya Galaxy S III gibi geldi, ta ki açana kadar.

Açtığınızda ne fark olabilir bu kadar etkili olabilecek? Tabi ki ekran.. İtiraf etmek gerekirse parlaklık hariç Galaxy S III’ün ekranını iPhone 5’in ekranına oranla daha iyi buluyordum. Herhangi bir fotoğrafla zaten bu farkı çok rahat anlayabilirsiniz ki Galaxy S serisinin dördüncü üyesi, bu konuda büyüleyici bir fark yaratmış. Yani açıkçası tarif edilemez bir şey bu, şöyle diyim teknik olarak gözünüzle baktığınız alan, ekran karşısında sanki birkaç adım gerideymiş gibi duruyor. Bu “gerçek hayat” karşılaştırmasını ilk olarak iPhone 4 zamanı retina display ile özellikle yazılarda hissetmiştim ama Galaxy S4’ün ekranı, rakamsal detaylara boğulmadan söylemek gerekirse işin boyutunu imgelere kadar ulaştırıyor. Bu konuda iPad ¾’te bulunan retina display de baya başarılı ama telefon bazında S4 bir ilk. Güzel bir şey tabi..

Telefonun boyutları konusuna geçecek olursak; Galaxy S4’ün 5" ekrana sahip olacağı söylentileri ilk çıktığında zaten yeterince limitte olan S III boyutlarına açıkçası daha ne ekleyebileceklerini merak etmiştim. 5" boyutlarında ekran doğru çıktı ama boyutlar, telefonun incelmesi dışında aynı geldi. Alt taraftaki home/back tuşlarının alanından biraz yenmiş olsa da, Samsung’un amiral gemisi S serisi için kasa standartını koymuş olduğunu anlayabiliyoruz. Daha büyükleri için Note ve hangi kafayla üretildiğini çözemediğim Galaxy Mega’lar falan kullanılacağa benziyor.

Eh biraz da Galaxy S4’e özel bir şeyler konuşalım derseniz air gestures konusu güncellemeler perdesinin önünde sahne alır. Açıkçası havadan eliimi sallayarak fotoğraflar arası dolaşmak pek mantıklı gelmiyor ama şu eliniz batıkken telefon çalması olayını yaşamayan yoktur. Kişisel olarak bu durumu cevaplamama bahanesi olarak kullanıp pek geri dönmem ama arayanın kimliğine göre şöyle elinizi telefonun üzerinden geçirip direk speaker’dan konuşmaya başlamak da çok işe yaramaz bir özellik gibime gelmedi. Aynı şekilde gelen mesajlar için de geçerli. Arada bir işe yarar yani.

Diğer akıllı telefon beklentileri arasında da tek tek saymaya gerekmeksizin Galaxy S4’ü sağlam bir yere hatta çoğu konuda en üst basamağa koyabiliriz diye düşünüyorum. Bununla beraber kişisel olarak yine belirlediğim en zayıf nokta Android. Yani nedendir bilmiyorum ben beğenmiyorum bu işletim sistemini. S III zamanında baya alışmaya çalıştım ve iPhone 5 kararımdaki esas etki Android’in başıma ördüğü çoraplardı. S4 ile 4.2.2 Jelly Bean geliyor sanırım ve yine böyle harika işler yapabilecek bir cihaz sayesinde kendisine katlanacak geniş bir kitle olacak. Bilemiyorum, telefonlarda bu kadar işlemci/ram hesabı yapılan günler geldiyse işletim sistemi tercihini son kullanıcıya bırakan telefonlar da yakındır belki.. Bu arada Google’ın stock Android içeren bir Galaxy S4 hazırladığını da hatırlatmak lazım. Tabi Samsung’unkini sonuna kadar daha avantajlı görüyorum bunu da hatırlatmak lazım.

Biraz da pazarlama.. Öncelikle romen rakamlarından 6’dan önce vazgeçeceği düşünülmeyen Samsung, “S IV” yerine basit olarak “S4” dedi ve bence Japonların 4’e olan uğursuz yakıştırmalarına rağmen ilginç bir adım attı. Bunun dışında başlı başına “S4” markasının “S4 mini” ve “S4 mega” gibi seçenekleri olacağı konuşuluyor. S III’te başlayan mini furyası bana göre flagship olarak anılan bir seri için gayet gereksiz. S III mini baya baya S II ayarı bir telefondu ve şekli dışında Galaxy S III ile hiçbir alakası yoktu. S4 mini de bu formatta geleceğe benziyor. Satışa faydalı, imaja zararlı bir seçim. Uygulama devam ettiğine göre para daha ağır basıyor diyebiliriz. Mega da aynı şekilde. Zaten gereksiz bir Galaxy Mega serisi varken S4 Mega da çıkarsa artık Samsung bile modelleri ayıramaz gibime geliyor. Telefonları takip etmek için pazar ismi “S4 XYZ” yerine I9500 gibi model numaraları, şu an için daha mantıklı gelmeye başladı.

Sonuç olarak gidip satınalma opsiyonum dışımda elime geçen bir cihaz olduğu için iPhone 5 ile Galaxy S4 arasında yol ayrımında olduğumun sinyallerini vermiştim. Ama yeni yenidir ve yakın zamanda değiştirdiğim mail hesabımın sistemine de güvenerek S4 hatrına Android’e bir kez daha katlanabileceğimi düşünüyorum. Yine baya bir şey keşfetmek için taklalar atacağız ama insanda heyecan yaratan bir cihazla bu işin bir yere kadar teknoloji insanlarına zevk verdiğini söyleyebilirim. O değil de ben kapak sevmez/kullanamazdım ama black mist S4 ve komple arka kapak yerine takılan orange flip cover pek uyumlu oldu. Bir süre böyle gidelim bakalım 🙂

0

5

Başlık için tek bir karakter yetiyor. Piyasada anılışı da böyle aslında. 5, iPhone 5. “Double o seven” hikayesine yaklaşmadan andırmıyor da değil hani.. Aslında birkaç yıl önce 4 ve 4S’in tasarım çıktığında da beğenmemiş, hatta bir süre uzak kalmıştım. Olay, bu bir süreyi iyi yorumlayıp tarihin kendini tekrar etmesini izlemek ve şans vermekten ibaret.

Piyasada fanboy/girl’lük mertebesine insan taşıyan hevesli bir kitle var. Onları anlamamakla beraber kendi maceralarımı anlatıp nasıl görüneceğini umursamayacağım yine.

Şimdi, akıllı telefon piyasasının temel dinamikleri iOS ve Android malum. Tamam biraz da son dönemde yanaşmaya çalışan Windows Phone. Girişte isimlerini andığım iPhone 4 zamanında Windows Phone muhtemelen yok, Android de benim açımdan sıfıra yakın bir değerde idi. Sonra neler oldu, Samsung, HTC gibi devler, internet devi Google’ın Android’ini öyle teknolojik cihazlarda kullanmaya başladılar ki, artık Android kendini bunlara uydurmaya çalıştı. Kişisel olarak da, önceliğim tamamen bu güzel ürünlerin katkısında olmak üzere iPhone 4-4S ikilisinden Samsung Galaxy SIII’e terfi(?) ettim. Tasarım ve donanım anlamında bir an bile pişmanlık duymasam da hazin sonu hazırlayan malesef Android oldu.

Şöyle düşünelim. Akıllı telefonları geçtim, direk cep telefonlarının doğumundan şu anki konumuna gelişini canlı izlemiş şanslı bir nesilde yer aldım ben. (86 kuşağının saymakla bitmeyen bir başka yan et…. Konumuz bu değillll 🙂 Bu sebeple atıyorum bu tanışmayı yetişkinlikten biraz ötede yaşayan nesil, biraz bizimkine muhtaç gibi oldu. Şimdi kime sorsanız aile büyüğüne falan filan bir şeyler göstermiştir teknolojik, bundan bahsediyorum. Peki biz? Yani her şey garip bir şekilde beyne kodlanmış gibi. Neyin nereden geleceğini bilmeye gerek olmadan sadece yapmanın verdiği bir his var. İnsan kolunu hareket ettirirken nasıl olacak diye düşünmez, hareketi yapar. Biyolojik olmayan, telefonlar gibi sonradan sahip olduğumuz nitelikler için de işlevsellik tam bir kabus olmadıkça bu böyledir, ya da kısa sürede bu hale gelir. Tam konudan uzaklaşırken yine içine döndük; ben, bu Android’i 4-5 ayda bu hale getiremedim; kendimde, kendimden bir saniye şüphe etmeden. iPhone/iOS’un örneğin gecenin bir yarısı alete bile bakmadan kapama tuşuna basıp slide’ı üst taraftan yaparak kapatmaktan tutun da, esasen pek kullanmadığım alarma bile benzer şekilde ulaşma kolaylığı Android’in açıkçası doğasında yok ve taşlar bir türlü yerine oturmuyor. Evet her şeyi yapabiliyorsunuz hatta işi biraz ileri götürüp sistemin kendisine birçok müdahalede bulunabiliyorsunuz ama aradığınız ne sorusunu kendinize sorduğunuzda bunlardan hiçbiri en azından benim için cazip gelmiyor.

Marka, model, işletim sistemi yandaşlığı yapmadan, iki dinamik hakkındaki deneyimlerle bezenmiş izlenimler bunlar. Gerçek anlamda verirken üzüldüğüm ama iPhone 5’i aktif olarak kullanmaya başladıktan sonra bir saniye bile aramadığım bir cihaz oldu Galaxy SIII. Özetlemek gerekirse son dönemde belki biraz aksi oluyormuş gibi dursa da, Apple için insan önplanda iken Adroid tayfası nasıl olursa olsun “her şey” mantığıyla hareket ediyor. O “her şey"lerden bir şekilde ilk olarak iOS kullanıcılarının faydalanmasıysa, bence apayrı boyutlarda incelenmesi gereken bir değişken.

Son olarak ilginç bir duygu oldu iPhone’a dönüşten sonra içimde. Lumia 920 ile bir haftalık macerası sonrası Mashable teknoloji editörü Christina Warren, çevresindeki insanlara tam da bu insanı ön planda tutup adapte olabilme konusu sebebiyle Apple ürünleri dışında yardımcı olmayacağını belki de artık bir uzmanlık seçme isteğiyle ilan etmişti. O kadar cesur olmalı mıyım bilmiyorum ama bir haftada en az üç-dört Android kullanıcısına ilgilenmiyorum gibi dönüşlerde bulundum. Bilmiyorum dediğimde kurtulmuş olacağım..

image

0

S3

Öncelikle başlık marjinalliğinin gölgelediği içeriği hatırlamak adına bunun bir Samsung Galaxy S III yazısısı olduğunu söyleme sıradanlığıyla hepinizi selamlarım.

Lise zamanım. Üstünden hayli yıl geçmiş şimdi fark ediyorum.. Nokia’nın hükümdarlığını tüm kıtalarda genişlettiği yıllarda bir arkadaşımda görmüştüm Samsung bir telefon. Şu anki seviyelerle karşılaştırmayı düşünmek bile hata ama marka imajı açısından önemli bir konu. Gözlerimizin çekik olmaması ırkçılığıyla Samsung’u yadırgamıştık o zamanlar. Nokia, olmadı Ericsson veya bilinirlik adında Samsung’un önüne geçebilecek diğer markalar varken garip gelmişti. Bize de, sahibine de, herkese de. Ama haklıydık; öyleydi de..

Güneş battı, yeniden doğdu, haftalar, aylar ve hatta yıllar geçti. Ericsson bitti, Nokia zarar üstüne zarar yazdı, iPhone doğdu vs. O andığımız öne geçebilecek markalar yok oldu/destek vermez oldu. Ama Samsung oralarda bir yerlerde devam ediyordu.

Devir değişti telefonlar akıllandı. Ve artık söz söyleme zamanı gelmişti sanki ufak ufak. Apple’ın iPhone ile başlattığı çıkışa katılan Google-Android ortaklığı Samsung ve onun gibi birçok markayı da rüzgarına katarak akıllı telefon pazarının alternatifliğinden sahipliğine doğru yol almaya başladılar.

Bu kadar hikaye yeter sanırım. Başlığımızın hakettiği S3’e dönecek olursak sanırım yaşanan en büyük çekince o devasa ekran oluyor. Akıllı telefon kavramıyla zaten yeterince -gerçek anlamıyla- büyüyen cihazlarda Samsung’un S3’ü çok net söyleyebilirim ki telefon-tablet aralığında bir seviyede boy gösteriyor. Taşıma anlamında problem olur mu soruları akıllara gelmeye başladığındaysa S3’ün 8.6mm olan inceliği devreye giriyor ve şaşırtıcı bir biçimde (hemde şu yazın cep sıkıntısı çekilen günlerinde dahi) S3 her yere sığar oluyor. Bununla birlikte yine aynı ekranın sağladığı kolaylıkların tadını çıkarmak size kalıyor.

Ve Android.. Arkadaşta, onda, bunda kullanmışlığım vardı ama Galaxy S III benim ilk Android’li telefonum. Bilgisayarda Windows’tan Mac’e geçmek gibi bir acemilikle başlayan beş yıllık iOS’un Android dönüşümü çok da sancılı olmuyor. Muhtemlen iPhone kullanıcılarının garipseyeceği ve alışmak zorunda kalacağı tek şey, menüler arası geriye gitmek oluyor. Android’in fiziksel geri tuşuna karşın eliniz çoook iOS’un sol üst köşedeki back kısmına gidecek diyebilirim.

Bahsetmek istediğim bir nokta daha var. iOS’un son dönemde yazılım anlamında en önemli atılımı iCoud idi. Neler getirdiğini şurada baya detaylandırmıştım ve Android’e geçerken açıkçası bu bilgisayar-telefon-tablet arasındaki otomatik senkronizasyon canımı sıkıyordu ama her ne kadar son günlerde bililerin çalınmasıyla gündeme gelse de, Dropbox imdadıma yetişti. 2GB ücretsiz ve Android’li telefon tanımlamaya +48 GB ek alan veren bu servisle toplamda ulaştığınız 50GB’lık online depolama alanı kesinlikle inanılmaz. Fotoğraf, video vs.. Aklınıza ne gelirse gelsin kolaylıkla ve düşünmeden depolayın gitsin..

Sözün özü, Samsung Galaxy S III & Android ikilisi bu değişiklik arayan insanı şimdilik mutlu etmmişe benziyor. Bu yazıyı, ikiliyi bir haftadır kullanan biri olarak yazıyorum ve eminim daha keşfedecek çok şeyim olacak (yaşasınnn :)). iPhone’un gelecek nesli neler getirir bilmem ama internetteki ergonomiden uzak fotoğraflar ve güncel iPhone 4S, şu an Samsung’un elini güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor.

Ağustos ayı da pek teknolojik oldu.. 🙂

0

OS X Mountain Lion

Snow Leopard’la geçen yaklaşık 1,5 senenin ardından küçük bir işletim sistemi yenilemesinin zamanı geldiğini hatta geçtiğini kabul etmemek imkansız olurdu herhalde.

Evet, evet biliyorumm, arada Mac OS X Lion gibi bir işletim sistemi daha vardı ama nasıl derler; geçişler zordur diye.. Mac’lerin iPhone, iPad ve Apple TV gibi cihazlarla tek kelimeyle bütünleşme sürecini kapsayan iCloud sürecinin de geçiş evresi Lion, meyveleri sorunsuzca yeme süreci ise Mountain Lion’dı. Lion’ın ilk sorunlarını duyup direk Mountain Lion’a geçiş yapma gibi bir riski aldığım için şu an çok mutluyum.

Mountain Lion’ı nasıl tanımlarsın diye sorsanız tek cümleyle içine iPad kaçmış Mac derdim. Sağ taraftaki notifications, ekranı tek kelimeyle iPad arayüzüne çeviren ve uygulamalara kolay ulaşılmasını garanti eden Launchpad, FaceTime ve diğer bir dolu iOS uyarlaması da zaten bundan fazla bir tanıma ihtiyaç duymuyor.

Ama baştan beri deyip duruyorum ya; bu işletim sisteminin kilit noktası iCloud. Bir düşünsenize, iPhone’da bir fotoğraf çekiyorsunuz ve nerede olursanız olun o fotoğraf anında Mac’inizdeki (ve iPad gibi diğer alet/edavattaki) yerini alıyor. Kablo, akratma dertleri veya manuel hiçbir şey yok.. Bu, gerçekten büyük bir kolaylık. Aynı şeyler notes ve reminders için de geçerli. Yani herhangi üç cihazdan birinde yaptığınız bir düzenleme ve/veya ekleme, diğerlerinde de otomatik olarak gerçekleşiyor ve hangisinden ulaştığınızın önemi olmayışçasına sürekli güncel içeriğe ulaşabiliyor/yenilerini ekleyebiliyorsunuz. Kuşkusuz internet teknolojisinin gelişmesiyle bunun sonraki adımı sabit hard disklere ihtiyacımızın olmaması gibi bir noktaya gidiyor ki Apple, iCloud ile birden fazla koldan bu işe çok sıkı bir şekilde şimdiden tutunmuş durumda.

Son olarak kuruluma da değinmek istiyorum.. Snow Leopard veya Lion hangisine sahip olursanız olun, Mac App Store’dan 20$ gibi bir ücrete edinebiliyorsunuz Mountain Lion’ı. İşletim sistemi kurmak deyince formatlar, yedeklemeler vs gelirde durur akla.. OS X’de (“x” değil “ten” :)) ise inen 4GB’lık .dmg uzantılı dosyaya çift tıklamaktan ibaret bu işlemler. Kalanı güncelleme gibi bir şey. Windows’tan beri bu işi yapmamış biri olarak 500 GB’tan fazla veriyi yedeklediğim için pişmanlık duymama yeterli bir kolaylık olduğunu söyleyebilirim. Bununla birlikte temiz kurulum ısrarcıları için de OS X Mountain Lion, en az 8GB’lık bir USB bellek veya DL DVD üzerine bootable hale geririlebiliyor. Mac açılırken bu medyayla birlikte option tuşuna basılı tutmanız, kurulumun başlaması için yeterli.

Dediğim gibi Lion bazı hataları barındıran bir geçiş işletim sistemiydi ama Mountain Lion’la Apple, iOS entegrasyonu dahil birçok görevi başarıyla yerine getirmişe benziyor. Snow Leopard rahatlığını yeniliklere, hiç de ekstra sistem ihtiyacı duymadan değiştirme zamanıdır sevgili Mac kullanıcıları. Hepinize iyi dağ aslanları dilerim 🙂

0

Beş buçuktan altı

iOS 6; Apple’ın 2012 sonbaharında tanıtacağı işletim sistemi hafta içerisinde görücüye çıktı..

Öncelikle 5’ten 6’ya geçiş gibi güncellemelerde (ki major upgrade olarak da anılır bunlar) işletim sistemi güncelleme havasından çıkıp tamamen yeni bir yöne yol alır. Bunu elbette bir yere kadar bekleyebilirsiniz ve genelde beklentilerin bittiği noktada o ürün/hizmet de piyasadan silinmeye başlar. iOS 6 bu noktada Google Maps yerine Apple’ın TomTom ortaklığındaki kendi harita uygulaması dışında (ki bunun da Apple ve Google arasında her geçen gün çirkinleşen rekabete bağlıyorum) somut bir “değişim” içermiyor.

Telefon uygulamasında birkaç kolaylık, Twitter gibi Facebook’un da işletim sistemine tam entegrasyonu, uzun süre sadece ABD’de işe yarayacak birkaç ödeme kolaylıkları, gece için rahatsız etmemek üzere tasarlanmış bir ne desem; tercih (Nokia Türkçesi hala dilimizde), Siri gibi tüm dünyaya hitap etmeyen bir beta asistanın kazandığı yenilikler ve Notification Center’a eklenen Twitter/Facebook kısayolları..

Sorarım size bunlardan hangisi yeni bir işletim sistemi sürümü oluşturmaya yeter? 5.5 diye piyasaya sürseler ne güzel der miydik? Derdik.

Birde destek meselesi var tabi. iPhone 3GS ve sonrası, iPad 2 ve sonrası ile son çıkan iPod touch (late 2010/dördüncü jenerasyon oluyor galiba) iOS 6’ten faydalanabilecek amaaa! Aması önemli çünkü özellikler bir hayli kısıla kısıla geçmiş modellere iniyor. iPhone 4S muhtemelen iOS 6 ile birlikte çıkacak iPhone ile donanımsal fark dışında yazılımsal olarak aynı olacak ama iPhone 4’e indiğimizde üç boyutlu haritalar ve turn-by-turn navigation tarzı bir çok yenilik gidiyor. Bununla birlikte Siri zaten geçmiş iPhone modellerinde modellerde yoktu da, iPhone 4S’ten bile sonra çıkan üçüncü jenerasyon iPad’e olması gerektiği üzere geliyor. iPhone 3GS’e bolca yavaşlama dışında iOS 6’dan ne kalır gerçekten merak ediyorum.

Şahsen şu do not disturb mode dışında ilgimi çeken pek bir şey yok iOS 6’te ve ilk kez, Apple’ın biraz kolaya kaçmaya başladığını hissediyorum. Android ve Windows Phone 8’in görsellik anlamında harikalar yaratmaya başladığı bir dönemde hala ve tamamen 2007’den kalma bir arayüzü kullanmaya devam etmesi de iOS için negatif bir etki oluşturmaya başlayacaktır.

“The world’s most advanced mobile operating system” Evet belki donanım/yazılım tam uyumuyla hala öyle ama bunu korumak için Apple bir şey yapmaya başlamazsa dengeler değişmeye başlayabilir. iOS 6 diyesim yok hiç. Beş buçuktan altı diyelim mi?

0

The new iPad

Tamam kabul bende iPad 3, HD veya 2S gibi bir isim bekliyordum. Ama Apple, sanki bu karmaşadan sıkılmış olacak ki yeni nesil iPad’i, iPod ailesi gibi sadece kendi ismiyle anmayı tercih etti. “Yeni iPad”; hepsi bu kadar. Aslında düşününce fena değil ama sonraki nesillerdeki uygulamaları ve/veya karmaşaları da görmek lazım.

Neyse, geleceğe bakmak için henüz çok erken dolayısıyla henüz “dünkü bebek” kavramının kelime anlamıyla bile temsilcisi olan the new iPad’i konuşalım.. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, yeni iPad’te olumlu anlamda görebileceğimiz tek bir sürpriz bile yok. Gelişmiş kamera(lar), tabi ki retina display, eskileri de iyidi ama gelişmiş pil ömrü, yeni bir işlemci bla bla.. Hepsi bekleniyordu ve hepsi geldi. Sürpriz anlamında dünkü tanıtımın ardından elimizde kalan sadece yeni bir isimlendirme stratejisi ve bir önceki model iPad 2’den 0.8mm kadar kalın yeni bir cihaz oldu. Haa birde merak edenler için Siri’nin olmayışı da bence atlanmaması gereken bir ters köşe.

Şöyle kağıt üstünde bakıyorum da, iPhone 3GS’ten 4’e geçiş sürecindeki retina display’in duygusu ve iPad için muhtemelen bunun gerekliliği dört çekirdekli A5X işlemcisi dışında pek cezbedici bir yanı yok yeni iPad’in. Hani şöyle home button’ı kaldırıp tamamen multitasking gestures’la yeni bir deneyim önerse falan yine en “almayacağım” diyen kullanıcıları bile cezbedebilirdi ama dünyanın büyük bir bölümünde emekleme aşamasındaki 4G’yi standart sayıp, koca cihazla görgüsüzlüğün önde gideni bir manzaraya sebebiyet veren fotoğraf çekimine yatırım yapan bir iPad, beni etkilemiyor.

Bu noktada ilk aklıma gelen ürün çeşitlendirmesi ihtiyacı çünkü ilk iki neslinde herkese hitap edebilen iPad, artık baya baya kendini performansa, oyuna adamışa benziyor. Buna karşın inceliğinden ve ağırlığından ödün vermeyen, daha internet odaklı bir alternatif olsa retina display’le tadından yenmezdi. Ayrıca kişisel olarak ilgilenmesem de daha ufak ebatlarda iPad bekleyen grupları da görmezden gelmemek lazım. Henüz zaman var ama Christmas dönemi için 7” bir model söylentileri de yok değil.

Yeni iPad, tüketim çılgını kesim dışında bilinçli kullanıcının soru işaretlerini yeterince kaldıramadı ve bana kalırsa tablet piyasasına hiç bulaşmamış kesim dışında fazla da bir hedef kitlesi yok. Elindeki iPad 2 ve hatta orijinal iPad’i değiştirip yeni modeli tercih edenleri fanboy’luk mertebesi sevgiyle kucaklasın.

0

Minus to Plus

2011’in yaz ayıydı galiba Google+’ın davetiyesi elime geçtiğinde. Mail adresime gelen ve şu an isimlerini hatırlayamayacağım 271920100 kişiden birinin davetini kullanıp Gmail’e ilişiklendirerek ve bio’yu oradan, ad soyadı buradan (yok ya o kadar da değildi) kopyalayıp yapıştırarak oluşturuvermiştim hesabımı beş dakikada. Sonra öylee kaldı baya bir süre hayalet kasaba tadında. Birkaç teknolojik arkadaş edinmiştim elbet bu sürede..

İlerleyen dönemde Google+ için beklenen davetiyesiz olarak herkese açılacağı gün geldiğinde hafif dalgalanmalar yaşanmadı değil.. Oradan arkadaş, buradan circle, bilmem ne, falan filan.. Eee sonra? Sonrası büyük bir gerileyiş.

Teknoloji dünyasında bir işten sıkılma eşiği vardır. Bu eşiğe gelene kadar piyasanın büyük oyuncaları parsayı toplar, bir daha ne fırtınalar ne depremler olursa olsun, ambarlarında ömürleri boyu yetecek yiyecek ve diğer ihtiyaçları bulunur. İşte Facebook’un tam da bu rolü oynadığı sıralarda Google+ piyasaya girmeye kalkıştı. Aslında kabul etmek lazım, Google Wave ve Google Buzz’a göre çok daha ciddi bir şekilde asıldı arama motoru devi bu işe ama yaz gelince kimse mont almaz hesabı, sınırlı davetiye ile uyguladığı arz eksikliği ortadan kalkınca klasik ekonomi kuralları işlemeye başladı (introduction to economics) ve insan enflasyonu karşısında Google+ bekleneni veremeyince bir hayli değersizleşti.

Birde işin etik boyutuna bakalım. Google malum vazgeçilmez bir arama motoru. Bunun sonucunda birisi hakkında Google search yaptığınızda, eğer bu insanın Google Plus hesabı varsa kişisel, kurumsal sitelerinin hepsinin önünde Google+ profili ortaya çıkıyor ilk sırada. Google+ biraz daha ciddi düşünülmüş bir sosyal ağ olsa bile, sosyal medyanın saygınlığı günümüz insanlığında “zaman geçirme” tadında algılandığı sürece (ki bunun dışında kullanabilen gerçekten çok az kişi var) Google search’teki ilk sıradaki bu profil ancak kişilerin imajını zedelemeye yarar. Bununla birlikte Facebook gibi rakiplerinin tarafındaysa olay haksız rekabetten başka bir şeye sebebiyet vermiyor ki, daha şimdiden dava kokuları alınmaya başlanmamış değil (seni seviyorum iki olumsuz).

Son olarak adres satırlarına çok takılırım ben. Google+, plus.google.com gibi bir subdomain’le benim gözümde 1-0 geriden başladı ve bu da yetmezmiş gibi, kullanıcıların kendilerine özel hazırladıkları profiller için de slash’tan sonra 4483962449000 gibi saçma sapan, sallama (üye numarası da olabilir ama umrumda değil) değerler atamaya başladı. Pazara yeni giriş için genel uygulama bu olsa da, Facebook’un halihazırda /username uygulaması ortadayken bu çağdışılık nedendir anlamak mümkün değil. Video’da da hatırlarsanız aynı şey olmuştu. video.google.com ne yaptılarsa tutmamış en sonunda Google, “kıroyum emme para bende” mantığıyla YouTube’u satın almıştı. Bu hesapla Plus da tutmazsa Facebook’u mu satın alacak? Biraz zor..

Sonuç olarak herkes iyi bildiği işi yapsın derler ya; jack of all trades’lik Google’ı sosyal medya işinde şu ana kadar kurtarmadı ve bundan sonra da dalgaların yavaş yavaş çekildiği kumsaldan çıkıp surf yapan bir sporcuya çevirebilmesi zor görünüyor. Daha oynanacak hangi kartları vardır bilmem ama Plus, Google’ın istediği seviyeye çıkarsa çok şaşırırım.

PS: Sen misin adsoyad.com adresimin önünde yarı aktif sallamasyon Plus hesabımı listeleyen? Kapattım gitti 😉

0

“Son”y Erics”son”

Sony’nin hiç var olmadığı bir markete, Ericsson’ın -o an için düşük bile olsa- marka tecrübesi ve bilinirliğiyle girmek istemesi sonucu oluşmuştu bu ortaklık. Ericsson, Nokia ataklarına karşılık verememiş ve dibe gidiyordu. Sony ise yatırım yapacak yeni bir sektör arıyordu. Sene 2001’di. Ve birleştiler. Özünde ying yang’i baz alan yeni logo, yenilikçi dizaynlar, T serileri, Z serileri… Sony Ericsson’ın joystick anlayışı, ilk renkli ekran, Communicam olayı, T610 ve kardeşlerinden ilham alan yeni K serileri, kameralı modellerde bir devrim olan C serileri, Cybershot olayı ve en bilineni Walkman serileri. Tabii neredeyse yıllardır hiç değişmeyen -son modellerde flash ile de desteklenen- renkli ve cıvıl cıvıl kullanıcı arayüzü ve arada bir kaç tane olan symbian’lı özel, yer yer dokunmatik P serileri. Ha bir de hakikaten dandik şarj girişleri.

Hayatımıza bu ürünleri soktu bu şirket. Yalnız nedense, Nokia’ya göre daha şık, kibar ve Nokia’ya kullanılabilirlik olarak bayağı yakın olsalar da bu telefonlar istedikleri pazar payına bir türlü hakim olamadılar. Şirket kendisine bir ekol yarattı, burası gerçek. Kim Walkman serilerinin ses kalitesinden ya da Cybershot’ların kamera olanaklarından şikayet edebilir?

Fakat yetmedi. En son atılımlar da canlandıramadı bu ortaklığın gücünü. Bildiğimiz adlandırma stratejisinin dışına çıkan Sony Ericsson Aino gibi cihazlar da isteneni veremedi. Taa ki Xperia gelene kadar. Adını aynı Windows XP gibi experience kelimesinden alan ilk Sony Ericsson Xperia Z1 bir Windows Phone idi. Resistive dokunmatik, 65.000 renkli bir qwerty keyboard sahibi, Windows Mobile 6.1 Professional yüklü arkadaştı. Çok tuttu. Hatta bir mobil telefonda birden çok masaüstü deneyimi yaşatan ilk cihazlardan biriydi. Bu ortaklığın ilk Windows Phone’u olmasına rağmen bayağı beğenildi, bizim ülkeye hiç gelmedi resmi olarak, o ayrı.

O zamanın önemli mobil işletim sistemlerinden biriydi tabii Windows Mobile, onlar da Symbian yerine onu seçmişlerdi. 2008’de Symbian artık vasat bir işletim sistemi olarak sayılmaya başlamıştı. Üstün bir cihazda komplike bir işletim sistemi sunmak istemişlerdi. Şimdi ki Xperia’ların atası da aratmıyordu varislerini zaten. iPhone’dan sonra kızışan bu akıllı telefon piyasasında Android artık belirli bir güç haline geldiğinde Xperia serisini buna adapte etmeyi uygun gördüler ve bunu yaptılar. İlk Android’li Xperialar yine de tam umulduğu gibi heyecan yaratmadı, ama hamle doğruydu. Şimdi geldikleri noktada ciddi olarak iyi cihazlar yapıyorlar. Yer yer “eh işte” düzeyinde modellerle gelseler de, Xperia serisini canlı tutmayı ve rekabet edebilir düzeyde tutmayı başarıyorlar.

Ortaklıktan tam 10 sene sonra, 2011’de, Android de inanılmaz geliştiği için artık Sony, bunu kendi cihazlarıyla bir bütün olarak sunması gerektiğini gördü. Apple’ın kendi cihazları arasındaki muazzam bütünlüğü yakalamaya dair bir adım olduğu anlaşılabiliyor buradan. Zaten sinyalini önceki aylarda PlayStation phone ile vermişlerdi. Sony Ericsson’ın da yıllara yayılmış bir bilinirliği vardı pazarda fakat bu çok yüksek bir marka saygınlığı imajı yaratmıyor tüketicinin aklında. İnsanların aklı şirketin kâr edemeyen yıllarına gidiyor, içinde Ericsson geçtiği için “"bu Ericsson da iyiydi ama çevresi kötüydü, bitti, gitti…” şeklinde yorumlar oluşmasına yol açıyordu. Daha doğrusu Ericsson kelimesi ister istemez insanlara 1990’ları hatırlatıyordu çünkü şirketin damgasını vurduğu yıllar o zamanlardı. Bu eski çağrışımlardan kurtulmak için şirketin hem ürün anlamında hem marka iletişimi anlamında yenilenmesi gerekiyordu. Xperia’lar bu durumu cihazlar tarafında pozitife çevirdi. Fakat Sony daha fazlasını istedi, resmen namusunu temizlemek istedi bir bakıma. Bu yüzden şirketin %50 ortağı olan Ericsson’dan tüm hisseleri $1.5 milyar dolar’a satın aldı.

Ericsson’ın mobil birikiminden bu kadar faydalandıktan sonra artık kendi başlarınalar bu koskocaman pazarda. Bu büyüklüğü devam ettirmek doğru donanım seçimleri, doğru kalite anlayışları ve doğru platform tercihleriyle kendini gösterecek. Tüm bunları da müşteriyi ve pazarın gereksinimlerini merkeze alarak devam ettirmeliler. Mobil ürün gamının sadece Xperia ile sınırlı kalması doğru teknolojilere de odaklanılmasını ve belirlenmiş stil çizgisinin dışına çıkılmamasını sağlayacak ve yerini sağlamlaştıracaktır.

Şimdi, bu yeni vizyon çerçevesinde, önümüzdeki Xperia’ların artık sadece Sony Xperia olarak tanıtılacağını ön görmek zor değil. Şirketin faal olduğu 4 büyük alanda 4 farklı ve güçlü kimlikli ürün gamı yaratıyorlar: Sony Bravia, Sony Xperia, Sony PlayStation ve Sony Vaio. Diğer üçünün ne kadar iyi olduğunu biliyoruz, sanırım 4.‘de de yanılmayız. Yanıltmayacaklardır.

Alihan

0

F1 2011 incelemesi

Yaklaşık 15 gün önce, uzunca bir süre beklediğim F1 2011’in PlayStation 3 promo kopyası elime ulaştı. Aslında bana hep ne garip geliyor F1 oyunlarında biliyor musunuz? Atıyorum futbol, basketbol ayarı oyunların sonbahara doğru çıkan yeni sürümleri her zaman gelecek yıla ait olurken Formula 1’de bu durum tam tersi biten yıla ait oluyor. Tamam sezon bittikten sonra Formula 1 heyecanı kaldığı yerden devam ediyor falan ama altı ay içinde yeni sezon başlayınca elimizdeki oyun da otomatikman eski damgasını yiyiveriyor. Halbuki Mart-Nisan gibi yeni araçların örtülerinin kalktığı bir dönemde raflardaki yerini alsa F1 20XX serisi, bir sene boyunca güncel bir oyun hissi yaşamaz mıyız?

Neyse, işin pazarlama bölümüne takılmayıp oyun hakkında konuşmamız daha uygun olacak gibi geliyor.. Sınırlı sayıda platforma çıkan F1 2009’u saymazsak F1 2011, Codemasters’ın Formula 1 oyunlarındaki ikinci deneyimi. Açıkçası Electronic Arts’ın son F1 Challenge 99-02’sinden sonra F1 2010, şu ana kadar F1 oyunlarına yapılmış en ciddi yaklaşımdı ve birkaç güncellemeyle giderilen pit & ceza sistemi hatalarının ardından Formula 1’i sadece yarış olarak görmek yerine arcade tarzıyla bir Formula 1 pilotunun hayatını bizlere tattıran harika bir oyun olmuştu. Asıl soruysa F1 2011 ne olacaktı? Daha ileri neler götürülebilirdi?

Bu konuda F1 2011 piyasaya çıkmadan önce hemen herkes iki şey üzerine odaklandı; KERS ve DRS. Formula 1’de kullanılmaya başlayan bu iki güzide sistemi oyun içerisinde kullanma fikri de kağıt üzerinde kesinlikle ilham verici ama pratikte gelin görün ki sanıldığı kadar kullanışlı olmamış ve dolayısıyla beklenilen tadı verememiş.

Hala ne olduklarını bilmeyenler için kısa açıklamalarla gidelim. KERS, yani Formula 1 aracının frenleme anlarında oluşan enerjiyi toplayan ve pilotun istediği anda bunu kullanarak araca ekstra bir güç sağlatan kinetik enerji dönüşüm sistemi atanmış bir tuş yardımıyla rahatlıkla ve oyunun her yanında kullanılabiliyor. TV’nin sağ alt köşesinde kalan pil benzeri sistemle de KERS’inizin ne kadar kaldığını her an takip edebiliyorsunuz. Özellikle düzlüklerde, dur/kalk anlarında ve araç geçerken tadı çıkabilen sistemde tek kusur bana göre tekrar dolma sürecinde yaşanıyor. İşin teknik boyutu ne kadar aktarılmıştır bilemiyorum ama özellikle sadece sistemi ne kadar etkileyecek diye deneme amaçlı yaptığım en ağır frenlemelerde bile KERS’te bir doluş göremedim. Tabi ki soranlar olacaktır e frende dolmayacaksa ne zaman dolacak bu sistem diye. Söyleyeyim: Sadece start/finish düzlüğünü geçerken ve sonuna kadar. Bazı grand prix’leri izlerken de benzer bir duruma şahit oldum ama bana göre burada izleyiciye ve/veya oyuncuya aktarılan anlık bilgi akışında problem var. Yani frenlemelerle dolan bir sistemin tamamen boş halden full’e, tam gaz gidilen start/finish düzlüğünde geçmesini benim kafam almıyor.

Ve DRS; hareketli arka kanatlar. Pistin belirli bölgesinde öndeki pilota yakınlık derecenize göre kullanabileceğiniz ve hız anlamında size avantaj sağlayan suni geçiş sistemi. Bu sistemi sezon başından beri eleştirmekten bıktım o yüzden direk oyundaki kullanımına geçiyorum: Öncelikle antrenman ve sıralama turlarında sistem, gerçekte olduğu gibi her noktada açık kullanılabiliyor. Bu noktada virajlarda yaşanan downforce kaybını hissetmeniz hoş olmuş ama gelin görün ki oyun esnasında sistem çok pasif. Kişisel olarak R2 tuşuna atadığım sistemde (ki istediğiniz tuşla değiştirmekte özgürsünüz) tuşa peşe peşe üç basışta farklı tepkiler veriyor ve açıkçası oyun içerisinde bunları keşfetmekle o kısacık düzlüğün geçip gitmesi arasında çok kısa bir mesafe var. Bir dahaki turlar öndeki pilotla farkın artıp-azalması, ilk iki tur sistemin kullanılamaması falan zaten sevmediğim DRS mantığını oyunda da kullanışsız olarak nitelendirmem için yetiyor da artıyor bile. Bir süre sonra inanın DRS falan unutup sadece KERS ile devam etmeye başlıyorsunuz ki bu durum, bir kayıptan öte gereksiz bir detayın sadece kullanılmaması olarak tarihteki yerini alıyor.

Birde güvenlik aracı vardı dediğinizi duyar gibiyim. Bir sezonda yaklaşık 4 yağmurlu yarış geçirdim, beyzadeyi görmek için sahte kazalar yaptım ama ne yaptıysam yok yok.. Nasıl girer, nasıl tepkiler verir, nasıl takip edilir bilemiyorum. Onun için yazımı bir sezon daha sallama gibi bir niyetim yok ve galiba artık merak da etmiyorum.

Bu yeni zımbırtıların dışında oyun güncel bir F1 2010. Yenilenmiş menüler, güncel takımlar, pilotlar falan tahmin ettiğiniz şeyler hep.. Oynanabilirlik kısmında ise biraz daha “oyunvari” bir hava sezdim. Evet grafikler falan F1 2010’dan daha iyi ama F1 2011 daha bir “oyunsu” gibi. F1 2010’da Codemasters grafik anlamında gerçekliğe ne kadar yaklaşmışsa F1 2011’de de bir o kadar uzaklaşmış. Beğenmeme gibi bir şey anlaşılmasın ama daha çok “ben oyunum” diye bağıran bir sürüm F1 2011. Bunda büyük ihtimalle PlayStation 3’ün artık yavaş yavaş eskimesinin ve yapımcıları sınırlamasının da payı vardır elbet ama F1 2010’u yapan da aynı firma sonuçta. Farklı yöne iki adım atmaktansa aynı yönde bir adım atmak bu noktada daha tercih edilebilir olabilirdi.

Toparlamak gerekirse güncellik, yeni sistemler ve yaşatacağı heyecan için beklediğimiz F1 2011 şu an piyasada bulunabilecek ve F1 taraftarlarına yarış deneyimi katacak tek oyun ama geçen yılki F1 2010’un tadını yaşatabildiğini de malesef söyleyemeyeceğim. Bu saatten sonra beğensin/beğenmesin kimse F1 2011’i bırakıp 2010 oynamaz ama eski oyunda bilmem kaç kere şampiyon olup yeni oyunu bekleyen birinin de sıkılmadan geçen yılki kadar oynayabileceğini sanmıyorum.

0

Dünden Bugüne Worms

Yıl 2000-2001 falan. Net olarak hatırlamak mümkün değil ama ne yaptığımız belli; Worms Armageddon oynuyoruz..

Böyle damdan düşer gibi nereden aklına geldi diyenler için daha yakın bir tarihe cumartesi akşamına (22 Ekim 2011) dönüyorum.. O hatırlamadığım yıllara ait bir arkadaşım elinde iPhone sırıtarak geliyor. Yok hayır teknolojiyle, iPhone’la vs de alakası yoktur o yüzden tam telefonu soracaktım ki lafı ağzıma tıktı. Slide to unlock’un ardından sadece bir uygulamaya dokundu ve telefonu bana verdi. Uygulama, tahmin edeceğiniz üzere Worms’tü.

Yine geçmişe dönelim.. Şimdi pek olası değil ama o yıllar her evde bilgisayar olmayan, internetinse dial-up tadında emeklediği yıllardı. Doğal olarak arkadaşlar olarak bilgisayarların “birbirinden uzaklaştırma” etkisine henüz maruz kalmıyor tam tersi birbirimizin (aslında pratikte birimizin) evinde toplanıp oyunlar üzerinde master yapıyorduk. Ama bilen bilir, tek bir bilgisayar üzerinden multiplayer bir oyunculuk çoğu oyun için işkencedir çünkü 100 küsür tuşu eş zamanlı olarak iki oyuncunun bölüşmesi tahmin edilebileceği üzere pek de kullanışlı olmuyordu. Amaa iş Worms’e gelince işte orada durun dedirten bir multiplayer deneyimi vardı ortada. Aynı bilgisayar üzerinde, herkesin sırasını beklediği bir multiplayer deneyimi. Eh birde Worms’ün harika rekabet duygusunu bu işin içine katınca, dışarıdan o kadar absürt görünen savaşan solucanlarımız, bizlerin vazgeçilmez kahramanları olup çıkıveriyordu.

Birde oyunun esnekliği var tabi. Sadece birkaç tık ile kendi haritanızı tasarlamaktan tutun da, çocukluktan gençliğe adım atılan andaki yaratıcılığı besleyen kendi kurallarınızı harika bir şekilde adapte edebileceğiniz esnekliğe kadar her şey Worms’te idi.

Yeri gelmişken paylaşayım; ayıptır söylemesi (yoo neden ayıpmış okuyun da siz de öyle oynayın :)) Worms’te kendi geliştirdiğim bir mod da vardı. İsmini “liderli” olarak koymuştum. Oluşturduğumuz takımlarda “Worm 1” olarak anılan solucanı kendi ismimizle değiştirerek başladığımız oyunda (ki Tolga ismini en çok aşağıladığım an budur :)) temel amaç olarak bu adımızı taşıyan solucanı korumak ve rakibimizin liderini öldürmek üzerine kuruluydu. Yarattığımız güvenli haritada solucanları manuel yerleştirerek (lideri en güvenli yere tabi ki) başladığımız oyunda farzı mahal lider Tolga solucanı kendini haritaya ek olarak korumak için ortalığa demir-çelik zımbırtılar koyup, kazılar yaparak kendini daha da gömerken diğer yedi cengaverimiz de rakibimizin liderini öldürmek için elinden geleni yapıyordu.

Bunu ilk tanıttığımda (gören de dünyayı değiştiren bir ürün ortaya çıkardım sanacak) arkadaşımın ilk tepkisi “e lider ölünce oyun bitmeyecek ki” olmuştu. İşte o an, haftasonu bana iPhone’da Worms uzatılan tepkiyi ben vermiştim. Bir şey söylemeyip mouse’a uzandım ve ekrana sağ tıklayarak hafızam beni yanıltmıyorsa sağ alt köşedeki surrender’a tıkladım. Sevimli ama liderleri ölen solucancıkların yüzlerine bürünen hüznü ve çıkardıkları beyaz bayrakları izledik beraber. Space’e bastığımızda da lideri ölen sevgili dostumun malubiyetini artık oyun da kabul etmişti. İşte Worms buydu! Oyundan öte, düşündüğünüzü gerçekleştiren bir başyapıttı o.

Aradan geçmiş 10 sene, hadi ara ara Windows XP yıllarının sonuna kadar da kurup oynamış olsak 4-5 civarı ama insan bu oyunun büyüsüne her platformda, her yaşta ve her oyuncuyla kapılabiliyor. Gerçi şimdi bakınca benim mod biraz diktatör hikayesi gibi geliyor ama uygulamada ister on sene önce bilgisayarda isterse iki gün önce iPhone’da aynı tadı, aynı heyecanı ve aynı yaratıcılığı(mı) sonuna kadar hissettim. iOS gibi yeni platformlar vesile olmasa belki daha da derinlerde kalacaktı Worms ama şu an tek kelimeyle o oyunu bilgisayarıma ilk kez kuran çocuk gibiyim. “Liderli” mod ile Worms oynamak isteyen varsa bana ulaşsın. Detayları & platformları konuşuruz 🙂

0