Category: Milos Forman

18.04 – Hair – Milos Forman

– Saçlarını kestir oğlum. Pantolonu temizle kızım. Bir yıkan yavrum.

Nil ve Derya vokalde;
Sanki dün gibi başlayan hoş bir melodram da,
Bir hafta daha geçiyor Milos Formanla.
İzlediklerimizde hep tek bir adamın öyküsü varsa,
Hair filmi kesinlikle onlardan farklı

Dünyayla bir zamanlar bağları olan
Ailesiyle Berger ve çocuğuyla Hud.
Dünyayla bildiğimiz tarz bağları olan
Taşralı asker Bukowski ve zengin kızı sheila.

Hair’in hikayesi de insanlar.
68lerden, çiçek insanların zamanından
Hayatlarında belki başka yerlerde bulamadıkları çözümleri
Kendi kurdukları barışçıl dünya ile kuran insanlardan

Ancak savaş karşıtlığı olabilirdi
Farklı seviyelerden insanların ortaklığı
Bunu iki saatlik müzikal anlatıyorsa,
Yine en iyi anlatan dizeler olabilirdi.

Koro;
Vietnam da öldüyse binlerce insan.
Ölesiyle dövüştüyse yüz yıllarca insan.
Ellerinde silahla engellemek için güneşin ülkesini kuracakları
Saçlarında çiçeklerle yine savaşacaktır insan

Tolga vokalde;
Nasıl bir filmin adı hair olabilirdi?
Hangi filmin adı tüm dillerde saç anlamına gelebilirdi?
Saçın kendisi ne anlamada ifade ederdi?
Bir isyan belki, bir yaşam tarzı yüksek ihtimal.

Dünyanın sorunlarına kayıtsız kalmadan,
Onun düzenine karşı gelmek muhakkak imrenilesi.
Kendi felsefenle bir dünya yoğurup, bu kez her şeye kayıtsız kalarak,
Onun düzenine yine karşı gelmek muhakkak ironik, imrenilesi.

Hippi bir grubun önyargılardan arınmış öyküsü hair.
İzlenirken desteklenen, dost muhabbetlerine benimsenen
Herkesin her yerde savunduğu da kimsenin kalkıp da yaşamadığı
Özgür bir dünya hayalinin öyküsü hair.

Birbiri ardına git-geller ve çelişkilerle dolu
Adice kurulmuş “normal” dünya.
Herkesin dünyasını savunan ve kendilerinden geri atmayan
Dışlanan “anormal” dünya.

Koro;
İzlerken nasıl da beğenir alkışlarız bu hayatları
Övünür ve etkileniriz direnenlerin hikayelerine
İş 2012 Türkiye’de Suriye’ye saldırmaya geldi mi
En sessiz, görmezden gelen bizleriz.

Melike vokalde;
Ne çok yanlış anlaşılır hippiler.
Bence cinsel devrim ve biraz asitten fazlasılar
68de beyaz sarayın önüne vietnam çadırları kuranlar
Güneşe hiç varamadan kafayı buldular.

Güzel ve özgür dünyanın hayali
Bugün ne kadar yakınsa, o gün de o kadar yakındır.
Uğruna herkes bir şeylerden vazgeçerken
Vardığınız yer hep nihai özgürlüktür.

Babası, taşralı genci vietnam’a asker uğurlarken
“endişelenmek, okumuşlara mahsustur
Tanrı cahilleri korur” der
Ve şarkı girer; “kim inanır Tanrı’ya tabi ki ben”

Özetidir  ve nedenidir aslında,
Onca insanın dünyanın öbür ucuna gidişinin
Ve hikayesidir neden başkalarının
Askerlik belgelerinin yaktığının.

Halbuki taraflar bunlar değildir, ne o zaman ne bugün.
Taraflar savaşanlar ve karşıtları değil.
Özgürlük taraftarları ve esareti seçenler değil.
Taraflar; sömürmek ve sömürmeye direnmek.

Bu yüzden yine tarihsel değerlendirmelerin ötesine geçemiyor.
Milos Forman yine sözü sadece müziğe ve karakterlere bırakıyor.
73e kadar sürmüş savaşın filmini 79da yapmak elbet kıymetlidir.
Filmin finaline hapsolmuş savaş karşıtlığı ise sadece güzel bir hikaye değildir.

Gözleriniz dolar, gururunuz kabarır film bitince,
Size keyifli arzulanası bir hayaller dünyası sunar.
Oysa the dreamers ve full metal jacket da izledik. (yine izleriz)
Aşk, özgürlük ve hoşgörünün dünyasında temel konu isyanın düşündükleri

“saçlarımın neden uzun olduğunu soruyorlar,
Bilmiyorum hep uzundu, onlar saçtan korkuyor”
Bu dizeler doruk noktası bana kalırsa filmin.
Onlar saçtan hala korkuyorlar.

Güzel film elbet, güzel yer çekimleri.
Popüler müzikal filmlere nazaran
Müzik konuyu güçlendirsin diye değil
Müzikler konuyu anlatsın diye.

Hippileri çiçekler değil, renkli isyancılar olarak görüyorum ben.
Sadece çiçekleri ve marjinalliklerini anlatanlara kızasım geliyor.
Bütün bunlar, “bazı insanları bazı tercihleri” mi? Filmdeki şarkı gibi kafam karışıyor.
“Gülüşlerin peşinden nereye gidiyorum? Cevap onların tatlı yüzlerinde mi?”

Koro;
Klasik bir filmin sonuna geldik;
Şimdi televizyonlarda Filistin ve Suriye.
68den bu yana çok az şeyin değiştiği bir dünyada.
68den bu yana her şeyin değiştiği sanrısıyla.

“dinliyoruz yeni söylenmekte olan yalanları
Yalnız tonların en büyük görüntüleri ile
Bırak güneş içeri girsin.
Bırak güneş içeri girsin.”

– Sizler dünyayı büyük bir tehditten kurtarmaya gidiyorsunuz, sizler Amerika’nın gurursunuz.

0

11.04 – Amadeus – Milos Forman

Mel içeri girdiğinde kasvetli bir hava vardır. Emre ve Derya masanın etrafında oturmuş onu beklemektedir.  Heyecanlı ama telaşlı bir hava hakimdir odaya. Derya; Nil’in bugün bizzat katılmayacağını kendisinin her detay hakkında onunla konuştuğunu, söyledikleri ve söyleceklerinden emin olduğunu belirtir. “Nil bu görevi bana bahşetti ya da yıktı bilemiyorum ama yazdıklarımızı uzun uzun konuştuğumuzdan ve ortak görüşlerimiz olduğundan şüpheniz olmasın”

Emre ve Mel kısa bir göz göze gelir, Emre kafasını sorun olmaz anlamında sağlar. Mel’e tekrar bakar;

“Yapmamız gerektiğine misin? En azından Tolga’nın gelişini bekleyemez miydik?”

Mel kararsızdır. Elindeki notu masanın üzerine bırakır, Tolga’nın notunu. Belki bir çok insanı gülümsetecek ama çok üzücü bir soru yazılıdır kağıtta,

“Geia soy!

İsimleri ve cisimleri tamamen yok sayalım; kısa bir süre için. Onun müziğini düşünün.. Duydunuz mu gibi garip bir soru sormayacağım o yüzden onu ilk nerede duydunuz daha mantıklı olacak. Birkaç da önerim var..

a)      Mavi önlüğünüz üzerinizdeyken ders bitiminde/başlangıcında.

b)      Televizyon çağı çocukları olarak tamamen sallama bir isim olsa da belki tutar; Deep Love gibi bir filmin tanıtım jingle’ında.

c)      Dejenere bir monofonik cep telefonu melodisi olarak.

d)      Operatöre bağlanma esnasında bekleme sesi olarak.

e)      Diğer..

Ondan bahsettiğimiz anda -en azından benim neslim için- tanışmak için en ideal yollar bunlardı.  Diğeri de, siyah önlüklü nesil ve/veya televizyon çağı yerine internet çağı çocukları için kullandım. Aa bakın internet çağı çocukları için güzel bir seçenek daha var; anne karnında klasik müzik dinletisi olarak. İşe yarıyor mudur acaba? Yarıyorsa da ne işe yarıyordur? Bilmiyorum ama yeni nesil için tanışma anlamında çok cazip değil mi sizce de?”

“Devamını okumayın” diyerek notu eline alır Mel. Tolga.. çoktan filmi izleyen ve birde en erken yazıyı yazan çocuk. Beklediği desteği ondan alamayacağını biliyordu. O filmi başka bir çok açıdan tutup izleyip beğeneli çok olmuştu.

Sessizliği ilk Derya bozar;  “Tolga’nın Atina’dan/İngiltere’den ya da Fransa’dan kısa sürede döneceğini sanmıyorum Emre. Bir daha izleyeceğini de sanmıyorum. Bu filmi düşününce aklımıza klasik müzik geliyor değil mi? Ağır enstürmanlar, dinlendirici müzikler gibi… Esasen herkesin klasik müzikle arası iyi değildir ama seveni, bağlı olanı olduğu kadar çok ilgilenmesede sempati duyanları en fazladır. Bizde Nil’le kendimizi bu grupta görüyoruz. Ama hepimizin aslında bu insanlar hakkında ne kadar az şey bildiğini anlamamız da uzun sürmez tahminimce. “

Mel masanın üstünde duran dvd’yi eline alır. “Bunun gerçek bir hikaye olduğunu sanmıyorum. Okudunuz sizde, yönetmen filmin bir esinlenme olduğunu açıkca söylüyor.  Hatta kabil ve habilden dahi esinlendiğini belirtmiş. Bu abartılmış bir portre. Zaten diğer filmlerinde de gördük. Milos Forman deliliğin insanı tanrıya yakınlaştırdığına gerçekten inanıyor olmalı. Bütün filmlerinde zekanın en önemli ölçütünü sivriliği olarak gösteriyor. Belli ki de sevdiği hikayeleri, ki bu da bir tiyatro oyunundan uyarlama, kendi görsel zevkine göre yeniden çiziyor olabilir. Bilemiyorum. Bu hoşuma gitmemeye başladı.”

Emre’nin buna katılmıyordur. “Akademinin senin gibi düşünmediği çok açık. 1985 yılında 57. akademi ödüllerinde yarıştı ve 11 dalda aday olduğu oscar’larda en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi aktör, en iyi adapte oyun, en iyi sanat yönetmeni, en iyi makyaj, en iyi kostüm dizaynı ve en iyi ses alanlarında mutlu sona ulaştı.”

Derya’nın gülümsemesi Emre’nin sözünü incelikle keser. “Eh en iyi sesi almasına şaşmamalı. en güzel detaylarından biri de filmin müziklerinde saklı. Filmde iki kişinin müzikleri kullanılıyor ve bilin bakalım bunlar kim? Elbette o ve en büyük rakibi Antonio Salieri. İkisinin hayatları, ikisinin müzikleri… Güzel ve dikkat edilmesi gereken bir detay.”

Evet müzik, her sahne için doğru kullanıldığına emin olduğu müzik..

Emre’nin de gülümsemesi yayılır. “Müziktede onun gibi bir isim varken ve eserleri çalarken o yılın ödülleri çoktan kazanılmış demektir. Saygıyla eğilmek gerekir. Onun dışında makyaj, kostüm gibi detaylar var. Tarihi filmlerin bir adım önce başladığı bir alanda her ikisini de kazanabilmek filmin sürprizlere mahal vermediğinin göstergesi.”

Mel’in zayıf noktasını bulmuşlardır. Kostümler, bütün o tarih filmlerinde ki kostümler. Yakaların ve bileklerin altındaki dantel işlemeler, kabarık etekler, göğüs ucuna kadar inen dekolteler. Gerçek bir hayal dünyasına dalmak için gereken her şey. Emre’nin Mel’in dalgınlığının fırsat olduğunun farkındadır. Oscar konusunda tartışmaya girmeyeceğinden emindir. Devam eder. “Guguk kuşu 5 ve bu film tam 8 oscar kazanmış. En iyi film ve en iyi yönetmen ödülleri bu işin bitirildiğinin habercisidir”

Akademi konusunda beklemediği darbe Derya’dan gelicektir; “bir ölçüt değil” devam eder. “hem yaptığı müzikle beklenen karakteri ile yani onun gerçek karakteri, okuduklarımızdan anladığımız kadarıyla bir hayli zıt gibi görünüyor. Bu bir spoiler sayılmaz o yüzden açık açık sorayım: Kafanızdaki imajı nasıl? Ağırbaşlı, her şeyi planlı, programlı yapan “düzgün” bir adam? Galiba yanılıyoruz. O havai, o an nasıl isterse öyle yaşayan ve sahip olduğu doğal yetenekleri en büyük rakibi Salieri’nin bile özeneceği şekilde ve kolayca hayata geçirebilen biri.”

Mel de filmin sırf bunlar için izlemeye değeceğinin farkındadır. Zaten izlemeyelim demeyecekti, sadece biraz önyargılı gelmişti. Derya’nın ikna cabaları ise bunu biraz da olsa kırmış gibiydi;

“Anlıyorum endişeni ama düşünsene. Bu yeteneğinin çok azına bile sahip olmasa Wolfgang Amadeus Mozart bana, ve tabi nil’e göre tarihte pek yer edinemezdi. Kısa yaşamı boyunca sahip olduklarını ve bizlere aktardıklarını bu denli kolay yapabilmişse, işine odaklı daha sağlam bir karaktere sahip olsa neler yapamazdı düşünmeden edemiyor insan hem yönetmen teması altında izlediğimiz için yönetmeni serbest bırakan director’s cut halini seçtik. Sinema varsiyonundan 20 dakika fazlalığıyla sıkılmayacağımız, müziğin içimize akacağı ve tarihin önemli isimleriyle yüzleşeceğiniz bir 3 saat bizi bekliyor. Yönetmeni daha iyi anlaman için iyi bir fırsat olabilir”

Yönetmeni anlamak.. yönetmen tavrını hiç belli etmiyor, sadece kişilikleri öne çıkarıyorsa, ne  anlatmak istiyordur ki? Toplumsal sınıflara ucundan değinip geçiyorken, izlediğimizden daha fazlasını zaten anlayamaz ki. Bunun gibi önemli bir konuda dahi, müziğin asiller tarafından alınıp satıldığı, onun aydınlanmadan etkilendiği çok açıkken tuhaflığını bu kadar vurgulamak ne kadar yerinde? Yerel tiyatrodaki arkadaşına destek oluşu, işlerini beğenmesi, partiler için yazdığı küfürlü operalar.. bütün bunlar 1700lerin sonuna gelen avrupa’da çok da şaşılası olmasa gerek. 6 yaşında ilk konçertosunu yazan biri olarak, yaşamış en büyük müzik dehası olduğu su götürmez. Ama o dönem klasik müzik için kim deha değil ki? Bütün dehaların, yüz yıl içerisinde gelip yok oldukları söyleyemeyiz ya. Soylular bile kabul edip, Figaro’nun düğününü yasaklıyor, Fransa çalkalanıyor, ihtilale az var. Soylular sınıfı tarihe karışmak üzere.. Daha derinlikli işlenmeli bu konu. Man on the moon ve Cuckoo’s nest den sonra ne izleyeceğimi biliyorum. Etrafta koşturan gülen haşarı bir dahiyi izleyeceğim, ama müziklerinden bildiğim insan bu değil. muhakkak deli, muhakkak dahi, muhakkak sivri dilli, asilleri ettiği onca lafla yerin dibine sokabilecek kadar zeki. Ama Salieri ile arasında olan rekabet sadece müziğe dayali olmasa gerek, biri maaşlı besteci, diğeri özgürlüğündan dolayı borç batağına sürüklenmiş bir dahi. Tamam kararını vermişti, üç saat bu filmi izlemek yerine üç saat onu dinlerdi. Daha iyiydi, daha çok şey öğrenirdi. Herkese de bunu önerirdi. Film su gibi akıp geçsin varsın, emindi filmin “teknik” açıdan mükemmel olduğuna. Filmden sonra ne düşünecekti ki, “güzel müzik, güzel görüntü, keyifli bir hikaye, sağlam bir kurgu” Ama bu konuya sahip bir film; sizde onun hakkında daha çok şey öğrenme isteği yaratmak yerine sadece geçici bir hayranlık uyandırıyorsa o film eksik yapılmıştır. Galiba arkadaşları ile bu film için yolları ayrılıyordu; elindeki mektubu masaya bıraktı. Masada ki dvdye gözleri takıldı..

Amadeus”

“Wolfgang Amadeus Mozart”

Saygıyla başını eğdi, odadan yavaşça çıktı. Emre arkasından bakarken “Mozart’ın karakteri filmi izleyen herkesin ilgisini çekecek türden bir yaşam ne olursa olsun izlenmeli” diye mırıldandı.

Derya ve Emre başlat tuşuna bastı.

Film Tolga’nın kalan mektubuyla özetlenmişti.

1700’lerin ortalarından sonlarına ışık tutan Amadeus gibi bir yapımda resmedilen Wolfgang Amadeus Mozart ve tabi belki de Mozart’ın önüne geçen dramını izlediğimiz Antonio Salieri’nin beyaz perdeye, onun da öncesinde aynı isimli Peter Shaffer oyununa aktarılması.. Gerek Milos Forman gerekse de Peter Shaffer’ın kabul ettiği üzere biraz hayal gücü isteyen bir iş. O yüzden gerek Mozart, gerekse de Salieri portlerini yorumlarken bunu aklımızın bir köşesinde tutmamızda fayda görüyorum.

Amadeus’u izlememden neredeyse bir ay önce, tam tamına 27 Mart’ta bir şey okumuştum Twitter’da. Şöyle diyordu @BrianTracy: Choose a job you love, and you will never have to work a day in your life. Aşağı yukarı sevdiğiniz bir iş seçerseniz hayatınız boyunca bir gün bile çalışmanız gerekmez diyor. İçinizden gelen doğal bir yeteneğin dışa vurumu ve her anından aldığınız zevk.. Bu, hayatta o kadar az kişinin sahip olabileceği bir ayrıcalık ki, insanı ömrü boyunca tatmin edecek bir güzellik olduğu kadar, aynı insanı dünyanın diğer talepkar gerekliliklerine cevap veremeyecek hale getirebilen keskin bir kılıç da aynı zamanda. Bir yandan ölümüne saygı duyulurken diğer tarafta ölümüne kıskanılıp hedef olan.. Hep iki taraf var bu denklemde. İşin içinden çıkılamayan bir kısır döngü, kimseyi mutlu etmeyen bir ironi..

Her şeyin yerli yerine oturduğu kısa başlangıçta anladım taşların bir daha yerine oturmamacasına sarsılacağını. Ama bu, ne Mozart’ın geçmişini çok iyi bilişimdendi ne de filmi daha önce izleyişimden. Esas sebep artık daha net görebiliyoum ki Milos Forman’dı. Bir yönetmenin birden fazla filmini izlememe şansınız var mı bilmiyorum ama üçüncü haftayı bitiriyoruz artık, peş peşe izlemenizin bambaşka bir his olduğunu söyleyebilirim.

Şimdi söz, Hoş Bir Melodram Ankara stüdyolarında. Tolga Erbak, Atina’dan bildirdi.

Antio!”

Derya ile Emre cast yazıları çıktığında, filmi kapatırlar.

Film üç saat sürmüş. Tersten anlatılmasıyla daha keyifle izlenmiş, soylu sınıfın kendini tanrı sandığı yerlerdeki göndermeler hoşa gitmiştir.

Mozart etkisi ise 256 yıldır sürmektedir.

0

04.04 – Man On the Moon – Milos Forman

HBM etkinliklerinin ikincisinin yazısı ile bilgisayarınızdayız. Yine yönetmen Milos Forman, youtube da ise tabi ki REM açık. Ben film boyunca, bir insan için yapılabilecek en doğru şarkının yapılmış olduğunu düşünüyorum. şimdi sizde açın ve yazıya öyle devam edin bana kalırsa.

“andy kaufman in the wrestling match.

monopoly, twenty one, checkers, and chess.

mister fred blassie in a breakfast mess.

let’s play twister, let’s play risk.

see you heaven if you make the list.”

(Andy Kaufman güreşte!

Monopoly, yirmi bir, dama ve satranç.

Fred Blassie kahvaltının karmaşasında.

Haydi dönelim ve oyunda risk alalım

yaparsanız listenizi görüşürüz cennette.)

Şarkının bu kısmı Nil’den;

“Önce şunu söylemeliyiz ki Man on the Moon, Andy Kaufman isimli Amerikalı eğlenceci, aktör yada şov insanının diyelim gerçek hayat hikayesinin beyaz perdeye aktarılmış hali.

Andy Kaufman’ın böyle başarılı ile başarısız arasında gidip gelen kariyeri bir şovunda ünlü menajer George Shapiro ile tanışmasıyla değişir. Aslında kendi espri anlayışını izleyicisine aktarabilmek isteyen Andy bunu sağlamak için Shapiro’nun büyük fırsat olarak gördüğü Taxi’de sunduğu garip şartlarla oynamak zorunda kalır. Zorunda kalır demem gerek çünkü isteyerek gerçekleşen bir şey olmasada Andy’nin asıl ünlenmeside bu sayede olur. Sonra düzenlediği güreş etkinlikleri gibi birçok saçma aktivitede bulunan Andy’nin kopuş noktasıda bence bu noktada başlıyor. İnsanların dikkatini çekme ihtiyacını “kötü adam” rolüne yüklemeye başlamasıyla öncelikle bütün kadınları sonrada koca bir eyaleti karşısına almasıyla dip yapıyor.

Asıl olarak o güreşçi adam gibi birçok uç noktada yaptığı iş planlı olsada halkın desteğini kaybeden Andy kenara çekilme, aile kurma, rahat yaşama gibi normal insan taleplerine bile zamanın dolmasıysa filmin hüzün katsayısını bana göre çok yükseltmiş Dağınık bi yazı oldu ama Andy’nin yaşamıda böyleymiş bence. En iyi tanındığı işi sevmeme, kendi işinin fazla talep görmemesi ve bana kalırsa gerçekte kim olduğunu unutmaya varan çelişkilerle geçmiş kısacık bir ömür beyaz perdeye bu yazının aksi gibi çok derli toplu aktarılmış.”

“here’s a little agit for the never-believer.

here’s a little ghost for the offering.

here’s a truck stop instead of saint peter’s.

mister andy kaufman’s gone wrestling”

(işte burada küçük bir agıt inanmayanlara

işte burada küçük bir hayalet teklif edenlere

işte burada bir araç durdurucusu aziz peter yerine,

Bay Andy Kaufman güreşte!)

Sanırım ben en çok burayı seviyorum; hiç birini cevaplayamadığım tonla soru sorduruyor bana; eğlenmek veya hayattan keyif almanın sınırları nerde başlayıp nerde bitiyor? Mesela insan mutlu mudur, tek başına bir sahnede onu kimse izlemediği halde, kendi dahi olmadığı bir karakteri kendiymişcesine anlatırken? Ya da kimsenin anlamadığı hikayeler sırf anlaşılmadığından anlatanlara komik midir? Bizim anlayışımız, şaşkınlığımız, bir insanı göğe çıkarışımız onu bilmeden komik midir? Hikayeyi mi severiz, yoksa onu anlatanı mı? Hatta bir adım ilerde onun anlatışını mı? Niye ilgiyle izliyor/okuyoruz mesela bunları? Niye göğe çıkarıyoruz bazı insanları? Hangi hakla bunu yapıyoruz? Hangi hakla çıkardığımız yerde onu tutmayı bırakıp tepe taklak düşmesine izin veriyoruz? Her şeylerini tükettiğimizde geriye ne bırakıyoruz onlardan? Andy Kaufman niye yapmış bunları? Düşüşünü bile bile niye hazırlamış? Artık kızdığı/beğenmediği komedi izleyicisinin onu tüketmeye başladığını farkettiği için mi? Onları kızdırmak, rahatsız etmek için bütün o güreşler? Ve sonrasında yaşadığı dram, bir zamanlar gerçekten beklemedikleri gerçekleştiğinden mi? Yoksa olanlara yaşanacağı bilmesine rağmen, hazır olmadığı için mi? Anlaşılmadığı için mi? Anlaşılmayacağını bilerek yaptığı bütün bu hareketlerin, içten içe insancıl bir umutla anlaşılacağını umduğu için mi? Hepimizin bayıldığı şov dünyasına en komik küfürü edereken bir parçasına haline geldiğini görüp, insanlar ondan nefret ederken bile, güreşe devam edebildiği için mi? Ne olursa olsun devam edebildiği için mi?

Bilmiyorum, bunları cevaplansın diye de sormadım. Ama bu adam, sahneye çıkıp beş saat kimsenin kalmamasına rağmen kitap okuyabiliyor, parodinin ortasında bunun bir şov olduğunu bas bas bağırıyor, sonra bütün bunların bile, bas bas bağırmasının bile şov olduğunu söyleyebiliyorsa, kendi dramını, seyircinin dram olarak sevdiğini şeylerin ardına koyabiliyorsa (şiddet gibi) insanlar nefret etsin ya da bayılsın onu konuşuyorsa, ben oyumu deli ve dahi arasında, dahiden yana kullanıyorum. En komik bulduğumuz hala yere düşen bir insansa özellikle. Ve bir biyografi filmi; filmden çıkartarak insana kahramanı düşündürtüyorsa, o film her açıdan başarılıdır. Artık karşınızda bir film değil, bir kesit vardır. Karakterlerin doğru yerleştirilidiği, tavırların ve ilişkilerin abartılmadan aktarıldığı. Milos Forman, bir sonraki filmde de görücez, biyografi işinde çok başarılıdır belli ki. Nil de benle aynı fikirde;

“Ben bu sefer yönetmenimiz Milos Forman’a da değinmek istiyorum. Guguk Kuşu ve Man on the Moon’da bana ortak gelen bi özellik varsa oda esas karakterlerin konumları oldu. Mac ve Andy, ikisinide farklı, kendi niceliklerini bir topluluğa aktarmak isteyen yapıda gördüm. Eserler farklı olsada Milos Forman’ın çizgisini bu karakterler üzerinden en azından biraz anlamaya başladık gibime geldi benim :)”

Ve nakarat; filmin, Andy Kaufmanın sanıldığı kadar marjinal olmadığına dair, belki birilerini göğe çıkartışımızda, birilerinden çok bizim önemli olduğumuz, belki o birilerini biz olduğumuz/olabileceğimize dair, Tolga;

hey, andy did you hear about this one?

tell me, are you locked in the punch?”

(Hey Andy bunu daha önce duydun mu?

Söyle bana yumruğa kilitlendin mi?)

“Her ne kadar geçen hafta içerik yönünden bahsetmesek de (belki bu hafta da mümkün olmayacak kim bilir), Milos Forman filmleri kapsamında bu hafta önümüzde Man on the Moon var. Filmi izledikten ve/veya birkaç araştırma yaptıktan sonra gözüme takılan birkaç ilginç nokta var. Hoş bir melodram’ın iyi yönü, herkesin bir ucundan yakalamasına güvenip açıkçası sizlere bunlardan bahsedip duracağım bugün.”

“hey andy are you goofing on elvis?

hey, baby. are we losing touch?”

(hey andy elvis’i berbat mı edeceksin?

Hey bebeğim bağlantıyı mı kaybediyorsun?)

“İnsanın karşısındakilere hitap edemediğini anladığı anlar çoktur. Hatta çeşitlilikten yola çıkarsak bunu tam anlamıyla, bir şeylerden ödün vermeden başarabilenleri tarih, ünlü bir sanatçı, adını insanların zihinlerine kazımış bir politikacı veya ne anlamda olursa olsun sevilen bir lider olarak ödüllendirmiştir. Yine de bu sevgi ya da bağlılık artık her nasıl anıyorsanız, en az size sağladığı kitle kadarını da ister istemez uzaklaştıracaktır. Herkesi memnun etmek mümkün değildir derler ya, fazladan biraz kutuplaşma sosu olsa da onun gibi bir şey bahsettiğim.  Temelinde bana kalırsa kendi tarzından bile şüphe eden ve onu tam olarak oturtamadığı halde, bahsettiğim bir şeylerden ödün verme pahasına bunu arayıp, hayatı en gerçekçi tabirle oyun bahçesi olarak kullanan bir adam. Başta aslında mantıklı gelmiyor da değil. Sizi anlamıyorsa, onlara istediklerini verin. İstenen siz olduğunuzda da, cebinizdekileri çıkartmaya başlayın. Peki ya gerçekten istenen siz değil de, onlara ulaşmak için yaptıklarınızsa? İşte o zaman battınız. Lakin ortada “siz” veya birinci tekil şahısa selam vermek gerekirse “ben” diye bir şey kalmamaya başlar.. Bir çocuksanız oynamak, oyun bahçesinde (tamam garip oldu park da diyebiliriz) dolanmak çok güzeldir. Ne de olsa sizi akşam eve toplyacak bir ebeveyn işin büyüsü bozulmadan müdahale edecektir. Ama bir adam için oyun bahçesi, hala oradakilerden zevk aldığı müddetçe en tehlikeli yerlerden birine dönüşür. Akşam eve gel diyeninizin olmadığını  bir düşünsenize.. Kendinize zarar vermekten başka ne yapabilirsiniz koca gün? Ha olay bir filmden ibaret olsa yine iyi. Ama Andy Kaufman gerçek ve bunların hepsini yaşadı.. Tek kelimeyle inanılmaz!”

“if you believed they put a man on the moon, man on the moon.

if you believe there’s nothing up my sleeve, then nothing is cool”

(Eğer aya bir adam koyduklarına inanıyorsan

Eğer kolumdan başka bir şeyin havalı olduğuna inanıyorsan.)

“Kendinizden hiç sıkıldığınız oldu mu? Hemen her anı kafanızdaki işe yaramaz çabalamalarınızla geçirdiyseniz eğer benim gibi çooook diye cevaplayabilirsiniz bu soruyu. Orijinal Wikipedia’da, aliases diye bir bölüm vardır kişi başlıklarında. Türkçe ne deriz burası içinn? Diğer adıyla falan fena olmaz. Ama şöyle bir nüans var ki buradaki diğer isimden kasıt daha çok bardağın diğer tarafı gibi. Yani benim ilk isimim Tolga, ikincisi Emir ise (dikkat ettiniz mi bilmem ama nüfus kağıdımı, pasaportumu veya ehliyetimi gören hiçbir arkadaşım yoktur benim) Tolga yerine Emir demekten öte, Emir’in komple farklı bir kişilik olması gibi bir şey. Hele ki, Tolga’yı sadece gıyaben tanıyıp onun hakkında atıp tutan Emir ile tanışan bir topluluğa ne dersiniz? T&E için oldukça eğlenceli olsa gerek. Diğerleri içinse hafiften kullanılmak gibi bir şey. Yayınlanışı olmaycak ama, bu yazıyı yazışımın 1 Nisan oluşu aslında bunu şaka olarak beklemenize neden olabilir ancak benim için eteğimdeki taşları Man on the Moon aracılığıyla dökmek pek kolay geldi ki, bu oyunu oynadım. Tolga hakkında söylenenlere inanamazsınız:)) Man on the Moon’da da, Tony Clifton’ı Andy Kaufman için benzer bir karakter olarak görmek fazlasıyla hoşuma gitti. Adam da ne bombaydı ama öyle..  Bende yazıyı oyun bahçem, itiraf ayım vb kötü amaçlarımla kullandım ama Scrtlg’s için de yazmam gerekiyordu, sanırım kendim için tatminkar oldu. Son olarak esgeçmemem gereken bir şey varsa; Jim Carrey’i sıklıkla salt komedilerde izledik durduk ama Man on the Moon’da komedi unsurunun ötesinde öne çıkan bir şey varsa o da Andy Kaufman’ın dramı. Başlangıçtan, yapmak istediklerine ulaşması için verdiği ödünlerden ve halkın gözünde eriyişi ile gerçekle-kurgu arasındaki farkın hızla yok oluşuna kadar harika bir iş çıkarılmış. Garip duygularla credits’e bakarken kendini bulan umarım sadece ben değilimdir.”

Bunları insana yazdıran bir film işte Man on the Moon. Bir insanın toplumun başarı diye nitelendiremeyeceği bir çok şeyde ne kadar başarılı olduğunun göstergesi olsa gerek; Emre’de aynı fikirde;

“Jim Carrey’nin film boyunca türlü espri ve hareketleriyle bizi güldürmesine alışık olduğumuz filmlerine çok aşinayız ama bu defa aktörü man on the moon’la gerçek bir hayat hikayesinin baş kahramanı Andy Kaufman olarak karşımızda görüyoruz. Geçtiğimiz hafta gibi ödül araştırması yaptığımda man on the moon’un her hangi bir oscar almadığını ama Jim Carrey’nin truman show’da ulaştığı golden globe ödülüne layık görüldüğünü unutmayalım. Filmde ise değişik karakterlere bürünmeler, cinsler arası güreş gibi farklı etkinliklerle dikkat çekme çabaları başta olmak üzre Andy’nin inişli çıkışlı yaşam öyküsünü izliyoruz. Yaklaşık 2 saat süren film bizi kah güldürüyor kah üzüyor ama tarih ile Andy’i anlatmak konusunda işini çok iyi başarıyor.”

Deneysel bir yazı oldu, bazı yazıların bazı kısımlarında biçime uysun diye ufak değişimler yapmak zorunda kaldım, affola. Ve iyi gidiyor bu iş, yazının kendisine dair yazı içinde fikir belirttiğimiz kısımları artık bütün içine koymuyorum. Dördümüze saklıyorum. Çevirileri Tolga yaptı, bana kalsa “eğer inanırsan seni de aya koyarlar” diye çevirirdim ama bu yazıyla daha uyumlu oldu en azından. Yeah yeah yeah.

Gecikmesi ise tamamen benim hatam.

Haftaya Amadeus var, geçen yazıyı REM ile bitirmiştim. O zaman Mozart’ın 9. Senfonisi gelsin.

http://www.youtube.com/watch?v=I20Kgc8c2EQ&feature=related

0

28.03 – One Flew Over the Cuckoo’s Nest – Milos Forman

Aslında bu yazının sabah yayınlanması gerekiyordu ama benim greve katılmaya çalışmam sebebiyle gecikmiş oldu. Bekleyenlerden özür dilerim efendim. Bi’ saniye. Niye özür diliyormuşum yahu. Bulunduğu şehirde, 4+4+4’e karşı miting yapılırken greve katılmayan/destek vermeyen öğrenciler/kamu çalışanları özür dilesin. Benden değil tabi kendi çocuklarından..

Efendim Tolga? Tamam biliyorum konumuzun bu olmadığını, konumuzun bugün bu olması gerektiğini düşünsem de.. Tamam tamam, son düzenlemeler gerçekten sonra yayınlayacağım.

Hoş bir melodram etkinlikleri kapsamında, ilk yönetmenimiz Milos Forman ilk filmimizde One flew over the cuckoo’s nest bildiğiniz üzere. Aslında ilk filmi bu kadar iyi seçmenin bir dezavantajı ile karşı karşıyayız. Yazması hepimiz için biraz zor oldu. Ee “film çok iyiydi çok da güzeldi” diyeceksek salt, niye bu etkinlikleri yapıyoruz ki? Yine de nacizane elimizden geleni, kalemimizden geri koymadık. (“Abi ben Emre. Mel’i durdursak mı kız kendini 70lerde çıkan Cumhuriyet gazetesinde yazıyor sanıyor.”)

her yazısını gönderen “ee benim ki şey oldu kemküm yani ne biliyim şey gibi” dese de örneğin Nil;

Artık yirmi yılı deviren yaşamım boyunca hiç film yazısı yazmadığımı sizlere ititaf ederek One flew over the cuckoo’s nest denememi sizlere sunuyorum. Ben bu satırları eklerken hoş bir melodram yorumlarında kurtlar sofrası benzetmelerini okumamın ne kadar yardımcı olduğunu da söylemeden geçmeyeceğim.”

Veya Emre;

“abi sizinkilerin yanında biraz yavan oldu ama beğenmezseniz yayınlamayın darılmam ben”

ve ben (mel benim bu arada, buraya kadar bunu anlamadıysanız devam etmeyin)

“ben yazamadım daha yaa.. salı, 23:50”

Tolga’dan tabi ki özgüvensizlik bildiren bir yazı gelmedi. Şaşıranlar arasında bir yarışma düzenleyeceğini duyum aldık.

En güzeli ise görev paylaşımı yapmamamıza rağmen herkes kendince payına düşeni yapmış oldu.

Mesela Nil genç Nicholson başlığında bir yazıyla, bize az biraz filmin konusundan bahsetti.

“Şimdi nerden başlayayım diyordum kii filmi ilk gördüğümde gözüme takılan Jack Nicholson’ı seçtim. Nicholson filmlerini ben çok severim. Adamın en üçkağıtçı rollere kattığı sevimlilikle gönüllerde taht kurmuşluğu var var ama One flew over the cuckoo’s nest’ten sonra farkettim ki ben hep Nicholson’ın hafif toplu, ileriki yaşlarındaki filmleri izlemişim. Burada kendimce favorilerim arasında yer alan aktörün daha genç hallerinden birini görmek ve sahip olduğu yeteneklere eski yıllardada hakim olduğunu analamak filmin dışında bambaşka bir etki bıraktı bende. Guguk kuşu adıyla Türkçe’ye kazandırılan One flew over the cuckoo’s nest bir akıl hastanesinde hayatlarına devam eden çoğu gönüllü ‘hastalar’ ile buraya mahkumiyetine belki bir alternatif arayarak gelen Mcmurphy’nin yaşadıklarını konu alıyor. Kendi bağımsız ve kurallara gelemeyen hayatını diğer hastalara da yaymaya başlayan Mcmurphy hastane kurallarıyla girdiği her mücadeleden, kazansa da kazanmasa da adeta bir üstünü yapabilecek şekilde ayrılıyor ve en sonunda bu çabaları sonucu geri dönülemez bir yolda olduğu anlaşılıyor.”

Emre aldığı oscarları ve topladığı beğenileri söylemiş oldu;

“Öncelikle hoş bir melodram çalışmamızın ilk halkasında tüm okur ve yazar arkadaşlarımı selamlıyorum. (“saygılar bizden”) guguk kuşu ile başladığımız çalışmamızda herkesin bir şeyler paylaşması gerektiğini düşündüm ve the artist’te bu konuda çokça soru ceplayan tolga’nın yazmayacağını düşünüp (ve onaylatıp 🙂 filmin oscar’larını size anlatacağım.

Hoş bir melodramın tanıtım yazında rose isimli bir okur tarihte sadece 3 filmin en iyi erkek oyuncu, en iyi kadin oyuncu, en iyi senaryo, uyarlama ve en iyi film oscarlarinin hepsini birden aldığını söyledi. bunu bazı çevreler 5 yıldız olarak söylüyor. 

En iyi erkek oyuncu dalında Jack Nicholson döktürmüş. Deliler arasında olmasada çokta normal bir karakteri canlandırmadığı Guguk Kuşu’nda verdiği tepkiler ortalamanın çok üstündeydi. İnternetteki araştırmamda bu rol için öykü haklarını elinde bulunduran Kirk Douglas’ın düşünüldüğünü ama yaşı nedeniylen kabul görmediğini öğrendim. En iyi yıllarını yaşayan Nicholson ve Guguk Kuşu için iyi olmuş. 

En iyi kadın oyuncuya ben itiraz edeceyim çünkü oyunculuğuna hayran olsamda Louise Fletcher’in en iyi kadından çok yardımcı oyuncu olarak gördüm Guguk Kuşu’nda.

En iyi senaryo,  en iyi film  ve en iyi uyarlama dallarındaysa tabi o yıla ait diğer filmleri de incelememiz gerekir ama günümüze kadar imdb gibi bi dayanakta en iyi 10 uncu film olarak kalıyorsa söylecek cok şey kalmamıştır diye düşünüyorum”

Burda arada derede bişi söylemek istiyorum, ki kafamdaki yazı üslubuna uysun. Ben mesela en iyi kadın oyuncu rolünün çok yerinde olduğunu düşünüyorum. Fazlasıyla dişil-eril dünya çatışması var bu filmde. Taraflardan biri sahne olarak az gözükse de, karakteri dolayısıyla oldukça baskın. Tabi yorumlarda itiraza açık bu söylediğim. Örneğin benim kişisel favorim, Dany De Vito’dur şu filmde.

Bu tarz alt metni irdelemeye açık filmlerde esas olan ne anladığımızdır, filmin anlattıkları çok açıktır belki ama onu kendi toplumsal koşul ve birikimimizle değerlendirdiğimizde belli bir konum biçebiliriz ancak. Örneğin Nil şöyle özetlemiş;

“Esasen hastanede olanlar Guguk kuşunda gerçek anlatılmak istenenlerin bir uyarlaması. Burada gerçekte dönen belirli şartlara maruz kalan insanların nasıl hayata tepkisizleştikleri bana kalırsa. Mcmurphy gibi biri böyle durumlarda çok şeyide değiştirebilir, bir isyancı olarakta sayılabilir ama önemli olan insanların neyi istediğidir. Tabi akıl hastalığı durumları az daha karışık hale getirmese…”

Tolga bir hayli bişiler yazmış, düşünmüş bu konuda. Tabi ki ingilizce başlıkla, Daily Routine.

“Onlarca bakış açısına aynı anda kucak açabilecek potansiyelde bir film.. Bunun da ötesinde, birkaç fikir alışverişi yaptığınızda (ki bu, Hoş Bir Melodram’ın gereklilikleri arasında bana göre) bakış açısı çeşitliliğinin yanında insanları sadece anladıklarına ikna edebilecek gücü de bünyesinde barındırıyor. Şu ana kadar okuduklarım arasında o kadarı yoktu ama; en sığ akıl hastanesi filmi olmaktan, en derin hayatın ve düzenin bir yansıması olmasına kadar One Flew Over the Cuckoo’s Nest karşımızda!

Kendimin nerede olduğunu bilmiyorum. Hatta yukarıda belirtmeye çalıştığım sınırların belki çok altları ve üstleri bile mevcuttur ama benim One Flew Over the Cuckoo’s Nest’imi anlatmaya çalışacağım şu satırlarda. Sanırım sonrasındaki yorumlar da, nerede olduğumun asıl cevabımı bulmamda bana yardımcı olacak..

Eğer One Flew Over the Cuckoo’s Nest’i tek başıma yazıyor olsaydım şu an, başlığım kesinlikle daily routine olurdu. Akıl hastanesi çevresini tamamen görmezden gelin ve bir grup insan düşünün. Hatta bu, gruptan da öte bir toplum olabilir. Hem insanların kendi kendilerini idam ettiremeyip bir düzene, belki de birilerine bağımlılığı toplumun bir ortak sorunudur esas olarak. Anahtarları emanet ettikleri sahiplerinin dediklerini yapan, belirli bir süre zarfından bundan gocunmamaya başlayan ve uzun vadede aksinin nasıl bir şey olduğunu unutmaya başlayan günlük rutine bağımlı bir toplum. Diğer taraftaysa bu topluma aniden düşen bir yabancı. Diğerlerinden farkı; kapılar onun da üzerine kapatılmaya çalışılırken, geldiği yerin rutinlerini (beğensek de beğenmesek de evet, dışarıda da bir rutin vardır) başta herkes gibi hatırlayan ama anahtarı vermek yerine direksiyona kendisi geçmek isteyen bir yabancı.

Filmin karakterleri ise bu günlük rutin ile yabancının etkileşimini izleyiciye (veya orijinal halinde okura) aktarmak için yaratılmış adeta. Randle McMurphy’nin (Jack Nicholson) akıl hastanesini bir çıkış olarak görmesi ve mahkumiyetinde sahip olduğu sürenin aslında akıl hastanesi şartlarında geçerli olmadığını anlayana kadar oradakilerle eğlenmeyle karışık aslında dışarının düzenini kurma çabası ile, ona pek de teslim olmaya yanaşmayan “mutlu” ya da daha doğrusu kayıtsız/teslimiyetçi ama teknik olarak Mac’ten aslında çok daha hür sakinler gördüm ben.

İşte burada ben çekip gidiyorum faktörü ön plana çıkıyor. Bir tarafta mahkumiyet anlamında diğer tarafta ise mental anlamda sınırlandırılmış çekip gitme eylemi geçersiz kılındığına göre McMurphy’nin karakterine uygun yapabilecekleri devreye giriyor ve aslında oradaki birçok insanın hakkı olan bir şeyin sırf günlük rutinle alakası olmaması nedeniyle otoriter bir yönetimin yaptırımları gözler önüne seriliyor.  

Bununla birlikte insanlar o kadar sindirilmiş ve içleri o kadar boşaltılmış ki; baskının olmadığı sayılı anların ardından sanki yaşam hedeflerine ulaşmışlar gibi bir gerçek ortaya çıkıyor. Örneğin Billy -muhtemelen- ilk cinsel deneyimi sonrası hastanede kaldığı müddetçe gördüğü baskıdan sıyrılmış ve artık kekelemeyen biri olarak hemşire Ratched’ın karşısına dikildiğinde rejim o çocuğun (çocuk değil ya neyse) ilerleme katettiğine değil, onun ezdiği/yıktığı kurallara odaklanıyor. Ee Billy zaten gönüllü değil mi? İsterse çıkıp hayatını yaşayamaz mı? Yaşar elbet ama bir şeylere o kadar bağımlı kılınmış bir yaşamı var ki, onun elinden kaydığını gördüğünde aslında özgürleştiğini değil, hayatının bittiğini görüyor ve intihar ediyor. Benzer bir parodiyi bir başka klasik The Shawshank Redemption’da da görmüştük. Kütüphaneci Brooks onca yıllık mahkumiyetinin ardından baskısız hayata nasıl da uyum sağlayamamıştı hatırlayanınız var mı? Ya da unutanınız? Uğraşmak istemeyene sonu One Flew Over the Cuckoo’s Nest’in Billy’siyle aynı olmuştu diyeyim.

One Flew Over the Cuckoo’s Nest demişken uzaklaşmayalım konudan, aynı şekilde Şef de vardı mesela. Adam sağır-dilsiz mottosuyla geçirdiği yıllarından sonra McMurphy’nin ışığını, aslında ait olduğu dünyanın ışığını görüyor ve şakımasa bile tepkiler vermeye başlıyor ufak ufak. Filmin de zaten en sağlam karakterlerinden biri o değil mi? Mac’e beyin ameliyatı benzeri müdahaeden sonra artık bildiği Mac olmadığını görmesiyle yaptığı (spoiler verdim verdim şimdi susuyorsam bende) eylemde saklı aslında birçok cevap.

Demem odur ki sevgili dostlar, One Flew Over the Cuckoo’s Nest hayatımızın küçük bir yansıması aslında. Akıl hastanesini çıkarın toplumu koyun, hastane yönetimini çıkarın bir tutam otoriter rejim ekleyin ve afiyet olsun. İnsanlar gerçekte ne yapmaları gerektiğini bilmeyecek kadar bağımlı, baş kaldıramayacak kadar pısırık birer bitki olsunlar. Böyle yaşamaktansa hepimiz biraz deli olmalıyız belki de. McMurphy olabilenlereyse; tek kelimeyle saygı duymak gerekir.”

Bu filmin anlattığı ile onu sevme/beğenme sebeplerimiz yakındır diye düşünüyorum. Sadece düz hikayeyi beğenmiş olamayız bu kadar beğenilen bir filmde.

Ben (yine mel) baya sordum filmi kendime (ve kitabı okumaya karar verdim)

Öncelikle filmde inanılmaz belirgin bir erkek egemen toplum görüntüsü var. Dikkatli bakıldığında, deliler hastesini dolduranların hadım edilmiş erkekler olduğunu görebilirsiniz, aile sorunları olan biri, anne baskısı altında kalan biri, bir hayli bakir. Ve bütün bu düzeni bozan kim? Maço, fazla sevişmek ve şiddet uygulamaktan dolayı hapse/tımarhaneye gönderilmiş Mac. Tüm onlara hükmeden hemşireler.. delilerin terapi gördükleri anlarda korkunç bir eziyet, tımarhane dışına çıktıkları veya Mac’e uyum sağladıkları anlarda ise beyzbol, kumar oynamak, balıkçılık, alem yapmak gibi fazlasıyla “eril” eylemlere maruz kalıyorlar. Filmin alt metnin bu olmadığını umuyorum, ama bu çok belirgin, o yüzden buranın üzerinden devam edeceğim. Biraz daha üzerinde düşünüldüğünde, hemşirelerin arkasında, patron gibi görebileceğimiz hastane doktoru, avukatlar her ne kadar cinsiyetleri üzerinden karakterleri belirginleşmese de erkek, delileri dışarda bekleyen, sıradan hayatsa fazlasıyla dişi.

Dolayısıyla ben Mac veya hemşire gibi ana karakterlerin sadece hikayeyi anlatmakta aracı olabilecek insanlar olduğunu kanısına vardım. dişil ve eril olarak baskın olan öğeler toplumsal tavrı, silik olanlar bireyleri temsil ediyor bana kalırsa. Özellikle Mac sandığımız kadar doğrudan bir simge (özgürlüğün, dahiliğin, gerçek deliliğin vs vs) değil. Aksine belki de delilerin kafasında yaratabileceği (filmde tabi ki öyle değil ama) fazlasıyla şizofrenik bir unsur. Bir uç nokta. Film boyunca onu seviyor, ona imreniyoruz. Ama o bir tecavüzcü, bir şiddet bağımlısı. Bunları unutarak onu seviyoruz. Yani biz aslında tıpkı ordaki deliler gibi bakıyoruz Mac’e. Rahatsızız. Mutsuzuz. Düzenin bize zorladığı, baskı kurduğu toplumda hareket alanımız çok kısıtlı. Müzik dinlemek, televizyon izlemek, banyo yapmak.. Buna o kadar uzun süre müdehale etmiyoruz ki, bizi ele geçiriyor, çıkabilecekken çıkmıyoruz burdan artık. Bizi ve hastanedekileri deli yapan tam da budur.O yüzden filmin zirve noktası Billy’nin Mac’e “henüz hazır değilim” dediğini andır bana kalırsa.. henüz hazır değiliz diyoruz kendimize sürekli, önce okulum bitsin, önce iş bulayım diyoruz.. Tolga’nın yazısıyla ayrıştığım nokta burda, özgürlüğün mental olarak varolabileceğini düşünüyoruz. Halbuki o kadar eylemliliğe ihtiyaç duyuyor ki özgürlük. Çok ağır bir metal ile cam kırmak gibi, kafasına estiği için bir an şehir dışına çıkmak, balığa gitmek gibi.. Burda çok kritik bir başka nokta ise, başka bir dünyanın var olabileceğini, konuşarak bunu yarayabileceğini gören bir karakterin filmin sonunu belirlemesi. Muazzam güzel bir final.. Çünkü aslında Mac artık o eski Mac olmadığı için değil, artık çıkış noktası çok belirgin olduğu ve Mac‘e ihtiyaç kalmadığı için Mac önemli değil. eğer plansız, bencil olmak ve olmamak arasında kalan, çelişkilerle dolu bir özgürlük anlayışınız varsa, eğer o “yaşadığı toplum içinde çılgınlık” olabilecek her şeyi kapsıyorsa sizin baskı altında yenilginiz daha ağır olur. Sağır ve dilsiz adamın bulduğu cevap budur artık hazır olduğudur, belki de kendini hayata bağlayan insanı kaybetmek pahasına. Onun bulduğu cevap, kendisine konulan sınırlardan çıkmaktır.. umutmamak gerek Mac ne kadar etkileyici olursa olsun, o sınırlardan sonsuza kadar çıkabilen bir karakter değildir. Onu içeride tutan, kurduğu sevgi ilişkisi de değildir sadece. Aynı zamanda korkudur da.. hapishaneye dönmek istememesine yol açan bir korku. Yani Mac bir taraf hemşire  diğer taraf değil de, deliler bir toplum, Mac ve hemşireler tarihin kendisi gibi. Ben böyle anladım filmi. Tek eksiği, delilerin hepsinin Mac’in terapisine cevap veriyor olması. Biraz inandırıcılıktan uzak olmuş. Ha bir de Mac’in deli karakteri her ne kadar muazzam bir oyunculukla taçlansa da, çok abartılı kalmış film için de. Neyse; güzel film velhasıl. Herkes de aynı fikirde

Nil;

“Ben filmi yerimden kalkmadan izledim ve bir hayli etkilendim. Aynı zamanda bir kitaptan uyarlama olduğu için böyle iz bırakan bi filmin atlamış olabileceği deyatlar için sizlere kitabınıda okumanızı öneriyorum. Eminim keşfedecek yeni boyunlar bulabiliriz sayfalar arasında da”

Emre;

Valla severek izledim ben ve bakan arkadaşlarımda aynı şeyi söylüyor. güzel bi başlangıç oldu hepimize. fikri bize kazandıran melike ve uygulamada rol oynayan Tolga’ya teşekkür ediyorum. Bi’ dahakine heyecanlanmamak elde değil”

Tabi kimsenin kitabı okumaması ayıp. Ben yazarın filmi beğenmediğini okudum bir yerde. Mümkündür.

Bizim diyeceğimiz bu kadar. Çok uzun oldu. Hala okuyorsan bravo arkadaş! Haftaya Çarşamba yine gel!  Milos Forman’dan devam. Man on the moon.

http://www.youtube.com/watch?v=1hKSYgOGtos

0