Category: Ken Grimwood

Zaman Çarkı (Elise) – Ken Grimwood

Bir yazarın artık üçüncü kitabına geçmişseniz o tarzı kavradınız, bundan sonra acaba hangi eserleri varmış diye merak etmeye başladınız ve hepsinden önemlisi onu sevmişsiniz demektir. Tabi ki üç göreceli bir kavram ama çoğu kişinin de üzerinde uzlaşabileceği bir rakam olması açıkçası vermek istediğim his için gayet iyi bir seçim oldu. Kişisel üçler klübümün son üyesi Ken Grimwood, Zaman Çarkı (Elise) ile karşımdaydı..

Ken Grimwood, insanların en büyük hayallerine oynuyor sürekli. Ölüm karşısında yeniden başlamak, bir başkasının hayataını yaşamak gibi geçmiş örneklerin ardından Zaman Çarkı’nda ölümsüzlük ön plana çıkıyor. Elise Travers (daha doğrusu son zamanlarda anılan ismiyle Elise Travers) içerisinde yaşadığı 1980’ler dünyasında genç, alımlı bir bayanken bu özelliklerini 300 yıl önce de sağlıyor olması işin ilginçleşmeye başladığı nokta oluyor.

Kitap 1980’ler ve 14. Louis zamanından başlayıp 1980’lere uzanan iki ayrı koldan ilerliyor. 300 yılda birkaç eş, birkaç yer ve birçok isim/yer değiştiren Elise’in sahip olduğu bu kağıt üzerindeki muhteşemliğin, yaşam esnasında nasıl sıkıntılar yarattığını Ken Grimwood hayal gücüyle bir güzel yaşıyor, bununla birlikte bir sırrı saklama veya açıklayarak sonuçlarına katlanma ikilemindeki bir insanın, bilinmezlikle yoğrulmuş merakının peşinden gidişine tanıklık ediyoruz.

Zaman Çarkı, belki de zamanın kendisi gibi çok hızlı ilerleyen bir kitap ve sona yaklaşırken kendinizi sürekli olarak muhtemel finalleri düşünüyor halde buluyorsunuz. Muhtemelen oluşturduğunuz senaryolardan birinin gerçekleşme ihtimali hayli yüksek iken, Ken Grimwood’un sanırım kitabın akıcılığından destek bularak katıştırdığı belirsizlikleri de rahatlıkla görmezden gelebiliyorsunuz. Yaklaşık 300 sayfalık olan Zaman Çarkı’nın ilk Türkçe baskısı Koridor Yayıncılık’tan çıkmış durumda. Bir gün yollarınız kesişirse severek okuyacağınız bir eser.

image

0

Silin Baştan Yazın

ben mucizelere inanırım. çok ilginç bir zamanlama da okudum Sil baştan kitabını..

sırf ukalalık olsun ve “ahaha ne sandın yavrum ben her şeye yetişirim” demek için yazıyorum ayrıca bu yazıyı itiraf ediyim. o yüzden imaj herşeydir; içerik.. o da iyidir.

bir kere kitabı bildik, çok satanlar furyasından ayırmamız gerek. belli ki kitap; bu amaçla bilinçli ve yöntemli yazılmamış. çünkü eski sayılabilecek bir kitap; türkçeye çevrilmesinin bugüne denk gelmesi, yayınevlerinin “gizemli” kitap modasını yakalamalarının çakallığıdır sanırım.

kitabın, çok heyecan verici bir konusu olduğunu baştan söyleyelim. bilindik bir öyküdür aslında, belirli bir skalanın tekrar tekrar yaşanması her seferinde yaratıcı gözükebilir. buna dair bir iki film izlediğimi de hatırlıyorum.. velhasıl; kitap baştan böyle bir konuya girince insanın aklına bence çok temel iki şey geliyor.. 1- biraz bilimsel bir method seçiçek (tabi geçerli ve derinlikli bir bilimsellikten bahsetmiyorum. “olasılıksız” tadında bir şeyden bahsediyorum. içeriği zenginleştirmesi için eklenmiş bilimkurgu sosu diyelim) 2- olayın realitesini tamamen yok sayıp, kendisi ile ilgilenecek. ben açıkcası her vakit ikinciyi tercih ederim. ikisini birleştiren kitaplarsa; konumuz dışında.. yine de burdan hakan günday’ın-azil kitabının ilk bölümünü selamlamak isterim.. ve daha akıl netleştirsin diye de haldun taner’in 11e 10 kala öyküsünü ikinci seçeneğe örnek gösterebilirim.. ya da hasan ali toptaş’ın ölü zaman gezginlerindeki hayat kadınıyla ile ilgili olan öyküsünü belki diğer öyküleri de. dikkatli okuyucular bu isimlere burda yer verdiğim için bana kızacaklardır. hatta “ne alaka lan” diye serzenişte bulunacaklardır. olsun ben “lan” diye “serzeniş” yapanları çok severim.. ve ölü zaman gezginlerinin tüm bunlardan çok farklı bir şey anlattığı da doğru da yüzeysel bir değerlendirmeyle; zaman ve mekan kavramının kurgu içerisinde yok olması bilinçli bir tercihtir ve zaten doğalında gerçekliğinin önemi yoktur. o açıdan şey ettim ben.. yani.. kızmayın lan!

evet neyse; sil baştan başarılı olabilecek topu kornere atmış bir kitap bence. üstelik santradan gol yapabilecek kadar iyi bir konuya sahipken.. hemen maddeliyelim;

-bilimselliği yok saymamış. bir yerinden tutmaya çalışmış ve açıkcası çok özensiz olmuş. zaman sapmalarını en azından açıklasaydınız yahu!

-ikisini bir arada yapmayı denemişse eğer, çok popülist olmuş.

-eğer olayın kendisine odaklandıysa yani okuyucudan zaman sapmalarını, uzaylıları vs düşünmesini hiç istemediyse o zaman da açıkcası çok tatmin edici olmamış.

yani biraz düşündüm de üzerinde; sanırım bir ara esas karakterin olduğu gibi tekrar yaşayıp ölmesini istedim. tüketerek yaşadığı hiç bir hayatta mutlu olmaması.. sürekli tekrar düşmesi sonucu kendini daha üretken bulması anlamlı analizler aslında. hatta belki “tüketmesinin sonucunda sürekli tekrarlayan hayatı üretkenliğe geçtikçe gerçek zamana yaklaşmıştır” bile diyebilirdik. çünkü buna dair alt metinler var; adamın bolşeviklere olan kızgınlığının zamanla azalması gibi ufacık tefecik detaylar bile var.. ya da intihar eden arkadaşına.. üstelik aşık olduğu kadını sürekli daha fazlasını isterken, ve bu fazlalığı adamdan farklı olarak üretmekte bulması. kitaplar, filmler, doktorluk vs.. derken zamanın aynı sınırlar içerisinde ne kadar zorlanabildiğini ve tüm bunların bir seçim olduğunu görüyoruz. ki buraya kadar resmen başarılı. fakat o nasıl bir finaldir yahu? bir anda anlamı “yaptığımız herşey boş hadi sevişelim” de bulup gerçek zamana gelmeleri, o bir tür “depresyon” halinden kurtulmaları ve “yeni hayatı yaşamaya” başlamaları.. biri bana da daha az klişe bişi söylesin lütfen! kitap son 60 sayfasıyla beraber bir anda “ferrasini satan bilge”ye ya da “eat pray love” dönüyor ki.. açıkcası duvara fırlatabilirdim o an.. çok sinirlendim yahu.

hayır bi de o kadar akıllıca kurgulanmış ki, gerekli yerler anlatılmış yani kitapta.. lafı uzatmadan akıcı olmuş..

ha bir de kesin gerekli dip not: yahu 63 ile 88 arası geçen bir dönemde hippilerden “esrarkeş” bir grup diye bahsetmek hiç yakışmamış. 68-88 arasını onlar şekillendirdi Ken’cim. ben bile bu yazıyı janis joplin dinlerken yazdım. sen acaba 68-75 arası nerdeydin?

Melike.

0

Kayboluş (Breakthrough) – Ken Grimwood

Bugünkü kitap menümüz, Sil Baştan‘la okurların beğenisini kazanan Ken Grimwood’un bir diğer eseri Kayboluş.

Epilepsi hastası Elizabeth Austin’in gençlik yıllarından başlayan kitap, hastalığının tedavisi için beynine elektrotlar yerleştirilmesini konu alıyor.

Dr. Garrick önderliğinde gerçekleşen operasyon sonrası hasta Elizabeth Austin’in beynine epilepsi krizlerini engelleyen bir elektrotla birlikte -kendi onayıyla- beynin aktif olmayan bölgelerini uyarabilecek deneysel elektrotlar da yerleştirilir. Başarılı geçen ameliyat sonrası Dr. Garrick’in yaptığı denemelerden hastalığın kontrol altına alınması dışında çok da umut vaat eden sonuçlar alınamaması ve Elizabeth Austin’in odaklandığı noktaların uzman heyet tarafından gelişmeden çok yanıltıcı olarak görülmesiyle deneylerin sonlandırılmasına karar verilir.

Ancak Dr. Garrick’in, epilepsiyi önleme cihazına, Elizabeth Austin’in inandırıcı olmayan tepkileri aldığı 12 numaralı elektrotun kontrolünü de eklemesi Elizabeth için yepyeni bir dünyanın kapılarını aralar.

12 numaralı elektrotu her çalıştırdığında 1800’lerin İngiltere’sinde Jenny Curran isimli bir kadının bedeninde hayat bulmaya başlayan Elizabeth için bu macera günden güne daha ilginç bir hal almaya başlar. Dr. Garrick ve eşi David’in ona inanmayan tavırları sebebiyle git gide kendi başına kalmaya başlayan Elizabeth, günden güne de Jenny’nin yaşamını -bilhassa da eşi Phillip’i- kendisininkine göre daha çekici bulmaya başlar. Elindeki cihaz yardımıyla her geçen gün Jenny’nin yaşamına biraz daha fazla dahil olmaya başlayan Elizabeth, zamanla Jenny’nin gerçek planlarını da öğrenecektir.

Phillip’i öldürüp kendisini şu an içerisinde bulunduğu rahat yaşama dahil eden insanlara olan borcunu ödemek isteyen Jenny’nin amacına ulaşmasını önlemek isteyen Elizabeth, Phillip’i kurtarmanın tek yolunun Jenny üzerinde gözlemcilikten çıkıp onu kontrol etmesi gerektiğinin farkına varır.

Genelde iyi bir kitapla ün yapan yazarların diğer eserleri birçokları için bekleneni veremez ancak bu durum kesinlikle Ken Grimwood ve Kayboluş için geçerli değil. En az Sil Baştan kadar sürükleyici ve etkileyici olan Kayboluş’un örneğin finalinin, en eleştirisel yaklaşan okurları bile ikna edeceğine eminim. Bilim-kurgu’ları seviyorsanız demiyorum, sadece nefret etmiyorsanız Kayboluş’a bir göz atmakla kendinizi kitabın içerisinde bulmanız bir olacak, orijinali 1976’da yazılan kitabın nasıl zamanın ötesine geçtiğine şaşıracaksınız.

Kayboluş’un elimdeki 333 sayfadan oluşan ikinci Türkçe baskısı Koridor Yayıncılık’tan çıkmış durumda. Hepinize şimdiden iyi okumalar..

0

Sil Baştan (Replay) – Ken Grimwood

Not: Bu yazı spoiler içermektedir.

“Şu an sahip olduğumuz bilgilerle, hayatımızın geçmiş bir dönemine geri dönebilmek..” Kuşkusuz insanlık tarihinin en çok hayal kurulan konularından biridir bu soru. Ken Grimwood’ta Sil Baştan’da tam olarak bu hayallerimizi canlandırmış.

18 Ekim 1988 saat 13.06’da, iş yerinde eşi Linda ile telefonda konuşurken geçirdiği kalp krizi sonucu yaşama veda eden Jeff Winston, 1963 yılında üniversite yatakhanesinde tekrar uyanır. Tam 25 yıl öncesinden hatırladığı bu yerin neresi olduğunu anlaması uzun sürmese de, Jeff’in içerisinde bulunduğu durum kuşkusuz kafasını fazlasıyla karıştırmıştır. Gelecek bilgilerinin, yaşadığı bu tekrarda da gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini doğrulamasının ardından Jeff’in önünde yepyeni bir gelecek vardır. At yarışı ve futbol final maçları bahisleri başta olmak üzere sahip olduğu Wall Street bilgilerinin de katkısıyla bu genç yaşında zengin ve rahat bir yaşama erişmesi uzun sürmemiştir. Yıllar tekrar 1988’i gösterdiğindeyse Jeff, yaptırdığı kontroller ve tekrar kalp krizi geçirmemek için aldığı önlemlere rağmen tekrar hayatını kaybetmiştir. İkinci ölümünden sonra yeniden başladığı 1963 yılında birkaç gün sapma ile devam eden döngü, ilerleyen zamanlarda -yine 1988’de ölmek üzere- bir önceki tekrarlarına haftalar, yıllar ve on yıllar eklenerek devam eder.

Romanın kırılma noktasınıysa Jeff’in, Pamela Phillips ile tanıştığı tekrar olarak varsayabiliriz. Pamela’nın Starsea isimli filmini şans eseri gören Jeff, bu tekrarları yaşayan tek kişi olmadığından süphelenmeye başlar ve zor da olsa Pamela ile bir görüşme ayarlar. İkili bir araya geldikten sonra kuşkularının doğru çıkması Jeff’i fazlasıyla şaşırtırken, karşısında kendisi gibi birini bulan Pamela da benzer şeyler hissetmektedir. Birbirlerinin yaşadıklarını dinleyen ikili kısa sürede yakınlaşırken, yaşamlarının sınırı yine 1988 yılı olur. Yaşama tekrar başladıklarında yine 18 yaşında olan Jeff’i bir süre tanıyamayan 14 yaşındaki Pamela’nın tam anlamıyla tekrara başlaması uzun sürmez ve 1963 yılından itibaren yaşadıkları sapmaları ikili kavramaya başlar. Dünanın işleyişine fazla katkıları olmasa da ufak tefek iyileştirme ve kendileri gibi insanları bulma çabalarıyla geçen birkaç tekrarın ardındansa artık sapmalar o kadar uzar ki, Pamela için süre dolma noktasına gelirken Jeff için de dakikalara kadar düşer. Ta ki sürekli bir ölme-yeniden başlama sürecine girinceye kadar. Bu ölçülemeyen döngünün ardındansa Jeff, tekrar ilk yaşamında fakat bu sefer 18 Ekim 1988, 13.07’yi görmeye başlar. Eşiyle olan telefon konuşması da kesilmemiştir ama tüm bu yaşananların gerçek olup olmadığı belirsizliği de Jeff’in kafasındaki yeni soru işaretidir. İlk iş olarak Pamela’nın telefonuna ulaşan Jeff, yaşananların bir rüya ve/veya hayal olmadığını anlar ve yaşamları o noktadan itibaren düzgün bir şekilde devam eder.

Başta da söylediğim gibi, insanlığın büyük bir hayalinin nasıl olabileceği hakkında fikir veren kitap, aslında her şeyi bilmenin ve sınırsız kaynaklara sahip olmanın mutluluk getirmediğini güzel bir şekilde anlatıyor. Kitabın, arada uzaylılar gibi fikirler ortaya atılsa da, bu döngünün sebebi olarak net bir şey söylemeyip son yorumu okuyucuya bırakması da vermek istediği bu mesajın bence en büyük kanıtı. 361 sayfa olan kitabın elimdeki dokuzuncu Türkçe baskısı, Koridor Yayınları’ndan çıkmış durumda. Orjinal dilinde 1987’de yayınlanan kitabın Türkçe’ye 2010’da çevrilmesi biraz geç olsa da, keyifle okunabilecek bir eser olduğunu söyleyebilirim.

0