Category: Hoş Bir Melodram

23.05 – Arizona Dream – Emir Kusturica

Merhaba biz Derya ve Nil. Bugün HBM etkinlikleri içerisinde, özellikle izlemeyenlere filmin konusundan bahsedeceğiz.

image

“Evet bu hafta beyaz perdemizde Emir Kusturica’nın 1993 yapımı Arizona Dream isimli komedi, dram ve fantastik kümelerinde boy gösteren filmi vardı. Johnny Depp gibi son yıllara damgasını vurmuş bir aktörün neredeyse 20 yıl öncesindeki performansını izlemenin başlı başına verdiği zevkle konumuza geçiyoruz.

İnsanların rüyalarını su yüzüne çıkaran bir film Arizona Dream. Durun durun hemen kaçmayın, “her şey bir rüyaydı” gibi bir şey kesinlikle yok ve bu şekil bir spoiler’ı filmi izlesin izlemesin herkesin hoşuna gideceğini bildiğimiz için zararsız bir dokunuş olarak görmenizi umuyoruz 🙂 Axel Blackmar ailesini kaza sonucu kaybetmiş ve New York’ta kendi hayallerinin üzerine giderek ayakta kalmaya çalışmaktadır. Arizona’da Amerikan rüyasını tam anlamıyla yaşayan amcası Leo Sweetie’nin kendisinden bir hayli genç biriyle evlilik törenine pek de gönüllü olarak götürülmeyen Axel, amcasının ısrarlarına dayanamayarak Cadillac satıcılığının varisi olma fikrini kısa süreli denemeye karar verir ve o esnada Elaine Stalker ve üvey kızı Grace ile tanışır.

Axel’ın hayalleri (veya rüyaları desek daha doğru Arizona Dream için) gibi Elaine ve Grace’in de benzer ama biraz daha uç noktada seyreden hayal-gerçek yaşam tutkuları Elaine ve Axel arasında başlayan aşk ile ortak bir yaşama dönüşür. Elaine’in uçma hevesini başlarda sonuca ulaşamayacağını bildiği halde destekleyen Axel hızla gerçekliktikten koparken Grace’in bunları durdurma çabaları da sadece kendi çizgi dışılığındandır. Amca Leo’nun yeğenine yakıştıramadığı bir birliktelikten kurtarma çabalarıda sonuç vermeyince Elaine-Axel-Grace arasındaki bağ da Axel-Grace yönünde farklı bir seyir izlemeye başlar ve bu seyir hiç de kayıpsız atlatılacağa benzememektedir.

Arizona Dream, fantastik yönü daah ağır basan bir film. Başta kontrollü gözüken her şey bir sıradışılığa geçerken insanların da hayalleriyle yaşamaya başlaması neler olacağının tahmin edilebilirliğini baya azaltıyor. Hikaye sebebiyle ara sıra sıkıldığınızı hissetmeye başladığınız anda temponun sizi alıp filmin karşısına oturtması hissini sıkça yaşayacağınız Arizona Dream size pişman olmayacağınız iki saatten uzun bir süre vaad ediyor.”

Merhaba ben Tolga, bütün bu rüyaların ve hayallerin, özellikle filmi izleyenlere düşündürdüklerini anlatacağım;

“En derin rüyanızın ortasındasınız ve düşüyorsunuz.. Bu, onu ne ilk ne de son görüşünüz ama kurtulamayacağınızı biliyorsunuz. Göz ardı ettiğiniz her dakika şu anki uykunuz kaçırmakla kalmayıp gelecekte de uyumama adına imzaladığınız bir anlaşmaya dönüşüyor adeta. Yere çakılacağınız anı görmemenin imkansızlığında, ölüm fermanınızı da kapsayan bir anlaşma. Sadece daha az tehlikesizlere ihtimas gösterecek ama onları da, yaşadıklarının farkındalığına hapsedecek bir anlaşma.

Belki de en tahlikesizi Axel’ınkiydi. Bir balık. Her yerde nasıl hareket edeceğinden o kadar emin ki, içgüdülerinin güveni aklının teslimiyetçi tarafını çoktan ele geçirmiş. Uçmak dahil her şeyi başarabilecek yetilere sahipken akla, düşünmeye, tartmaya ve sonuç çıkarmaya kimin ihtiyacı olabilir ki zaten? Uçuyor diyorum size duymuyor musunuz! Bir balık ve uçuyor.. E ne var ki bunda? Yoksa biri akılda mı ısrar ediyor hala? Pekala, o balık suda yüzerken sence uçmaktan ne kadar farklı hareket ediyor akıllı insan? Bir kuş havada nasıl özgürse o balığın suda ne farkı var? Gökyüzünün sınırı yokken derin denizlerin var mı sanki? Yok, haklısın. En azından birisi bir oltayla/ağla tutup “hadi amcanın sağdıcı” olacaksın diyene kadar.. İşte o anda düştün Axel. Hemde ait olduğun denize değil. Bu çarpış, yüreğindeki derin sular olmadıkça hayatta tutar mı sanıyorsun seni? “O” olmadan tutsa ne olur ya da..

Düşmek benim doğamda var diye haykırıyordu Elaine. Çünkü onun rüyasıyla akıl da hamfikirdi ikna edilmeyi gerektirmeyecesine. Ama akıl bu ya, bu sefer de yargılamaya başlıyordu anlamsızca. Sen! Kendinden küçüklerle düşüp kalkmaktan, aptal bir uçuş hayalinden hiç bıkmayacak mısın? O adamı sen öldürdün! Paralarına, malına, mülküne her şeyine kondun sonra da uçmak dedin! Sadece uçmak. Ama laf dinlemiyordu ki hiç.. Farkında değildi onun rüyasının uçmak olduğunu. Her ne pahasına ve düşüşe karşı olursa olsun, o bir saniyelik bile olsa yerden kesiliş; bedeldi tüm zorluklarına. O bir saniyelik gülümseme ve sonrası.. Sonrası kimin umrunda ki? Hayat o bir saniyede atıyordu. Kalpler de. Ortaklaşa buluşmaya çalıştıkları o saniye için birbirlerine güç verirken kendinden küçükmüş, düşüp kalkmakmış nasıl bir dünyevi mankafalıktır öyle?

Grace en sevdiği kaplumbağasını masaya koydu ve hedefine kilitledi. Kendine ne kadar döndürülürse döndürülsün, o kaplumbağanın tek bir amacı vardı; yoluna devam etmek. Ona zarar veremeyecek kadar vicdanlı olanlar, yönünü değiştirerek sadece birkaç saniye kazandılar. Öyle bir programlanmıştı ki, yine geri dönüp kendisinden isteneni yapacaktı o yeşil yaratık, yapılması istenenin onun devamlılığı olduğunu bilerek. Devam edebilmekten başka ne, bir insanı rus ruletinde bu kadar cesur kılabilirdi ki zaten?

Olması gerekene bu kadar yaklaşmışken o kurşunu yemenin çekincesi mi ölümsüzlüğe engeldi yoksa? Söylesene ey akıl! Söyleyecek sözün yoksa beni rüyalarımla yalnız bırak. Altıda birin tamamlayamadığını yüzde yüze teslim edip geliyorum. Ne bırakmayacak mısın? Söz o zaman, döneceğim. Şimdi oldu mu? Sen zaten ondan anlarsın ancak. Üst üste koyduğum arabalarla Ay’dayım. Her ne kadar basamaklar Amerikan rüyasından beslense bile bu benim rüyam. Ve ben, artık rüyalarımdan besleniyorum. Orada beni, sen bile üzemiyorsun. Yaşamak için daha iyi bir yer bileniniz var mı?”

Merhaba ben Melike ben daha ziyade Emir Kusturica sinemasını ve bu filmdeki özelliklerini anlatayım diyorum.

“Bir kere bu filmin Kusturica’nın yaptığı en ticari film olduğunu bilmekte fayda var, yani dümdüz popüler kültür yaklaşımıyla açıklarsa bu filmde sıkıldıysanız önümüzdeki filmlerde daha çok sıkılacaksınız. Arizona dream yukarda anlatıldığı üzere, rüyaların onların gerçekliği veya gerçek olmasının gerekliliği üzerine bir film. Bosna topraklarından gelme Sırp asıllı bir yönetmen Emir Kusturica. Yugoslavya dağılmadan önce, yani devrim sinemasının etkisi altından yetiştiği görülebilir, ben filmlerinde yer alan kimi imgesel anlatımları buna bağlıyorum. Fakat noluyorsa yönetmenin hayatında, savaş karşıtı yönetmenimiz yaptığı açıklamalarıyla, güzellediği insanlarla, bosna olaylarını görmezden gelmesiyle “iyi” bir sırp milliyetçisine dönüşüyor. Burda yönetmeni sadece siyasi görüşüyle değerlendirmek niyetinde değilim, ama bunun “karmaşık” dünyanın etkileridir filmlerinde görülen. İronik bir savaş karşıtının varoşlardan çıkardığı ironik hikayeler. Çalkantılı hayatlar, karakterlerin umutlarının yaşadıkları toplumlarda bağımsız olması, alaycı denilebilecek kadar ince bir mizah anlayışı aslında ayrışmak istediği tüketim toplumunun bir parçası haline getiriyor yönetmeni. Nerde “bağımsız” seven arasak, orda Kusturica görüyoruz. Nerde “çingene” sevdalısı görsek orda yine Kusturica. Güzel toplumsal değerlendirmeler olduğu çok açıktır, ama yönetmenin sineması artık alternatif olanın tüketimine hizmet etmektedir. Bu işin bir yanı, ikinci yanı çok keskin bir görsel zekanın heba oluşu. Emir Kusturica, bu filmde gördüğümüz üzere, birbirinden kopuk karakterleri birbirine kurgu içerisinde ve nedensellikle bağlamak konusunda ustadır. Finallerin çarpıcılığı konusunda ustadır. Farklı tür ve tarzları birbirine yedirmek, bir “sentez” sinema yaratmak konusunda ustadır. Dram komedi fantastik hiç birini diyemezsiniz bu filme, çünkü film boyunca hepsini düşünür hisseder ve takip edersiniz. Ama tercih olduğu belirgin bir şekilde, dramın zirve yaptığı noktalarda kullandığı müziklerle, çekimlerle, aralara eklediği doğal görüntüleri bozan kimi absürd öğelerle (balık-kaplumbağa gibi) kişinin kendini filmde kaybetmesini engeller ve onu sahneyi sadece izlemeye zorlar. Üstelik bu absürd öğeler öylesine seçilmemiştir. Balık axel’in akışa ayak uydurmasını, kaplumbağa ilerlemek isteyip başaramamayı simgeler. Axel yalnızdır, Amerikan rüyasının parçası olmaktan kaçarken dünyanın dışına hapsolur. Direnmek attığı her adım onu başka bir yere hapseder. (ki bu muazzam bir söylem)  yani filmin sunduğu “çoktur” Emir Kusturica sineması kapsayıcıdır özetle. Arizona Dream bunun en belirgin örneğidir. İşte burda kişinin tercihleri ön plana çıkıyor izleyici olarak. Nedir bu kapsayıcılık? Bu kapsayıcılık oryantalizmdir. Protest bir sinemadır ve açıkcası muhafakardır. Kapsadıkları ve anlattıkları anti-emperyalizm öğeler barındırabilir. Ama Kusturica geride olanı savunur, ilerleyeni değil. filmlerinde bolca kullandığı, tuttuğunu iyi bildiği ve açık bir tavırla savunduğu “yoksulluktur” hem manevi hem de maddi olarak. Ona bir çözüm üretmek, kökenlerini araştırmak gibi toplumsal gerçekçi kaygıları yoktur. Bir yandan da çok kültürlüğü savunmanın kendi iç çelişkilerini taşır. “neyi niye dedim?” Güzel bir anlatımı olan (bence) yanlış bir film arizona dream, baya güldüren holivud göndermeleri olsa da”

Not: Alışılmış karmaşık birleştirmeden özellikle kaçındım, basit olduğu için değil. Bu yazı için gerekli olduğundan. İsteyen istediği kısmı okusun diye bir, ikincisi yazılar karışık bir şekilde birleştirmeye hiiiiç müsait değildi. Herkes bu sefer kendini düşünmüş:) İşin hikaye kısmına ağırlık verip filmi incelemeyi atlıyoruz diye düşünmeye başladım, yani en basitinden beğendik beğenmedik mi ve sebepleri belli olmuyor. Kaçındığımız tavsiye yazısına dönüşüyordu, ezber incelemelerden kaçıcaz derken. bir de bunu deneyelim diye düşünüyorum, bütün önerilere açık bir şekilde.

0

16.05 – Black Swan – Darren Aronofsky

Günaydın, tünaydın, iyi akşamlar ya da iyi geceler.. Hadi itiraf edin biri uydu di mi? 24 saati 4’e bölüp geriye seçenek bırakmayınca işler kolaylaşıyor baya. Darren Aronofsky’e de benzer bir şeyi yaptık Hoş Bir Melodram’da. Nasıl “iyi derin geceler” gibi seçeneklere inilmedikçe her saat dilimi kapsanıyorsa, The Fountain gibi tutulmayan bir film olmadan da Aronofsky için artık “tamam” diyebiliyoruz. Black Swan; Şimdi sizlerle!

Aaa bir saniye burada tanıştırmak istediğim biri var; Alihan. Scrtlg’s bünyesindeki teknolojik yazılarından ve kafamızın uyduğu onlarca şeyden sonra Hoş Bir Melodram’da tüm zevkiyle de bizlerle.

“Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.” demiş Özdemir Asaf zamanında. Ne kadar düşündürmüştü beni bu cümle küçükken duyduğum zaman. Gözümün önünden renklerin gök kuşağı gibi geçişi. Aslında beyaz gibi önemli bir rengin gök kuşağında olmamasının farkına varmak. Az daha büyüyünce her rengin beyaz rengin prizmatik kırılışıyla, farklı dalga boylarıyla oluştuğunu öğrenmek. Daha da büyüyünce ışığın algılamada önemli olmasını sağlayan şeyin, karanlığın doymak bilmez açlığı ve ışığı yenme isteği olduğunu görmek. Kısacası beyazın görünen ışıltılı gücünün aslında bir nevi ikiz kardeşi olan siyahın o gizemli ve baskın karakteriyle mümkün olabilmesi. Seyretmeye doyamadığımız her rengin sadece siyah ve beyaz basitliğine (belki de yüceliğine) indirgenmesi. Kuğu Gölü Balesi de bu savaşı bir aşk üçgeniyle anlatan bir eser.

Hızlı giriş diye buna derim! Aa aramızda bir doğumgünü çocuğu var bugün; Derya. Bakalım Nil‘le neler demiş?

Hoş Bir Melodram’da bugüne dek incelediğimiz filmler arasında en yenisi ve son yılların da bir o kadar konuşulanı Black Swan (Siyah Kuğu) ile karşınızdayız. Darren Aronofsky’nin 2000’lerin başından beri projelendirdiği 2009’da tamamlanıp 2010’da beyaz perdede boy gösteren yapım, Aronofsky açısından da, Requiem for a Dream’den sonra geçen neredeyse on yıllık sürenin ardından en büyük gündeme gelişlerden birini içinde barındırıyor.

İçeriğe geçmeden Black Swan’un tarzına dikkat çekmemek olmaz. Film Darren Aronofsky’nin favori tarzı psikolojik gerilim ve bunun yanında bir dra…. Bir dakika, dram değil. İzleyenler için olası bir dram profili barındırsa da psikoloji, gerilimin yanında içerdiği diğer tarz korku sevgili Hoş Bir Melodram okurları. Filmi izlerken duygudan duyguya sevk oluyorsunuz ve bunu belki anlamayabilirsiniz bile ama ‘ansiklopedik’ yaklaşımı şaşırtıcı olduğu için burada barındırmamız gerekiyordu.

“İncelediğimiz filmler, yaklaşımlar” falan tecrübe akıyor maşallah! Hoş Bir Melodram, sen ne hoşluklara kadirsin.. İşte onlardan bir diğeri daha; Melike?

Beyaz kuğudan siyah kuğuya geçiş yalnızca bir film değil, aynı zamanda Amerikan bağımsız sinemasının idare eder bir yönetmeninin, holivud sinemasının kalburüstü yönetmenine dönüşünün de hikayesi.

Pi, Requiem for a Dream’den kalma rahatsızlık yaratma hissi ve Wrestler’dan gelme bir psikoloji analizi. Karşınızda –yine- psikolojik gerilim sayılabilecek Black Swan.

İyi ve kötünün savaşı olarak değerlendirmiyorum ben bu filmi. Bastırılmış ve kışkırtılmış olan diye düşünüyorum (yani o da niyette). Çünkü herhangi iki kutuptan birinin doğrudan bir mesajı yok, doğruyu arama gibi bir kaygısı da yok. Yalnızca çevresi tarafından kontrol altında tutulan hırslı bir karakterin, kendi istek ve taleplerini aşan bir kışkırtmayla kendini bulmaktan çıkıp, tamamen değişmesi bence esas konu. Daha fazlasını aradım filmde, örneğin bastırılmışlık mı bu kadar şizofreniye sebep oldu? Sadece çevresel kışkırtmalar mı söz konusu? Hocası, arkadaşı gibi? Yalnızlık veya depresyon mu tetikliyor? Kendini keşfetmesiyle ortaya çıkan bütün cinsel istekler, işin “içgüdüsel” kısmına mı gönderme? Bunların hiç birinin cevabını bulamadım! O kadar yüzeysel geçilmiş ki, elinde sonunda sadece bütün yaşananlar “hırslı” olmaya varıyor. Çok hoş detaylar estetik kaygı ile es geçilmiş. Şizofreni gibi “popüler” bi konuyu ele alınca, gerekçelerini incelemeye ne hacet! En başından beri içinde, yalnız olduğu hallerde duyduğumuz kanat çırpışları, kahkahaların günyüzüne çıkması epey arada derede oluyor. Hatta rol kapma kaygısı ile eş zamanlı ilerliyor. Geçen hafta, diğer filmlerde çizdiğimiz grafiklerin burda yeri yok. Belirli bir yükseliş alçalış da yok düzenli bir artan gerilim yok. Bir anda hepten çıldırmış gibi oluyor Nina’mız. Finalde bu kanıyı tetikleyecek kadar hızlı gerçekleşiyor, sanki yarım saatlik filmiş gibi akıcı ama zaman yetmemiş gibi de atlanmış gibi film. Hakkını yemeyelim, muazzam çekimler, kuğu gölü balesi sahnesi ve peşinden gelen final klişe olmasında rağmen hala etkileyici.

Kesinlikle etkileyici. Yazılar da öyle. Psikoloji diyorduk sanki? NilDerya?

Tam bir “beyaz kuğu” olan Nina’nın, siyah kuğuyu yaşamaya başlaması hayatındaki bazı problemlerine ek “hırsı” filmin psikolojik yönüne hitap etmeye başlıyor. Aronofsky’nin yaşananların gerçekliğini izleyicilere bırakan tarzının ön plana çıktığı dönenlerde Nina’nın yedeği Lily ile yaşadığı lezbiyen ilişkiden tutun da, adlı adınca vermeden final sahnesinde yaşananlara kadar Nina’nın hayal-yaşam karışımının yorumunu yapabilmek zihinlerimize gizleniyor ve hırsın insanı nasıl bir hale sokabileceğinin tanığı oluyoruz.

Psikoloji demişken, bu işin kitabını yamış Alihan‘a dönüyoruz hemen.

Black Swan’da bu baledeki siyah/beyaz basitliği ağır bir “psikolojik dil”le anlatılmış bize. Close-up yani yakın ve hatta dar plan çekimler, kamerada kullanılan renk filtresinin renk doygunluğunun az olması ve genellikle sabit olmayan aktüel kameranın salınımları insanı gerilime sürükleyen öğeler. Siyahla beyazın çatışmasında bu hislerin verilmesi son derece gerekli ve Darren Aronofsky bunu teknikleriyle çok başarılı şekilde aktarıyor.

Siyahla beyazın gri dumanlı savaşında durumun tetikleyicisi rolündeki en önemli konu “hırs” olarak ele alınmış filmde. Ve hırsın kişinin kendinle mücadeleye dönüşmesi esnasında kendine verilen zararlar. Elin Amerikalılar’ının “colleteral damage” (sivil zaiyat mı desek yan zaiyat mı desek bilemedim) dediği hadisenin bireyin kendi vücudunda vuku bulmasının irdelenişini görüyoruz. Tırnak kırılması, kendini olur olmaz yerlerde görüyor yanılsaması gibi sahnelerinin ya da suyla aşırı yıkama, kaşıyarak vücuduna zarar verme sahnelerinin izleyenlerin çoğunda uyandırdığı izlenim bu noktada çok başarılı veriliyor. Karakterin bir önceki Black Swan rolünü oynamış olan Beth’in (Winona Ryder) halini gördüğü halde bunda üstelemesi çok farklı bir takıntı örneği veriyor. Ona özenmesi fakat aşırı hırsın onu getirdiği noktayı kaçırmaması ama denemekten de kaçmaması, bir idea uğruna kendine zarar vermeyi normal sayabiliyor. Keza filmin finalindeki yaralanma ve belki ölümle sonuçlanma durumu da aşırıya kaçmanın vahim sonuçlarını görmemizi sağlıyor.

Tekrar Mel‘deyiz..

Burdan, insanın içinde iyi ve kötüyü, ve bu tavırların ön plana çıkışındaki koşulları inceleseymiş, bu cast bu konu ile başyapıt çıkarmış. Örneğin, kanamaları ve kanatların çıkışını, kendi çevresindeki “özgür” beyinlerin dünyasında tutunma çabasıyla kendini parçalaması olarak düşünseydik, hırstan parçalanmak yerine ne güzel olurdu. Ya da siyah kuğu ile beraber herkesi büyülemesini, artık deliliğin etkileyiciliği beraber ulaşılan bir başarı değil de, bir tür zincir kırma olarak görseydik. Bıçakladığı, kendi rolü için gibi durmasaydı da kendi ruhu olduğu da gözükseydi, beyazı bir tür reddediş olduğunu daha net anlasaydık. Sonunda kalan soru işaretleri finalin içeriğine dair değil de nedenine dair olsaydı… vs vs.. kısaca Nina’nın çelişkilerini daha belirgin görseydik. Filmdeki temel çatışma sanki görmezden gelinmiş. Bu kadarının altından başarıyla kalkan Natalie Portman kesinlikle daha fazlasını yapardı. Ama daha sessiz, daha gergin hatta belki sanattın rekabetle ne kadar istesede belli ölçüde içe içe olamayacağını bile gösterirdi. Hah, Oscar’a aday olmazdı belki o zaman. Filmi özetliyorum; popülist! Zoraki konmuş çıldırma sahneleri, sinemanın nimetlerinden faydalanarak güzelleştirildiğinden anlamsızlığı gözükmeyen karakter sivrilikleri, kişilerin nerde niye nasıl davrandığı belli olmayan kurgu zayıflığı.. biçim olarak da; brehtyen tiyatro ile dramatik tiyatro tartışmalarını fazlasıyla hatırlattı bana bu film. Çok ilgili değil ama benzer sebeplerden, bir katarsisle hem Nina’nın hem de bizim filmde bir orgazm duygusuyla finalde yorulduğunu düşünüyorum. Bir tür arınma seansı gibi. Çünkü o kadar atmosfer kaygısı güdülmüş ki, sanki bir bale ya da eski yunan trajedyaları gibi film insanı içine çekmeyi hatta insanın kendini Nina sanmasını başarabiliyor. Masklar, makyajlar, kanatlar sadece bir dekor olarak değil bence bu eski yunan oyunlarına da gönderme de barındırıyor. Bu bir sonuç değil bir tercih yani. Başarmayı burda ben olumsuz anlamda kullanıyorum. Belki de sırf bu kaptırma ve özdeşleşme yüzünden filmi anlamıyoruz. Film biçimiyle içeriğini anlamsızlaştırıyor. (Kuğu gölü balesi sahnesi ise sanırım bütün Tschaikovsky sevenlerini büyüleyecektir.) Beyazla siyah neyi simgeledi, iyi ve kötü değil, güzel ve yanlış değil, bastırılma ve kışkırtma belki (bence) ama çok açık değil. bunun net bir cevabı yok. Ama seyirci imgeleri anlamalı onlar üzerine düşünmeli, tartışması da nedensellik içinde olmalı, kafası karıştığından değil.

Peki ya sona uzanışlar nasıl oluyor Alihan?

Aşırıya kaçmak dedik tamam ama, Natalie Portman’ın can verdiği Nina Sayers karakterinin zihinsel bütünlüğünün dağınık olduğunu da gözlemliyoruz film boyunca. Evde bir baba figürünün eksikliği ile tüm yükün anne karakterine kalması ve bu annenin de aşırı “hırslı” bir kontrol aşığı olması Nina’nın çocukluğunu ve ergenliğini ciddi derecede etkiliyor. Ve hatta ergenliğinin çocukluktan hiç çıkmadan geçmesini sağlıyor. Kendini keşfetmemiş, karanlık karakterin gerektirdiği duygu durumunu yüklenemeyen, naif, kırılgan fakat korku ve yasakların ardındaki karanlığı merak etmekten de geri durmayan bir karakter. Bununla beraber çevresindeki puslu hava, kötü arkadaşlar, saflığından yararlanmaya çalışanlar ve tek iyi denebilecek arkadaşının olması karakterin sosyal yönden de bir dar boğazda olduğunu gösteriyor. Oynaması ne kadar zor olsa da Natalie’nin performansı için denecek söz yok. Burada Nina için kilit nokta etrafında bir ateşleyicinin olmaması. Daha doğrusu annesi tarafından buna izin verilmemesi. Fakat Vincent Cassel’in oynadığı dans hocası/koreograf Thomas’a olan gizli hayranlığı, arzusu, ilk kez baştan çıkması ve Lily’nin (Mila Kunis) felekten bir gece çalmak tadında yaşattığı geceden sonraki dönüşüm izlenmeye değer.

En sonunda hırsıyla kazandığı da ne mi dersiniz? Tatmin… Alter egonun kendini taçlandırması. Egonun yıllar süren baskıya baş kaldırması, bunu yaparken bir takım yaralar alması ve zihnin gerçekleme gücünü tamamen alter egoya devretmesi üstüne bir kurgu. Ve bedene veya zihne verilen zararın, kazanılan(kaybedilen?) o tarifsiz tatmin duygusunun karşısında hiçbir şansı yok. Darren Aronofsky yine nispeten insanlığın karanlık bir yüzüne değiniyor kısacası bu filminde de. Requiem For A Dream’de bağımlılığın hayat üstündeki karanlık etkisini, The Wrestler’da sönmüş küllerden yeniden doğulup doğulamayacağına dokunurken, bu filmde hırsı ön plana almayı tercih etmiş.

Black Swan Oscar’da kazanmıştı yanılmıyorsam veeee kime bağlanıyoruz? Evet, evet doğru bildiniz! Sir Emre. Hoşgeldiniz efenim (sana karşı ince bir sitem içindeyim)!

Oscar yazarı diye bir espri konusu oldu ekipte ama (nasıl da biliyor kendini – T) hep Oscar hakkında yazıp heykelciğe uzanamayan filmlerde bulunmayınca bunu kabullenmek zorunda kaldım. Madem öyle, bugün de Black Swan’ın Oscar macerasına göz atalım.

Black Swan en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi aktris dallarında Oscar’lara aday oldu ve Natalie Portman’la en iyi aktris kategorisinde mutlu sona ulaştı.

2011 yılında yarıştığı 83. Akademi Ödülleri’nde Black Swan’ın The Inception ve The King’s Speech gibi aşırı güçlü rakipleri vardı ve The King’s Speech ipi göğüsledi. En iyi yönetmen alanında da benzer bir tabloyla karşılaşıldı ve Darren Aronofsky yine The King’s Speech’ten Tom Hooper’a yenildi. En iyi aktristeyse Natalie Portman rahat ve haklı bir Oscar’ı elde etti.

Hızlı yaşa genç öl tadında ne geldiğini anladık ne gittiğini doğrusu.. Neyse ne diyorduk Melike? Darren’ı da bitirdik bugün. Bence bunu benimsedin sen ya?

Aronofsky benim yönetmenim değil (Aaa yine bu kız bana muhalefet. Oluyor mu canım hiç böyle – T :)) Hatta Amerikan bağımsız sinemasına dokunup geçenlerden de vazgeçmenin vakti geldi. Orda kalmakta ısrar göstermeyenden, keyifli iki saat dışında ne bekleyeceğiz de bu yazıları yazıyoruz?

Tamam sizden biraz kestim kabul ediyorum ama büyük final sizindir Nil ve Dery.

Black Swan biraz Natalie Portman etiketiyle tanıtılmış bir film. Tabi ki başta Portman olmak üzere bale sahneleri için müthiş emekler var ama önüne gelen izleyiciyi çeken bir film imajı asla Black Swan’a göre olamaz. Hoş Bir Melodram’da Darren Aronofsky tarzını bir aydır inceliyoruz ve son yıllarda bu tarzın “box office”e yöneldiğini Black Swan’la kabul etmemiz gerekir. Ayrıca konusu geçmeyip kendi yazmaz belki ama Tolga’nın bir notu vardı ki (çınlatmayın şu kulaklarımı – T :)) Black Swan’dan önce bizim incelemediğimiz The Fountain’de de benzer bir tabloyla karşılaşıldığını söylüyordu. Az bütçe – ses getiren yapımlar yine ses getirse de büyük bütçeli hale evrilmiş Darren Aronofsky’de. Bir yönetmeni hangisi daha tatmin eder karar sizin.

Kim bilebilir ki.. Tüm Hoş Bir Melodram yazarları/okurları ve Holivud sevdalıları! Milos Forman’dan sonra ikinci yönetmenimiz Darren Aronofsky’i de bitirdik. Filmlerinden tarzına, fiziksel görünüşlerinden isimlerinin nasıl okunduğuna dair koskoca bir ay/dört filmdi.. Kah yarına kalacak galiba dedik kah sabah 6’da kalkıp filmleri izledik ve sizlerin beğenizine sunduk. Umarım ismi gibi hoş bir seri oluşturma anlamında ikinci adımımızı da sevmişsinizdir.

Bundan sonra Emir Kusturica ile devam edeceğiz. Bakalım karşımıza ne sürprizler çıkaracak açıkçası çok merak ediyorum.. Programımız kısa bir süre içinde HBM resmi sayfasında olacak.

Son olarak kişisel yaratıcılığımdan yoksun olsa da, ekibimizin harika kalemleriyle yücelen bu yazı, hafta bazının ötesinde girişte bahsettiğim gibi bugün; 16/5 olarak doğumgününü kutladığımız Dery’e ithaftır. İyi ki doğmuşsun..

Keep in touch!

T.

0

09.05 – The Wrestler – Darren Aronofsky

Darren Aronofsky’yi Hoş Bir Melodram’da ağırlayışımızın üçüncü haftasına hoş geldiniz. Bu hafta, Aronofsky’nin Pi ve Requiem for a Dream’le alıştığımız psikoloji ağırlığı, 2008 yapımı The Wrestler’la yerini ağır drama bırakırken, ekibimiz de boş durmadı. Bu arada umarım basit de olsa grafik okuma yetiniz vardır. Biliyorum biliyorum; bunu aslında Pi’de kullanmalıydık..

1-2 Veee Randy ‘The Ram’ Robinson ringe çıkıyor sayın izleyiciler. Bugünkü karşılaşması her zamanki gibi zorlu geçecek ama The Ram alıştığınız üzere bugünün de favorisi!

Değil mi Nil? “Bende bende!!!” Ve sen tabi ki Derya. Anons yapan çocuk sizi tek organizma sanıyormuş pardon:))

Pi’yi izledikten sonra Hoş Bir Melodram’da Requiem for a Dream’e geçtik ve credits’i saklasalar, internetimizi kesseler ve tüm film birikimimizi bir şıklatmayla yok etseler bile Requiem for a Dream için “Darren Aronofsky filmi bu” diyebilirdik. Bu hafta ise Aronofsky filmi olduğuna söyleseniz bile inanmayacağımız ve ikna edilmek için çabaya ihtiyaç duyduğumuz The Wrestler, Türkçe ismiyle Şampiyon var önümüzde. Yönetmenlerin belirli çizgilerine tam aşina olurken yaşadığımız bu değişim kuşkusuz sürpriz oldu.

2-3 The Ram sarsıldı ama kazanmasını da bildi. O nasıl şovdu öyle? Herkes ayakta Ram’i alkışlıyor ve The Ream, her zamanki dirsek selamıyla taraftarlarını selamlayarak soyunma odasına dönüyor. Peki maç hakkında senin görüşün ne Melike?

Holivud dramların en klişesinin sahici anlatımından merhaba! Yaşınız mı geçti, hayatınız mı kötü, o Amerikan rüyasının bir parçası olamadınız mı, değişen çağ sizi dışlıyor mu, kusuyor mu? O zaman bütün bunların sebebini sorgulamak yerine, gelin bakalım nasılmış bu keder diyorsanız, tam size göre bir film.

3-5 The Ram için bir başka oyun ve tablo aynı! Rakibi dikenli tellerden masaya, zımbadan merdivene kadar her türlü alet/edevatı kullanırken Ram onu kendi silahlarıyla kanlar içerisinde yere seriyor! Bu ne vahşet! Ama şov yine muhteşem ve tam da bunu görmek isteyen izleyiciler ayakta! Siz kimi tutuyordunuz Nil ve Dery?

Koç. Eskilerden kalma bir güreşçi ve hayat onu ara vermeksizin yaptığı bu ağır spordan bir türlü kopartamıyor. Esasen filmde belirtilmese de şu an yaptığı stille söz gelimi (ve film geçimi 🙂 yirmi yıl önce yaptığı güreşin benzer şartlarda olduğunu düşünmek çok yanlış çünkü şov dünyası o kadar vahşi hareketleri ister olmuş ki Koç da buna ayak uydurmak için eskisi kadar sağlam olmadığı halde bu dünyaya katlanıyor. Ama nereye kadar?

5-11 Cassidy’nin dansıyla birlikte Ram iyiden iyiye kendi toparlıyor ve yeni karşılaşması için hiç olmadığı kadar hazır şimdi. Bu defa daha az kanlı ama The Ram için her şey yolunda gidiyor ve ringin yeniden tozunu attırıyor. “Show must go on” bir kez daha işledi ve maçı seyreden herkes mutlu ayrılıyorlar ve Ram soyunma odasına doğru yöneliyor. Ama, ama bu bulantı da ne? Daha önce yoktu bu.. Hoşuna gitti mi Melike?

Ben sevmedim pek.

Bilindik bir dram. tek iyi yanı ajitasyondan uzak kalmış, yerinde bir sadelikle anlatılmış film. abartılı duygular, diyaloglar yok. Karakterler çok uçlaştırılmamış, diğer filmlerinden en büyük farkı bu, hissedilen duygular sade ama onlar kadar naif değil, sahici sadece.

11-12 Ram kalp krizini ve ardından geçirdiği by-pass’ı atlatıyor ama kariyeri için durum bu kadar olumlu değil. Bir dahakinde bu kadar şanslı olamayabilirsin diyen doktor bir şeyler biliyor olmalı.. Cassidy! Yine Cassidy’ye gitmeliyim Derya. Ve beni lütfen tutma Nil.

Hayatın ona uyarısı filmin dramının da devamı yönünde. Kopulamayan hayattan uzaklaşmak mümkün gözükmeyebilir ama alınan kalp krizi gibi bir işaret bundan sonrası için yaşamakla ölmek arasında seçim yapmayı sunuyor. Ölümden kaçış yok ama güreşerek de fazla yaşanmayacağını ona birinci elden itiraf ediyorlar.

12-13 Cassidy bir kızım olduğunu hatırlattı ama beni bu halimle, bunca yıldır arayıp sormadıktan sonra kabul eder mi ki? Daha da ötesi artık ona mecbur olduğum için geldiğimi düşünecek.. Öyle değilim sanki de.. Küçük Stephanie’im yüzüme bile bakmadı işte. Bir iş daha bulmalıyım. Ne? Haftasonları için şarkuteri reyonu mu uygun? Kabul etmeyip ne yapacağım ki, yeni hayatı öğrenmem Melike, öğrenmemmmm!!

Hiç bir şey öğretmiyor film, ne adamın hayatını ne kızıyla ilişkisinin sebeplerini ne de striptizci kadının hayatını sorguluyoruz. Sadece izliyoruz. Bu sadece tanık olma durumu, kesinlikle bilinçli bir tercih, bir kere kamera seçimleri bile bunun bir “belgesel” niteliğini taşıdığını gösteriyor.

13-15 Stephanie bu hediye senin. Bugüne kadar istediğin gibi bir baba olamadım ama gel bak sana neler göstereceğim; eminim hatırlayacaksın.. Burayı hatırlıyorum ben. Ben senin babanım kızım. Beğenmesen de öyleyim. Bundan sonra daha iyi.. Kız haklı yemeğe gitmeyi bile unuttum ben. Hemde ne için? Barda tanıştığım bir orospu yüzünden! Yok hayır bu yaşam benim yaşamım değil, olamaz da.. Ne pastırma mı? 50 gram fazlanın hesabını mı yapacaksın bana? Hayırr ben Ram değilim, şarkuteri reyonunda çalışan bi…. Eeehh sikerim böyle yaşamı da, bu işi de. Karşılaşmamızın yirminci yılında ne olursa olsun o Ayatollah piçinin karşısına çıkacağım! Ben The Ram’im. Bugüne kadar böyle yaşadım, böyle de öleceğim! Cassidy ve Stephanie.. Hanginiz değişmeme izin verdiniz söyleyin bana! Söylesene Derya, niye susuyorsun Nil?

Hali böyle olunca Koç, sevdiklerine yönelmeye başlıyor ve önce striptiz klübündeki kız, sonra da kendi öz kızı tarafından beklediğini bulamıyor. Yaşamak için seçtiği güreş dışı “yaşam” onun yaşamından o kadar uzak ki, Ram açıkçası hayatta ölü sayılmaktansa güreşe dönerek ölerek yaşamaya doğru bir adım atıyor. Dikkat ederseniz o kadar sert duran adamlar birbirlerine karşı gayet de iyi davranıyorlar ve bunun bir şov olduğunun bilinciyle güreşiyorlar. Ram’in hayatı ve saygınlığının sınırları da tam olarak bu hayatta.

Filmin dramdan biraz da duygusallaştırmaya başladığını hissediyoruz ama çok değil. Çünkü Koç için doğrusu bu ve bu yaşamın dışında ne bir süpermarkette ne de benimseyebildiği sayılı insanın yanında barınamıyor.

Peki ya sen Melike? Ne diyorsun bu yaşlı adamın hikayesine?

Film aşama aşama gerilip yükselip düşmüyor, yine diğer filmlerinden farklı olarak. Aksine tempo bizi finale götürecek ağırlıkta aynı şekilde geçiriyor, ve final! Guns n’ roses mükemmel bir grup. Lisem üniversitem. Dünyanın en iyi gruplarından biri, temmuzda konserleri var.

Diğer filmlerinde renkler kostümler mekanlar bile filmde belli bir mesajın parçası olarak kullanılmışken burda sadece sahnenin parçası. Böyle bir dram, bunun toplumsal koşullarla bütünleştirmediğimizde ne işe yarar, etkilendiğimiz bir iki saatten başka hiç! halbuki bunu bir tür nesil çatışmasına ve bunun kaçınılmazlığının dramına değil de bir gelişim ilerme olmaksızın mesafelerin açılmasına vursaymış oku daha yerinde olurmuş.

Yavan. ajitasyon yok ama, yeni bir şey de yok. Adamın kendi dramına getirdiği başka bir bakış açısı da yok. Başka konu da bir dram da izlesek benzer tepkileri, sözleri başka karakterlerde söyleyebilirdi. Filmdeki tüm kırılma noktaları, kalp krizi, kavgalar, striptizci kadının hayır demesi, geri gelmesi ama yine de finalin gerçekleşmesi, şaşırtıcı değil ve biri diğerini açıklayıcı nitelikte de değil. Sadece kurgusal olarak çok derli toplu, bu yüzden final çok yerinde. Ama sadece dramı daha ağırlaştırmaya, bir tür “bazı şeyler değişmez” mesajı vermeye yarıyor. Ki bu mesajın doğruluğu tartışmaya açık.

15-17 O efsanevi maçtan tam 20 yıl sonra.. Karşınızda yeniden Randy ‘The Ram’ Robinson ve Ayatollah! Tarih gözlerinizin önünde canlanırken The Ram’in etkili konuşması herkesi ayağa kaldırıyor! Hakkında çıkan tüm söylentilere benim güreşmememe ancak siz karar verebilirsiniz diyor coşkulu kalabalığa! Kalabalık The Ram’den yana. Onu ilk günkü gibi görüyorlar ve The Ram gücüne güç katıyor.. Karşılaşma başlıyor. İki güreşçi de birbirine yakın gibi duyuyor ve belki kim bilir; aradan geçen yirmi yılın ardından birbirlerini tartıyorlar.. Ayatollah’tan The Ram’e sert bir hamle yapıyor ve The Ram sarsılıyor. Toparlanan Ram’den de aynı oranda bir karşılık gecikmiyor ve o da ne? Ayatollah yere seriliyor.. İzleyiciler ayakta, The Ram’in ünlü ‘finish him’i Ram Jam’i istiyorlar. The Ram de yorgun gözüküyor. Yerde yatan rakibi için belki hiçbir şey yapmasına bile gerek yok ama ağır adımlarla ringün köşesine ünlü dalışı Ram Jam için tırmanıyor. İzleyicilerin arasına son kez bakıyor ve atlıyor ezeli rakibinin üzerine. Oyunun sonunun geldiğini bile bile..

Peki ya Mickey Rourke NilDerya?

The Wrestler tek oyuncu üzerinden dönen bir film ve Koç rolünü Mickey Rourke çok iyi üstlenmiş. Diğer karakterlerin gelişleri, gidişleri, mekanlardaki serpintiler tamamen Koç’a dekor ve bu denli ön planda olan bir karakterin kendi gibi Mickey Rourke’un kişisel kariyerini yücelttiği de aşikar. Bunu filmi izlerken de hissedebiliyoruz ama Mickey Rourke için kariyerinde yeni bir hızlandırıcı (buraya ben olsam katalizörü yapıştırırdım, ah fen dersleri ah.. – T) olduğunu da çeşitli kaynaklardan öğrenebiliyoruz.

Son sözler kapanış konuşmasıyla gelen Mel‘den olsun mu?

Velhasıl, beğen ya da beğenme, ne Pi’nin ne de Requiem for a Dream’ın özgünlüğünün esamesi yok. Onlar arada kalmış filmlerdi, üzerinde konuşmaya açıklardı, kendimizi dışardan izleyebileceğimiz anları vardı. Bu ise tamamen bizi içerden izletmeye, yani belli bir duyguyla, filme tavır almadan izletmeye yönelik bir film. Eh bu sefer konusunu tam anladık da neye yaradı anlamamız? Oyunculuklardan eminim bahseden olacaktır (oldu oldu içini ferak tut:) – T), filme uygun düşücek kadar iyi. Ama bir Requiem’deki anne değil..

Haftaya Black Swan! (Al birini vur ötekine)

0

02.05 – Requiem for a Dream – Darren Aronofsky

-Kapıları kapatıyoruz, tüm yolcular tamam mı?
+6 kişi yok efendim.
-Uçuş kartları ellerinde mi?
+Malesef ellerinde.
-Diğerlerini daha fazla bekletemeyiz çabuk arayıp bulun onları!
+Derhal..

Yok oluş.. Çok kolaydır aslında. Var olabilmek için çabaladığımız bir dünyada yok olabilmeye bu çabanın yarısı bile diyemem küçücük bir parçası yeterli olur. Ama insan dediğimiz varlık; istisnaları saymazsak çabalamaktan çok da haz eden bir tür değil. Peki neden var oluş için en yabani içgüdülerinle bunca yıldır çabalıyor? Sevdikleri, yaşamdan zevk alabilme vs vs.. Liste uzar gider ve her birinin kabul edilebilir anlamları vardır. Peki ya her şeyi göre göre yok olmak için çabalamak?

Bu kaçışımızın bir sebebi olmalı der Melike. Bekleyenleri neden beklettiklerini açıklamak istercesine devam eder..

İçiniz kararsın, mutsuz olun daha da gülemeyin diye seçtik bu yönetmeni. Sözlük ortamlarının en beğenilen filmi seçilebilecek kadar hakkında konuşulup yazılmış bir filmini de tuz biber olsun diye.

İkinci izleyişle beraber; biraz abartıldığını düşünmeye başladım. “overrated” mi deniyordu neydi? Nedenini açmadan önce herkesin tek seferde farkettiği kimi temel özelliklerinden bahsedelim filmin.

-Anne’nin televizyon bağımlılığı ile çocuğun kokain bağımlılığı eş zamanlı ilerliyor. Kadında ilaç bağımlısı gibi gözüküyor, ama aslında o ilaçları hastalıklı gibi kullanmaya başlaması televizyondan eskisi kadar filmdeki tabirle “enerji” alamamasından kaynaklı.

-Anne’nin ta başından beri, görmezden geldiğini belirgin bir şekilde farkediyoruz. Sevgiyle örttüğü bir bağ var onun açısından. Ama onun dışında filmde herkes birbirini görmezden geliyor. Göz bebeklerinin yakından büyümesinin çekilmesinin de bununla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Elbette “uçunca” gözbebeği büyür ama bir yandan da görüş alanı düşer gibisinden. Evet zorlama oldu.

-Sevgililerin yanyana yatıp birbirine dokundukları sahne, aralarında kurdukları bağı zaman ve mekandan ayırıyor. Diğer sahnelerde vaktin akışı/akamayışı çok net, çoğu zaman da etkileyici bir şekilde verilmiş burası hariç. Burda bir donma var. Bir an için izleyici filmin dışında, bir fotoğraf izliyor gibi. Filmdeki en güzel sahne. “kendimi insan gibi hissediyorum” da kilit repliklerden biri.

-Bütün bağımlılar, sembolik olarak bir yere denk düşüyor. Kız parası olan, çizimler yapan aslında eroini tamamen bir tercihle kullanan bir karakter, siyahi olanın ailesine verdiği sözleri izliyoruz ara da, o daha çok sınıf atlama kaygısı olan bir karakter, ve esas çocuğumuz kendisi ispat etme, herşeyi çözme, hayallerinin peşinde koşma derdinde. Anne ise aslında, yan komşumuz, uzaktan akrabamız çok yakınımızdaki insanların biraz uçlaştırılmış hali. Bağımlılık aslında ironik olarak onlar açısında bir varolma kavgası. Zihinsel olarak kayboldukları hayatlarında, bir tutunma çabası olarak başlıyor.

-İlk 40 dakikası çok güzel filmin. Bütün sahne yaklaşımları muazzam. Yakın çekimler, yanyana çekimler, hepsi içerikle doğrudan bağlı. Aronofsky bu işi çok çok iyi beceriyor.

-Yine güzel bir gönderme de, mal dağıtımını yapanları sürekli üstte konumlandırmış olması.

Her yerde altı Hoş Bir Melodram üyesini arayan topluluk masanın çevresinden koşarak geçip gider.. Eşgallere sahiptirler elbet ama Derya ve Nil tanınmamak için kılık değiştirip ön tarafa bakan yöne yüzlerini çevirmişlerdir. Yanlarında ise gruba henüz katılmış ve saklanma gereği duymayan Aytürk’ten başkası yoktur.

Requiem for a Dream, Darren Aronofsky’nin yarım kalmış bir işi bitirme çabası gibi. Geçtiğimiz hafta incelediğimiz Pi’de nerede kalmışsak bugün bir diziye devam ediyormuşçasına Requiem for a Dream’deyiz. Belki aradan yüz yıl geçmiş, dünya değişmiş ama Darren Aronofsky’nin daha söyleyecekleri kalmış. Aslında o, daha yeni başlıyormuş.

Requiem for a Dream.. Bir rüya için ağıt.. Film Pi’nin yönetmeni Darren Aronofsky tarafından ele alınmış.

Pi’de yönetmenin tarzını beğenenlerin Reqiem For A Dream’i merak etmesi muhtemel. Bunun yanında gelişigüzel biçimde izlemek icin film arayanların ,traileri görerek ya da raflardaki film afişini, görüp merak ederek almas da kacınılmazdır. Çünkü film icin secilen isim ve afişi dikkat çekmektedir.

Filmin izleyiciye aktardığı baştan sona her türlü bağımlılıktır. İlaç, madde, tv , hayaller ve rüyalar.. Senaryo standart bağımlıların bir gün bundan kurtulacaklarına inanarak verdiği mücadeleden oluşmaktadır. Bu onların rüyasıdır. Bu hayattaki en büyük rüyaları. Buraya kadar senaryo ve kurguda herhangi dikkat çekici bir farklılıkla karşılaşmamaktayız.

Adamlar durdu. Bu işte bir yalnışlık vardı. Ufacık havaalanını tamamen gezinmişler ve uçuş kartları elinde pasaport kontrolünü geçmiş altı kişiyi hala bulamamışlardı. Hayır, geri dönmeleri neredeyse imkansızdı. Karşıdaki cafe’lerden birinde olmalıydılar. Ekip lideri yakını iyi görememesine rağmen uzak için hala bir şahin keskinliğindeki gözleriyle cafe’nin masalarına doğru bir kez daha baktı. Kalabalıktı. Bir hayli kalabalık. Sayıdan gitmeye çalıştı.. İkişer, üçer, beşer.. Herkes sözleşmiş gibi tek sayı olarak dağılmıştı.

Ön tarafa bakanlar arkaları dönük Melike ve Tolga’yı uyardı. Bu tarafa bakıyorlardı.. Tolga kış uykusundan uyanmışçasına sanki bir gecede uzayan saçlarıyla fazla çekinmiyordu. Mel’inse arkasını dönmekten başka kamuflajı yoktu. Her anı tanınıyordu nede olsa. Gelseler, elleriyle koymuş gibi onu bulacaklardı. Umursamadı. Devam etti..

Gelelim biraz alt metnine;

-Anne’nin televizyon bağımlılığı şeklinde yansıtılan bir sıradanlığa bağlılık gibi geldi bana. Sokakta güneşlenen, televizyona çıkacağı için kilo vermeye çalışan, hatta komşuları tarafından sonuçlarına teşvik edilen bir karakter. Yalnızlığı ilgili kısmı anlattığında, aslında onun tutunma çabasının o yalnızlıkta olduğunu görüyoruz. Onun bağımlılığını diğerlerinden farklı tutmak gerekirdi o yüzden. Ama film finale yaklaştıkça daha çok paralleştiriyor bunu diğerleriyle. Ama kadın ne zaman sıradan olmaktan çıkmak istese, orda buna müdehale ediliyor. Düzen (buraki hastane personeli simge olarak kullanılmış, simge diyorum zira yaptıkları konuşmalardan onlar da aslında o sıradanlığın bir parçası olarak lanse ediliyor) ona sıradan kalması için elektrikle müdehale ediyor. Ama o kadar kesikli, ve etkileyici olma çabasıyla o kadar eş zamanlı ki bu anlatış aslında kadın bir bağımlılığı televizyona çıkarak “altın vuruş” yapmak derdinde gibi anlaşılıyor. Tam tersine başka bir bağımlılığı onun yerine koyarak kendi özgürlük sınırlarını zorlayan kadın daha tutarlı olurdu bence ve “reality show” hadisesine bağımlılık konusunda daha da yerinde bir eleştiri olurdu.

-Yaşadıklarının illegal olduğuna dair çok az veri olması güzel, hapise girişleri bile çok olağan bir akış içerisinde, siyahi çocuğun orda çıkmayı bekleyişi sanki hapiste değillermiş gibi. Yani “dışarısı da onlar için hapis” anlamı çıkartılabilecek kadar sade bir geçiş. Daha fazla vurgulanmalıymış. Dışarısı ve içerisi kavramının onlar için aynı olduğu kadar esaslı bir konu, es geçilmiş biraz. Zira zihinlerini uyarmak üzerine kurulu bir bağımlılık, kendi kafalarının içindeki toplumsal sınırlardan kaçış için başlamış bir bağımlılık şeklinde güzel başlayan film “bakın ne kadar da kötü şeyler  yaşadılar” gibi basit bir finalle bitiyor.

Adamlar çevrelerinde birer köpekbalığı gibi dönmeye başlamadan önce ikiye ayrıldılar. Önündeki MacBook’un ekranını karartan Tolga ekranı bir ayna gibi kullanıyordu. Adamların hareketini görünce şu an kaçtıkları insanlar olsa da zekalarının beklediğinden daha üst düzeyde olduğunu mırıldandı. Rahat görünmek için saçlarını eliyle geriye doğru atıp masanın üzerindeki Kimi Raikkonen imzalı cap’ini başına geçirdi. Bu şapka üzerinde itfaiyeci şapkası vb birçok espri dönüyordu ama Fin pilotun gözlerini koruyan geniş güneşlikli bölüm tanınmazlığın da garantisiydi. Bu hareket ayrıca toparlanmanın psikolojik yansıması hareketini de yansıtacak, adamların aceleci birilerini bulma içgüdüleri boşa gidecekti. Melike daha fazla dikkat çekmemek için Emre’ye telefonla geç kaldığı için şanslı olduğumuzu ve olduğu yerde kalmasını söylerken Derya ve Nil kamuflajlarının etkisiyle kontrolü ele aldı.

Film kadar yönetmeni tanıma konusunda  Darren Aronofsky izlerini bırakmakta çok başarılı. Geçiş sahneleri, Pi’de izlerini gördüğümüz gerilimin dozajı yönetmenin çizgilerini, yaşlı bir yüzdeki kırışıklık kadar belirgin bir şekilde taşıyor.

Filmin uzunluğu ise Darren Aronofsky’ın öğrenmeye başladığımız (gerçi her an çürüyebilir ama) kısalığında. Hızlı başlıyor, hızlı geçiyor ve hedefe ani bir iniş yapıyor. İçeriğe kendinizi kaptırma garantisiyle devam ettiğiniz o ilk anlardan sonra temponun düşmesi bir yana her şey hızla korkunç sonlara doğru ilerliyor ve düzelme ihtimalini bile hayal edemeyeceğiniz bir finale bizi taşıyor.

Bir diğer rahat isim Aytürk’ün de diyecekleri vardı elbet..

Fakat bu filmi farklı kılan, benzer senaryoları ele alan filmlerden bazı farklılıkları göz çarpmaktadır. Film öncelikle düşük bir bütçeyle çekilmiştir.(burada ufak bir not verilebilir. Pi’ye ayrılan bütcenin sadece %10u ile karsımıza cıkmaktadır. )

Düşük bütçe ile standart bir konu ne kadar dikkat cekici olabilir ki? İşte bunu gözlemleyelim.

Filmde cok fazla renk karmasına yer verilmemiştir. Örneğin kırmızı elbise vurgulanarak hayal için yaşamak hayale ulaşmak için çabalamak vurgusu bilinçaltımıza işlenir. Sara televizyona çıkıp bu kırmızı elbiseyi giymek zorundadır. Tek hayali oraya çıkmak ve oğlu Harry’le ne kadar gurur duyduğunu ölen eşini ve onları ne kadar sevdiğini televizyon ekranlarında söyleyebilmektir, tek hayali budur. Öte yandan Tyrone’un annesine olan sevgisi, sürekli onun fotoğrafına bakarak ya da geçmisten bazı anılara giderek  bir gün cok sevdiği annesine olan sözünü tutup başaracağına inanması onun en büyük rüyasıdır. Harry de bir gün cok daha cok para kazanacak ve Marion icin butik açacaktır. Marion başarili bir modacı olacaktır. Ve Harry, annesinin istediği torunu ona verecektir, başarılı ve gurur duyulan bir evlat olacaktır. onları ne kadar sevdiğini gösterecektir.

Bu şekilde bir yere varamayacaklarını anlayan adamlar kimlik kontrolü için gerekli izni telsizden isterken Hoş Bir Melodram ekibi de fazla zamanları kalmadığını anlamaya başlıyor. Bir eksikleri ve üzerlerindeki değişikliklerin şansıyla bir süre idare etmelerinin avantajının hızla tükendiğini fark eden Melike de, finale dair hazırlıklarını tamamlamaya karar veriyor.

-Finale dair yeniden;  pi’den farklı olarak çok yerinde bir final. Adım adım geriliyor, kararıyor, ve birden düşüyoruz. Bütün acı, başarısızlık bir anda izleyiciyi yerle bir ediyor. Burda kızınkine itirazım var biraz. Gerçekçi olabilir, anlatmaya çalıştığı “ne kadar düşkün” olduğu ya da “bütün bunlara zorlanması” da olabilir. Çünkü anneninki gibi o da aslında düzenin başka bir tarafından “zenginler” tarafından kendilerine mahkum bırakılıyor. Onun bağımlılığı artık bir arayış olmaktan çıkıyor, bir varolma çabasından çıkıp, normalleşmeye dönüyor. Yeter ki devam edebilmeye.. burası çocuklaa yaptığı telefon konuşmasının peşine geliyor ve iş trajedikleşiyor. Kız için üzülüyoruz, üzüldüğümüz içinde yaşadığı sahnenin sebeplerine dair kafa yormayı bırakıyoruz. Halbuki aralarında en ilginç karakter o. Bir önceki sevişme sahnesi de sadece para için, mal bulmak için gösterilmiş gibiydi. Bu da, bundan daha derinlikli sebepleri olduğu/olabileceği kanısındayım. Çocuğun geleceğini bilmesine rağmen oraya gidiyor çünkü. Ve sonraki cenin sahnesi, çok zorlama. Yeniden doğma isteğini çok bariz.  Bu sahneler “ibretlik” bir film havası yaratıyor.

-Evet bu film ibretlik bir film değil, öyle anlaşılmaması gerekirdi, “uyuşturucu ne kadar kötüdür bakın” gibi didaktik mesajlar peşinde olanlar christina f’in anıları kitabını okusun. Bu film bundan fazla olmalıydı. Fazlasını vaad ededen başlangıç için sönük bir final.. o başlangıçtan film “uyuşturucunun” bir tür baskı aracı haline geldiğini, varolma çabaları başka yerlere evrilebilecekken bunu kullanmakla aykırı fikirlerin bastırılabileceğini, şiddetin belirli ölçülerle toplumun “bekası” için olmak zorunda olduğunu, azının ve çoğunun insanı yok edebileceğini söyleyebilirdi. Bence bunları ve ötesini söylemeye çekinmiş bir film. Otomatik portakal’ı ya da Trainspotting’i şiddetle öneririm bunun yerine. Demek ki düşük bütçe daha iyidir. İnsanı cesur yapar.

Adamların beklenen izninin çıkmasıyla Aytürk’ün son sözleri adeta bir opera salonundaki ses gibi kulaklarda yankılanıyor. Kontrole iki masa kala Aytürk’ün acelesi, kendinden eminliği ile harika bir uyum oluşturuyor.

Requiem for a Dream, sizi izlerken yorabilir. Çünkü çok fazla hareket ve sürekli konunun içinden bir an olsun uzaklasıp nefes almak istediğinizde sizi yeniden içine çekecek sahnelerle konuyu yüzümüze defalarca vuran bir tarzda ilerlemektedir. Bu rahatsız edici bir tedirginlikle izleyiciyi içerisine çeker. Etkisi altına alır..

Normal şartlarda bunun nesi iyi ki? Denilebilir. Berbat hissettiriyor denilebilir. Bu bir komedi filmi değil zaten.. Filmin konusu ilginizi çektiyse, bu filmden beklentiniz izlerken ve izledikten sonraki hissiyatınızla karsılastığınızda, bekleneni fazlasiyla karşıladığını göreceksiniz.

Filmde standart bir sinema filminde kullanılan ortalama cut sayısından cok daha fazla cut kullanılmıştır. Bu yer yer yorabilecek derecede sizi gerebilir. Artık dursun artık sakinleşsin diyebilirsiniz. Fakat muhtemelen yönetmen olayların vurgusunu, filmdeki zaman akısını, hayattaki rutin tekrarları bu şekilde vermeyi seçmistir kanımca. Ve yaşarken de  zamana asla dur denilemez sırf bu bile kurguda geçen insanların yorgunlugunu bize yaşatmaktadır. Ve kendi hayatımızla o kurguda o karmaşada bir yer bulmamızı kolaylaştırmaktadır.

Film bağımsız sinema filmi örneklerinden birisi olarak notrated bicimde karşımıza çıkmaktadır. Bu yönetmenin kendi tercihidir. Ki bir cok sinema tutkununun da belki en çok hoşuna giden özelliklerden birisi bu olacaktır. Sinema tutkunları bilirler ki; bir film notratedsa ticari kaygılardan ve warner bross sınırlarından uzaklasmıs bir film demektir. Klişelerden uzak daha samimiyete yaklaşan, özgün bir filmi izleyeceklerinin işaretidir.

Bu hissiyatı zaman zaman sapmalar olsa da rahat yaşayacaksınız. Zira filmde çokca sahne kesilecekken, yönetmen ruhun azalacağını düşünerek bunu kabul etmemiştir.

Ve son olarak kişisel bir düşüncemi aktarmak istiyorum:

Sıradışı yönetmenler arasında benim için David Lynch’ten sonra, Darren Aronofsky de irdelenmelidir. Fakat belki filmleri hakkında genel kanıya ulaşabilmek için daha çok filmine ihtiyacımız var.. Pi ve Requiem of a Dream’den  sonra yönetmene olan ilgisi ve merakın iyi veya kötü yönde mutlaka oluştugu rahatlıkla söyleyebilirim.

Filmin çekimi ışıkları filmde farklı bir kompozisyonu ve uyumu yakalamamızı sağlıyor. Çok beğendiğim soundreacki ise, şu aralar haber bültenlerinde kullanılması neticesinde, çok çok sıradanlasmıstır. Ve bu cok üzücüdür. Filmin cekildiği 2000 yılı içinde değerlendirecek olursak, müzik çok kalitedir. Ve cok uygun secilmiştir. Lux Aetarna..

Cenin pozisyonu aklımızda en cok kalan sahnelerden birisidir herhalde. Bitişte de  vurgulanmıştır.. Çaresizlik, yalnızlık, bağımlılık… Daha iyi bir şekilde anlatılamazdı..

İyi seyirler 😉

Adamlar masaya geliyor ve yok oluşun soğuk elleriyle Hoş Bir Melodram ekibini uçuşlarına doğru “davet ediyorlar”. Ekibimiz bu koşuşturmayı bir aşı olarak görüyor. Bir gün daha farklı bir yok oluşa hazırlık için fikir yürüttükleri bir yok oluş. Fikirlerini beyan edebilmenin kırıntılarıyla yaşadıkları son dönemlerin tadını çıkarabilecekleri bu kaçış, özgürlüklerini hiçbir zaman ellerinden alınamayacağının kanıtıydı da ayrıca.

Bu yazı 1 Mayıs’ta tamamlandı. Tamamımız olmasa da biz sadece izlemedik. Siz de sadece izlemeyin. Çünkü sadece izledikçe, sadece yok oluruz.

0

25.04 – Pi – Darren Aronofsky

3.141592653589793238462643383279502884197169399375105820974944592307816406286208998628034825342117067982148086513282306647093844609550582231.

Tarihin belki de üzerinde en çok uğraşılan sayılarından birini, son günlerin popüler sayısı 140 karakterde ifade etmeye çalışınca böyle oluyor. Ama bir çoğumuz onu ilk olarak tercihen ortaokul yıllarında (ilke inmiş miydi ki?) pi’iyi 3 alınız gibi yuvarlama deyimlerle, karizmatik π logosuyla ve bir dairenin çevresinin çapına bölümü ile elde edilen matematik sabiti tanımlamasıyla hatırlarız. Hatta yine vakti zamanında pek değerli bir hocamızın sınav sorusununu sonradan hatalı olduğunu anlayıp tam sayı çıkması için pi’yi 2 bile aldırmışlığına bile tanıklık ettim kişisel olarak. Neden her sınav sonucu tam çıkmak zorunda ki? Ya da küsaratlı rakam bulduğumuzda biz niçin işlemlerimizi kontrol etmeye programlandık ki? Bakın Pi’ye, 140 karakterde nasıl da arz-ı endam ediyor en tepede.. Çok merak edenlere 10.000 haneye kadar olanları bile var. Hem koskoca Walter Bishop, en güvendiği kasaların şifrelerini de bu küsürattan oluşturmadı mı? Neden o zaman, neden 3?

Öhü öhü.. Kişisel panik atağımı savuşturduktan sonra tekrar karşınızdayım. Bu arada ben Tolga; “esas oğlan”. Hoş Bir Melodram için alışık değilsiniz biliyorum ama Darren Aronofsky’a geçiş yaptığımız şu günlerde moderatörlüğü o veya bu sebeple üzerimde buluverdim. Bu bağlamda, şu an yazımı çoktan yazıp göndermiş, margaritamı yudumluyor olacakken sizlere giriş/gelişme/sonuç tadında Darren Aronofsky’ın Pi’sini aktarmaya çalışacağım. Tabi ki silah arkadaşlarım sevgili fikir anamız Mel, üç harflerin değişmez ismi Nil, sarı humma Dery ve şu aralar yazılarda olmasa da yorum onaylama ile bilimum teknik angarya işte Sir Frank “Emre” Williams ile birlikte.

Sevgili Melike, Darren Aronofsky’ın dünyasına bizi korkutmadan alıştıracak bir giriş yapmış şöyle bir bakalım ne demiş..

Kaotik dünyanın, depresyonlu, obsesyonlu, yalnız dahilerinin anlam arayışlarının yönetmeni Arofonsky’den merhaba.

Ben olsam Arofonsky’dan derdim herhalde. Karşılıklı yönetmenin adını telaffuz etsek fena olmayacak. To do list’e ekle evladım.. Neyse devam edelim Melike Hanım’la.

Daha önceden izleyene torpil yok gibi katı kurallarımız yüzünden ikinciyi izlediğim bu filmi, ilk izlediğimde biraz da ergenliğinden etkisiyle anlamamış bundan büyük bir keyif almıştım. O zamanlar bağımsız filmler tartışmasız “havalı” (ki burada cool desek o ergenlik dönemine geri döneriz – T.) olma konusuydu malum. Gereğinden fazla anlam ve mesaj kaygısı yüklemiştim. Bunu ise şimdi ikinci de farkediyorum.  Film ne çok bomboş, sadece estetik kaygı ile çekilmiş bir film, ne de sinemanın anlamına dair çekilmiş “çok özel” bir film.

Filmin temellerini bir paragrafta özetlememiz istense herhalde daha iyisi gelmezdi. 3.141592…’nin sadeleştirilmesine alışık bünyelerimize hem kısa hem de öz 3.14 etkisi yaptığını dile getirip göbek bağları birlikte kesilmese bile, aynı eve çıkıp kendilerini göbek bağıyla birbirlerine bağladıklarına inandığımız Derya ve Nil’in girişlerine bir bakış atıyoruz şimdi de.. Ya aslında siz ikiniz için tek isim bulask ya? Deni? Nide? Niğde:)) Üzerinde düşüneceğim..

Milos Forman’ı işlediğimiz bir ayın ardından kaç filmine doyacağımızı henüz bilmediğimiz Darren Aronofsky’ın Hoş Bir Melodram serisine hoş geldiniz. Sizlerle ilk olarak Aronofsky’ın Pi isimli 1998 yapımlı dram, bilim-kurgu ve gerilim kümelerinde yer alan filmi. 84 dakika süren fillm Maximillian Cohen isimli bir matematikçinin aradığıdünyanın sırları üzerine yoğunlaşıyor.

Diyerekk Derya ve Nil de Pi için apayrı bir tarzda girişi yakalıyor. Bu konuda çok yorum/mail alıyoruz aslında ve açıklamak için de buradan iyi yer bulamayız diye düşünüyorum. Pi için, üç güzel hanımefendinin oluşturduğu iki ayrı girişi okudunuz ve birbirlerinden ne kadar farklı ve özgün fikirler verdiklerine dikkat ediyor musunuz? En iyi ihtimalle konuları bölüştüğümüzü falan düşünüyorsunuzdur ama hayırr, hayır yanılıyorsunuz! HBM’nin öyle bir etkisi var ki; herkes kendi yeteneklerini sergilerken garip bir biçimde birbirleriyle çelişmiyor. Bunun nasıl bir sebebi olabilir ki? Ya da Pi’nin “sırları” bize bunu anlatabilir mi? Ne dersin Melike?

Filmde, matematikle kafayı bozmuş, takıntılı karakterimiz Max var. Max çok şiddetli migreni olan bunu ise altı yaşındayken güneşe bakmasına bağlayan yalnız bir adam. Sanıyorum filmde çokça geçen “annem bana güneşe bakma demişti, altı yaşında baktım” repliği yüzünden bu film siyah beyaz. Kendi sanrılarıyla beraber, kalan dünyanın anlamını ve rengini yitirmesinin bu kadar açık anlatılması ancak bu kadar teknik olabilirdi.

Geçtiğimiz hafta boyunca bizde baya renkleri anmıştık ve The Artist’ten sonra bir başka yeni sayılabilecek siyah-beyaz yapım açıkçası beni gayet memnun etmeye başladı. Alışmaya başladım galiba.. Melike’nin çıkarımına katılmakla birlikte kendi dünyamın renkliliğinden memnun olacağım ki, kış ayında bile ultraviyole ışınlarından korunmak için güneş gözlüğümü yakınımda tutarım. Korunmak önemli şey di mi Derya ve Nil? Korunmak derken; dış etmenleri kastediyorum tabi:))

Cohen garip biri. Her dahiliğe yaklaşan adam kadar garip bu doğru  kendi dünyasını, bu sırları arayacak kadarda özgür ruhlu. Onu bağlamaya çalışan etkenlerden o kadar soyutlamaya çalışıyorki kendini, yaratmaya başladığı ve sonunda kendini Tanrı’yı anlayabileceği bir dünyayı kurarken ve onu en yakın hocasından bile sakınıp korurken buluyor. Çözmeye çalıştığı formülü kendi kendine bile açıklayamazken bunu zaten bir buluş olarak lanse edebilmeside imkansız görünüyor.

Ben ısrarla öğrenmek istiyorum; nedir peki bu buluş/sır/ya da her ne ise? Melike sende kesin vardır bir şeyler?

Hiç olmaz mı..

Film bolca matematik terimi içermesine karşın, doğrudan buna ilgisi olanlara hitap etmiyor bana kalırsa. Film ilk elli  dakika boyunca gerilim filmi diyebileceğim kadar sakin ve adım adım geçiyor. Karakterlerin kim olduğunu, çevrelerini, sürekli tekrarlayan krizlerini görüyoruz. Basamak basamak yükseliyor film ve tam belli bir sonuca varabilecekken hızla düşüyor bana kalırsa. Wall street ve tevrat daki sırları çözmeye gelmiş yahudi amcaların filme girmesi film içerisinde çok doğru bir zamanlama da değil. gerçekçi olması için geç, halüsinasyon olabilmek içinse çok erken.  Yani adamın tam delirdiğine inanmaya başladığımız bir anda; filme eklenmiş aksiyon sahneleri bana ilk izlediğimden beri yapay geliyor. Bu da halüsinasyon olduğuma dair düşüncemi destekliyor. Sadece biraz daha yükseğe konulabilecek bir çıldırma eşiği, muhtemelen çok boğuk bir film oluşturur mu kaygısıyla daha öne çekilmiş; ki bu haliyle dahi oldukça iç karartıcı bir film.. Max her şeyin bir şablonu olduğunu düşünüyor ve bu şablona ulaştığında, hayatın anlamını çözebileceğine dair takıntılı inancı onu her geçen gün gerçeklikten koparıyor. Max’in gerçek dünya ile bağı, komşularıyla olan ilişkileri ve Go oynama sahneleri.. belli bir tekrar izleyen her olayın, matematiksel olarak çözülebileceğine ve bir sonraki, varsa, tekrarın ne olabileceğine dair bir çözüm üretme çabasının aslında onun yaşadığı krizlerden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Aslında Max dış dünyayı anlamak istediği kadar, kendi kafasının içini anlamak istiyor filmin anlattığıyla. Bol bol yakın plan kendi kafasını incelemesi bunun bir göstergesi bana kalırsa. Asıl bulmak istediği şablon krizlerinin, kendi beyninin şablonu olabilir. Aynı şablonun, sayıların, denklemlerin insan beyninde var olduğuna göre doğadaki tüm sayılarda var olabileceğine dair hipotezi filmi akılcı bir çizgide tutmaya yarıyor. Filme bilim kurgu demek mümkün değil bu yanıyla.film boyunca da hiç abartıya kaçıldığını hissetmiyoruz. Sayıların sürekli değiştiği, azaldığı arttığı borsa ise en sağlam çalışma alanı mecburen. İşte krizlerinin arttığı, çözüm bulamayıp, belli sayılara takıntılı hale geldiği ve hocası Sol ile tartıştığı sahneden sonra tezine olan inanıncını sağlamlaştırmak için kendi beynin yarattığı halüsinasyonu izliyoruz o esnada. Madem ki dünyayı anlayabileceği bir kalıp var; o zaman dünyanı yöneten iki büyük gücün, ekonomi ve dinin onun peşinde olması gerekir.  Ama Max ikisine de karşı koyarak kendisine cevap veriyor kendi kafasının içinde, “onu ben çözeceğim” diyor, “bu onu benim yapar.” Bu tarz replikler Max’in dış dünyada bulacağı bir anlam değil, kendisi ile gerçeklik arasında bulabileceği bir bağ peşinde olduğunun göstergesi.  Benim anladığım bu en azından…

En azından? Daha ne olsun ki:) Aslında çözmeye çalıştığı demiş ya Derya ve Nil, Max için; Pi’nin genel yaklaşımı bu. Herkes çözmeye çaklışıyor bir şeyleri. Yöentmenlerin çabaları da bazen bu yönde olur zaten. Kendi anlattığının yanında izleyiciye bir şeyler verebilmek.. Bu konuyla noktalıyorsunuz galiba?

Pi’de şudur diyebileceğimiz bir yargı yok. Yönetmenin anlattığı hikayenin yanında izleyenlerin filmden algıladıkları bir noktadan itibaren önem kazanıyor. Bir amaç için yollanmak ya da kendini böyle zannetmek. Her an bu düşüncelerle biterken bir halisülasyonla her şeyin normale dönebileceğine inanmak. Darren Aronofsky duygudan duyguya atlarken her şeyi bir anda bitiriveriyor. Bazı filmlerde kafanızda kesin bir şey olmadan bitince kaybolmuşluk, pişmanlık hissi oluşur ama Pi aynen böyle bitmesine rağmen bir rahatlama hissiyle finali yapıyorsunuz. Çok başarılı bir sevk.

Bu final bir şeylerin işareti olabilir gibime geliyor. Mesela Requiem for a Dream. Yukarıda 90 dakikanın altını görünce kendimi attığım programımızdaki bir diğer Darren Aronofsky yapımı. İzlememiş olanlar için; bir tarz doğuşunun ayak seslerini mi duyuyoruz yoksa Melike?

Ve final, biraz hızlı kesildiği kanaatindeyim açıkcası. Bulduğu için mi, pes ettiği için mi kendisine onu yaptığını ayırt edemiyorum. Ama küçük kız işlem sorduğunda bilemediğinde, yüzünde belirgin bir mutluluk var ve filmin son sahnelerine herhangi bir krizde izlemiyoruz. Hem bulmak hem de bazı takıntıların peşini bırakmak aynı finali doğurabilir, eğer bu bilinçli bir ortada bırakmaysa muazzam güzel bir final olduğu söylenebilir. Velhasıl, film güzeldir, iyidir hoştur. Yalnız anlatmak istedikleri için kısa, anlatabildiği kadarı için uzun bir filmdir. Bunu da yönetmenin ilk uzun metrajı olmasına verebiliriz sanıyorum. Önümüzdeki haftalarda izleyeceğimiz, bol iç karartıcı yakın plan karanlık çekimlerin ilk örneklerini izlemiş olduk. Kapıyı tek tek açması, kafasını bol bol incelemesi, ilaçların alınma sahnesi aronofsky’nin diğer filmlerinde üzerinde ustalaştığı bir tarz. Bu tarz filmlerde ben insanın kendi hayatından ya da toplumundan belli kesitleri görmeyi severim.  Bu yönü olmayan bir film. Gerçekten kendi özgü bir karakter Max. “işte obsesyon insanı bu hale getirir” gibi bir mesaj verdiğini zannetmiyorum. “insanın dünyası kendisi ve çevresiyle oluşturduğu gerçekliktir” tezine içten katılmıyorum. Max gibi, insanı kendinden uzaklaştıran insanların öykülerinde bile, Sol ile geçen Go oynama sahnelerine daha fazla ağırlık verilmeliymiş. Biraz daha Max’i dışardan görme şansımız olmalıymış. İşte o zaman film “tam” olurmuş bence. Ama orda bile “sende yaşadın, sen korktun” gibi hala Max’in kendisi üzerine söylediklerini duyuyoruz. Yine de başarılı bir film. Zaten zekice kurgulanmış filmlerin ayına hoş geldiniz.

Doğru söze ne denir? Sanki cevabı görmüşüm de soruyu hazırlamışım gibi ne tatlı değil mi? Heh heh..

Gelen yazılara bakıyorum da çok dikkat çekmemiş ama benim için önemli bir noktası daha var Pi’nin. Günümüzde milyonlarca dolar harcayıp ortaya çıkarılan saçma sapan filmlerin aksine Pi’nin bütçesi sadece $60.000. Elde ettiği etki için ekstra bir şey dememe gerek yok sanırım.

Bu arada Maximillian Cohen ismi nereden tanıdık geliyor diyordum.. “Maximillian” kısmı bir Dan Brown kitabından, “Cohen"se Adam Fawer’ın Empati’sinden aklımda kalmış. Alın size beynin bir oyunu daha.

Moderatörlük iyi hoş da; bana söyleyecek çok şey bırakmadınız ya.. Yeni bir tarz olarak Darren Aronofsky’ı ele almıştık ve ilk hafta itibariyle biraz daha riskli bir alanda yolalmaya başarılı bir şekilde adım attığımızı hissediyorum şu an. Haftaya Requiem for a Dream’de büyük fırtıtalar kopacak gibime geliyor. Pi’den edindiği çıkıramların toplum bazında uyarlaması ve kat ve kat sertine hazır olun derim. Haftaya görüşmek üzere. Hoş Bir Melodram’ı okuyun/okutun efendim. Yazmak isteyene de hayır demiyoruz şimdilik:)

0

18.04 – Hair – Milos Forman

– Saçlarını kestir oğlum. Pantolonu temizle kızım. Bir yıkan yavrum.

Nil ve Derya vokalde;
Sanki dün gibi başlayan hoş bir melodram da,
Bir hafta daha geçiyor Milos Formanla.
İzlediklerimizde hep tek bir adamın öyküsü varsa,
Hair filmi kesinlikle onlardan farklı

Dünyayla bir zamanlar bağları olan
Ailesiyle Berger ve çocuğuyla Hud.
Dünyayla bildiğimiz tarz bağları olan
Taşralı asker Bukowski ve zengin kızı sheila.

Hair’in hikayesi de insanlar.
68lerden, çiçek insanların zamanından
Hayatlarında belki başka yerlerde bulamadıkları çözümleri
Kendi kurdukları barışçıl dünya ile kuran insanlardan

Ancak savaş karşıtlığı olabilirdi
Farklı seviyelerden insanların ortaklığı
Bunu iki saatlik müzikal anlatıyorsa,
Yine en iyi anlatan dizeler olabilirdi.

Koro;
Vietnam da öldüyse binlerce insan.
Ölesiyle dövüştüyse yüz yıllarca insan.
Ellerinde silahla engellemek için güneşin ülkesini kuracakları
Saçlarında çiçeklerle yine savaşacaktır insan

Tolga vokalde;
Nasıl bir filmin adı hair olabilirdi?
Hangi filmin adı tüm dillerde saç anlamına gelebilirdi?
Saçın kendisi ne anlamada ifade ederdi?
Bir isyan belki, bir yaşam tarzı yüksek ihtimal.

Dünyanın sorunlarına kayıtsız kalmadan,
Onun düzenine karşı gelmek muhakkak imrenilesi.
Kendi felsefenle bir dünya yoğurup, bu kez her şeye kayıtsız kalarak,
Onun düzenine yine karşı gelmek muhakkak ironik, imrenilesi.

Hippi bir grubun önyargılardan arınmış öyküsü hair.
İzlenirken desteklenen, dost muhabbetlerine benimsenen
Herkesin her yerde savunduğu da kimsenin kalkıp da yaşamadığı
Özgür bir dünya hayalinin öyküsü hair.

Birbiri ardına git-geller ve çelişkilerle dolu
Adice kurulmuş “normal” dünya.
Herkesin dünyasını savunan ve kendilerinden geri atmayan
Dışlanan “anormal” dünya.

Koro;
İzlerken nasıl da beğenir alkışlarız bu hayatları
Övünür ve etkileniriz direnenlerin hikayelerine
İş 2012 Türkiye’de Suriye’ye saldırmaya geldi mi
En sessiz, görmezden gelen bizleriz.

Melike vokalde;
Ne çok yanlış anlaşılır hippiler.
Bence cinsel devrim ve biraz asitten fazlasılar
68de beyaz sarayın önüne vietnam çadırları kuranlar
Güneşe hiç varamadan kafayı buldular.

Güzel ve özgür dünyanın hayali
Bugün ne kadar yakınsa, o gün de o kadar yakındır.
Uğruna herkes bir şeylerden vazgeçerken
Vardığınız yer hep nihai özgürlüktür.

Babası, taşralı genci vietnam’a asker uğurlarken
“endişelenmek, okumuşlara mahsustur
Tanrı cahilleri korur” der
Ve şarkı girer; “kim inanır Tanrı’ya tabi ki ben”

Özetidir  ve nedenidir aslında,
Onca insanın dünyanın öbür ucuna gidişinin
Ve hikayesidir neden başkalarının
Askerlik belgelerinin yaktığının.

Halbuki taraflar bunlar değildir, ne o zaman ne bugün.
Taraflar savaşanlar ve karşıtları değil.
Özgürlük taraftarları ve esareti seçenler değil.
Taraflar; sömürmek ve sömürmeye direnmek.

Bu yüzden yine tarihsel değerlendirmelerin ötesine geçemiyor.
Milos Forman yine sözü sadece müziğe ve karakterlere bırakıyor.
73e kadar sürmüş savaşın filmini 79da yapmak elbet kıymetlidir.
Filmin finaline hapsolmuş savaş karşıtlığı ise sadece güzel bir hikaye değildir.

Gözleriniz dolar, gururunuz kabarır film bitince,
Size keyifli arzulanası bir hayaller dünyası sunar.
Oysa the dreamers ve full metal jacket da izledik. (yine izleriz)
Aşk, özgürlük ve hoşgörünün dünyasında temel konu isyanın düşündükleri

“saçlarımın neden uzun olduğunu soruyorlar,
Bilmiyorum hep uzundu, onlar saçtan korkuyor”
Bu dizeler doruk noktası bana kalırsa filmin.
Onlar saçtan hala korkuyorlar.

Güzel film elbet, güzel yer çekimleri.
Popüler müzikal filmlere nazaran
Müzik konuyu güçlendirsin diye değil
Müzikler konuyu anlatsın diye.

Hippileri çiçekler değil, renkli isyancılar olarak görüyorum ben.
Sadece çiçekleri ve marjinalliklerini anlatanlara kızasım geliyor.
Bütün bunlar, “bazı insanları bazı tercihleri” mi? Filmdeki şarkı gibi kafam karışıyor.
“Gülüşlerin peşinden nereye gidiyorum? Cevap onların tatlı yüzlerinde mi?”

Koro;
Klasik bir filmin sonuna geldik;
Şimdi televizyonlarda Filistin ve Suriye.
68den bu yana çok az şeyin değiştiği bir dünyada.
68den bu yana her şeyin değiştiği sanrısıyla.

“dinliyoruz yeni söylenmekte olan yalanları
Yalnız tonların en büyük görüntüleri ile
Bırak güneş içeri girsin.
Bırak güneş içeri girsin.”

– Sizler dünyayı büyük bir tehditten kurtarmaya gidiyorsunuz, sizler Amerika’nın gurursunuz.

0

HBM 18-25 Nisan

Hoş Bir Melodram’ın ilk ayını devirmeye koştuğumuz şu günlerde yeni yönetmenimiz Darren Aronofsky’a merhaba deyin!

Milos Forman’ın ardından elimizdeki seçeneklere şöyle bir baktığımızda Darren Aronofsky’ı, biraz güncel ve aradığımız derinliklerin dengesini yakalayabilen bir yönetmen olarak algıladık. Gelecekteki çalışmalarımız için de altyapı oluşturacağına inandığımız bu dengeden keyif almanızı umuyoruz.

Darren Aronofsky filmleri kapsamında ilk olarak; 18-25 Nisan arasında 1998 yapımı Pi ile haşır neşir olacağız. Şimdiden keyifli seyirler..

0

11.04 – Amadeus – Milos Forman

Mel içeri girdiğinde kasvetli bir hava vardır. Emre ve Derya masanın etrafında oturmuş onu beklemektedir.  Heyecanlı ama telaşlı bir hava hakimdir odaya. Derya; Nil’in bugün bizzat katılmayacağını kendisinin her detay hakkında onunla konuştuğunu, söyledikleri ve söyleceklerinden emin olduğunu belirtir. “Nil bu görevi bana bahşetti ya da yıktı bilemiyorum ama yazdıklarımızı uzun uzun konuştuğumuzdan ve ortak görüşlerimiz olduğundan şüpheniz olmasın”

Emre ve Mel kısa bir göz göze gelir, Emre kafasını sorun olmaz anlamında sağlar. Mel’e tekrar bakar;

“Yapmamız gerektiğine misin? En azından Tolga’nın gelişini bekleyemez miydik?”

Mel kararsızdır. Elindeki notu masanın üzerine bırakır, Tolga’nın notunu. Belki bir çok insanı gülümsetecek ama çok üzücü bir soru yazılıdır kağıtta,

“Geia soy!

İsimleri ve cisimleri tamamen yok sayalım; kısa bir süre için. Onun müziğini düşünün.. Duydunuz mu gibi garip bir soru sormayacağım o yüzden onu ilk nerede duydunuz daha mantıklı olacak. Birkaç da önerim var..

a)      Mavi önlüğünüz üzerinizdeyken ders bitiminde/başlangıcında.

b)      Televizyon çağı çocukları olarak tamamen sallama bir isim olsa da belki tutar; Deep Love gibi bir filmin tanıtım jingle’ında.

c)      Dejenere bir monofonik cep telefonu melodisi olarak.

d)      Operatöre bağlanma esnasında bekleme sesi olarak.

e)      Diğer..

Ondan bahsettiğimiz anda -en azından benim neslim için- tanışmak için en ideal yollar bunlardı.  Diğeri de, siyah önlüklü nesil ve/veya televizyon çağı yerine internet çağı çocukları için kullandım. Aa bakın internet çağı çocukları için güzel bir seçenek daha var; anne karnında klasik müzik dinletisi olarak. İşe yarıyor mudur acaba? Yarıyorsa da ne işe yarıyordur? Bilmiyorum ama yeni nesil için tanışma anlamında çok cazip değil mi sizce de?”

“Devamını okumayın” diyerek notu eline alır Mel. Tolga.. çoktan filmi izleyen ve birde en erken yazıyı yazan çocuk. Beklediği desteği ondan alamayacağını biliyordu. O filmi başka bir çok açıdan tutup izleyip beğeneli çok olmuştu.

Sessizliği ilk Derya bozar;  “Tolga’nın Atina’dan/İngiltere’den ya da Fransa’dan kısa sürede döneceğini sanmıyorum Emre. Bir daha izleyeceğini de sanmıyorum. Bu filmi düşününce aklımıza klasik müzik geliyor değil mi? Ağır enstürmanlar, dinlendirici müzikler gibi… Esasen herkesin klasik müzikle arası iyi değildir ama seveni, bağlı olanı olduğu kadar çok ilgilenmesede sempati duyanları en fazladır. Bizde Nil’le kendimizi bu grupta görüyoruz. Ama hepimizin aslında bu insanlar hakkında ne kadar az şey bildiğini anlamamız da uzun sürmez tahminimce. “

Mel masanın üstünde duran dvd’yi eline alır. “Bunun gerçek bir hikaye olduğunu sanmıyorum. Okudunuz sizde, yönetmen filmin bir esinlenme olduğunu açıkca söylüyor.  Hatta kabil ve habilden dahi esinlendiğini belirtmiş. Bu abartılmış bir portre. Zaten diğer filmlerinde de gördük. Milos Forman deliliğin insanı tanrıya yakınlaştırdığına gerçekten inanıyor olmalı. Bütün filmlerinde zekanın en önemli ölçütünü sivriliği olarak gösteriyor. Belli ki de sevdiği hikayeleri, ki bu da bir tiyatro oyunundan uyarlama, kendi görsel zevkine göre yeniden çiziyor olabilir. Bilemiyorum. Bu hoşuma gitmemeye başladı.”

Emre’nin buna katılmıyordur. “Akademinin senin gibi düşünmediği çok açık. 1985 yılında 57. akademi ödüllerinde yarıştı ve 11 dalda aday olduğu oscar’larda en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi aktör, en iyi adapte oyun, en iyi sanat yönetmeni, en iyi makyaj, en iyi kostüm dizaynı ve en iyi ses alanlarında mutlu sona ulaştı.”

Derya’nın gülümsemesi Emre’nin sözünü incelikle keser. “Eh en iyi sesi almasına şaşmamalı. en güzel detaylarından biri de filmin müziklerinde saklı. Filmde iki kişinin müzikleri kullanılıyor ve bilin bakalım bunlar kim? Elbette o ve en büyük rakibi Antonio Salieri. İkisinin hayatları, ikisinin müzikleri… Güzel ve dikkat edilmesi gereken bir detay.”

Evet müzik, her sahne için doğru kullanıldığına emin olduğu müzik..

Emre’nin de gülümsemesi yayılır. “Müziktede onun gibi bir isim varken ve eserleri çalarken o yılın ödülleri çoktan kazanılmış demektir. Saygıyla eğilmek gerekir. Onun dışında makyaj, kostüm gibi detaylar var. Tarihi filmlerin bir adım önce başladığı bir alanda her ikisini de kazanabilmek filmin sürprizlere mahal vermediğinin göstergesi.”

Mel’in zayıf noktasını bulmuşlardır. Kostümler, bütün o tarih filmlerinde ki kostümler. Yakaların ve bileklerin altındaki dantel işlemeler, kabarık etekler, göğüs ucuna kadar inen dekolteler. Gerçek bir hayal dünyasına dalmak için gereken her şey. Emre’nin Mel’in dalgınlığının fırsat olduğunun farkındadır. Oscar konusunda tartışmaya girmeyeceğinden emindir. Devam eder. “Guguk kuşu 5 ve bu film tam 8 oscar kazanmış. En iyi film ve en iyi yönetmen ödülleri bu işin bitirildiğinin habercisidir”

Akademi konusunda beklemediği darbe Derya’dan gelicektir; “bir ölçüt değil” devam eder. “hem yaptığı müzikle beklenen karakteri ile yani onun gerçek karakteri, okuduklarımızdan anladığımız kadarıyla bir hayli zıt gibi görünüyor. Bu bir spoiler sayılmaz o yüzden açık açık sorayım: Kafanızdaki imajı nasıl? Ağırbaşlı, her şeyi planlı, programlı yapan “düzgün” bir adam? Galiba yanılıyoruz. O havai, o an nasıl isterse öyle yaşayan ve sahip olduğu doğal yetenekleri en büyük rakibi Salieri’nin bile özeneceği şekilde ve kolayca hayata geçirebilen biri.”

Mel de filmin sırf bunlar için izlemeye değeceğinin farkındadır. Zaten izlemeyelim demeyecekti, sadece biraz önyargılı gelmişti. Derya’nın ikna cabaları ise bunu biraz da olsa kırmış gibiydi;

“Anlıyorum endişeni ama düşünsene. Bu yeteneğinin çok azına bile sahip olmasa Wolfgang Amadeus Mozart bana, ve tabi nil’e göre tarihte pek yer edinemezdi. Kısa yaşamı boyunca sahip olduklarını ve bizlere aktardıklarını bu denli kolay yapabilmişse, işine odaklı daha sağlam bir karaktere sahip olsa neler yapamazdı düşünmeden edemiyor insan hem yönetmen teması altında izlediğimiz için yönetmeni serbest bırakan director’s cut halini seçtik. Sinema varsiyonundan 20 dakika fazlalığıyla sıkılmayacağımız, müziğin içimize akacağı ve tarihin önemli isimleriyle yüzleşeceğiniz bir 3 saat bizi bekliyor. Yönetmeni daha iyi anlaman için iyi bir fırsat olabilir”

Yönetmeni anlamak.. yönetmen tavrını hiç belli etmiyor, sadece kişilikleri öne çıkarıyorsa, ne  anlatmak istiyordur ki? Toplumsal sınıflara ucundan değinip geçiyorken, izlediğimizden daha fazlasını zaten anlayamaz ki. Bunun gibi önemli bir konuda dahi, müziğin asiller tarafından alınıp satıldığı, onun aydınlanmadan etkilendiği çok açıkken tuhaflığını bu kadar vurgulamak ne kadar yerinde? Yerel tiyatrodaki arkadaşına destek oluşu, işlerini beğenmesi, partiler için yazdığı küfürlü operalar.. bütün bunlar 1700lerin sonuna gelen avrupa’da çok da şaşılası olmasa gerek. 6 yaşında ilk konçertosunu yazan biri olarak, yaşamış en büyük müzik dehası olduğu su götürmez. Ama o dönem klasik müzik için kim deha değil ki? Bütün dehaların, yüz yıl içerisinde gelip yok oldukları söyleyemeyiz ya. Soylular bile kabul edip, Figaro’nun düğününü yasaklıyor, Fransa çalkalanıyor, ihtilale az var. Soylular sınıfı tarihe karışmak üzere.. Daha derinlikli işlenmeli bu konu. Man on the moon ve Cuckoo’s nest den sonra ne izleyeceğimi biliyorum. Etrafta koşturan gülen haşarı bir dahiyi izleyeceğim, ama müziklerinden bildiğim insan bu değil. muhakkak deli, muhakkak dahi, muhakkak sivri dilli, asilleri ettiği onca lafla yerin dibine sokabilecek kadar zeki. Ama Salieri ile arasında olan rekabet sadece müziğe dayali olmasa gerek, biri maaşlı besteci, diğeri özgürlüğündan dolayı borç batağına sürüklenmiş bir dahi. Tamam kararını vermişti, üç saat bu filmi izlemek yerine üç saat onu dinlerdi. Daha iyiydi, daha çok şey öğrenirdi. Herkese de bunu önerirdi. Film su gibi akıp geçsin varsın, emindi filmin “teknik” açıdan mükemmel olduğuna. Filmden sonra ne düşünecekti ki, “güzel müzik, güzel görüntü, keyifli bir hikaye, sağlam bir kurgu” Ama bu konuya sahip bir film; sizde onun hakkında daha çok şey öğrenme isteği yaratmak yerine sadece geçici bir hayranlık uyandırıyorsa o film eksik yapılmıştır. Galiba arkadaşları ile bu film için yolları ayrılıyordu; elindeki mektubu masaya bıraktı. Masada ki dvdye gözleri takıldı..

Amadeus”

“Wolfgang Amadeus Mozart”

Saygıyla başını eğdi, odadan yavaşça çıktı. Emre arkasından bakarken “Mozart’ın karakteri filmi izleyen herkesin ilgisini çekecek türden bir yaşam ne olursa olsun izlenmeli” diye mırıldandı.

Derya ve Emre başlat tuşuna bastı.

Film Tolga’nın kalan mektubuyla özetlenmişti.

1700’lerin ortalarından sonlarına ışık tutan Amadeus gibi bir yapımda resmedilen Wolfgang Amadeus Mozart ve tabi belki de Mozart’ın önüne geçen dramını izlediğimiz Antonio Salieri’nin beyaz perdeye, onun da öncesinde aynı isimli Peter Shaffer oyununa aktarılması.. Gerek Milos Forman gerekse de Peter Shaffer’ın kabul ettiği üzere biraz hayal gücü isteyen bir iş. O yüzden gerek Mozart, gerekse de Salieri portlerini yorumlarken bunu aklımızın bir köşesinde tutmamızda fayda görüyorum.

Amadeus’u izlememden neredeyse bir ay önce, tam tamına 27 Mart’ta bir şey okumuştum Twitter’da. Şöyle diyordu @BrianTracy: Choose a job you love, and you will never have to work a day in your life. Aşağı yukarı sevdiğiniz bir iş seçerseniz hayatınız boyunca bir gün bile çalışmanız gerekmez diyor. İçinizden gelen doğal bir yeteneğin dışa vurumu ve her anından aldığınız zevk.. Bu, hayatta o kadar az kişinin sahip olabileceği bir ayrıcalık ki, insanı ömrü boyunca tatmin edecek bir güzellik olduğu kadar, aynı insanı dünyanın diğer talepkar gerekliliklerine cevap veremeyecek hale getirebilen keskin bir kılıç da aynı zamanda. Bir yandan ölümüne saygı duyulurken diğer tarafta ölümüne kıskanılıp hedef olan.. Hep iki taraf var bu denklemde. İşin içinden çıkılamayan bir kısır döngü, kimseyi mutlu etmeyen bir ironi..

Her şeyin yerli yerine oturduğu kısa başlangıçta anladım taşların bir daha yerine oturmamacasına sarsılacağını. Ama bu, ne Mozart’ın geçmişini çok iyi bilişimdendi ne de filmi daha önce izleyişimden. Esas sebep artık daha net görebiliyoum ki Milos Forman’dı. Bir yönetmenin birden fazla filmini izlememe şansınız var mı bilmiyorum ama üçüncü haftayı bitiriyoruz artık, peş peşe izlemenizin bambaşka bir his olduğunu söyleyebilirim.

Şimdi söz, Hoş Bir Melodram Ankara stüdyolarında. Tolga Erbak, Atina’dan bildirdi.

Antio!”

Derya ile Emre cast yazıları çıktığında, filmi kapatırlar.

Film üç saat sürmüş. Tersten anlatılmasıyla daha keyifle izlenmiş, soylu sınıfın kendini tanrı sandığı yerlerdeki göndermeler hoşa gitmiştir.

Mozart etkisi ise 256 yıldır sürmektedir.

0

04.04 – Man On the Moon – Milos Forman

HBM etkinliklerinin ikincisinin yazısı ile bilgisayarınızdayız. Yine yönetmen Milos Forman, youtube da ise tabi ki REM açık. Ben film boyunca, bir insan için yapılabilecek en doğru şarkının yapılmış olduğunu düşünüyorum. şimdi sizde açın ve yazıya öyle devam edin bana kalırsa.

“andy kaufman in the wrestling match.

monopoly, twenty one, checkers, and chess.

mister fred blassie in a breakfast mess.

let’s play twister, let’s play risk.

see you heaven if you make the list.”

(Andy Kaufman güreşte!

Monopoly, yirmi bir, dama ve satranç.

Fred Blassie kahvaltının karmaşasında.

Haydi dönelim ve oyunda risk alalım

yaparsanız listenizi görüşürüz cennette.)

Şarkının bu kısmı Nil’den;

“Önce şunu söylemeliyiz ki Man on the Moon, Andy Kaufman isimli Amerikalı eğlenceci, aktör yada şov insanının diyelim gerçek hayat hikayesinin beyaz perdeye aktarılmış hali.

Andy Kaufman’ın böyle başarılı ile başarısız arasında gidip gelen kariyeri bir şovunda ünlü menajer George Shapiro ile tanışmasıyla değişir. Aslında kendi espri anlayışını izleyicisine aktarabilmek isteyen Andy bunu sağlamak için Shapiro’nun büyük fırsat olarak gördüğü Taxi’de sunduğu garip şartlarla oynamak zorunda kalır. Zorunda kalır demem gerek çünkü isteyerek gerçekleşen bir şey olmasada Andy’nin asıl ünlenmeside bu sayede olur. Sonra düzenlediği güreş etkinlikleri gibi birçok saçma aktivitede bulunan Andy’nin kopuş noktasıda bence bu noktada başlıyor. İnsanların dikkatini çekme ihtiyacını “kötü adam” rolüne yüklemeye başlamasıyla öncelikle bütün kadınları sonrada koca bir eyaleti karşısına almasıyla dip yapıyor.

Asıl olarak o güreşçi adam gibi birçok uç noktada yaptığı iş planlı olsada halkın desteğini kaybeden Andy kenara çekilme, aile kurma, rahat yaşama gibi normal insan taleplerine bile zamanın dolmasıysa filmin hüzün katsayısını bana göre çok yükseltmiş Dağınık bi yazı oldu ama Andy’nin yaşamıda böyleymiş bence. En iyi tanındığı işi sevmeme, kendi işinin fazla talep görmemesi ve bana kalırsa gerçekte kim olduğunu unutmaya varan çelişkilerle geçmiş kısacık bir ömür beyaz perdeye bu yazının aksi gibi çok derli toplu aktarılmış.”

“here’s a little agit for the never-believer.

here’s a little ghost for the offering.

here’s a truck stop instead of saint peter’s.

mister andy kaufman’s gone wrestling”

(işte burada küçük bir agıt inanmayanlara

işte burada küçük bir hayalet teklif edenlere

işte burada bir araç durdurucusu aziz peter yerine,

Bay Andy Kaufman güreşte!)

Sanırım ben en çok burayı seviyorum; hiç birini cevaplayamadığım tonla soru sorduruyor bana; eğlenmek veya hayattan keyif almanın sınırları nerde başlayıp nerde bitiyor? Mesela insan mutlu mudur, tek başına bir sahnede onu kimse izlemediği halde, kendi dahi olmadığı bir karakteri kendiymişcesine anlatırken? Ya da kimsenin anlamadığı hikayeler sırf anlaşılmadığından anlatanlara komik midir? Bizim anlayışımız, şaşkınlığımız, bir insanı göğe çıkarışımız onu bilmeden komik midir? Hikayeyi mi severiz, yoksa onu anlatanı mı? Hatta bir adım ilerde onun anlatışını mı? Niye ilgiyle izliyor/okuyoruz mesela bunları? Niye göğe çıkarıyoruz bazı insanları? Hangi hakla bunu yapıyoruz? Hangi hakla çıkardığımız yerde onu tutmayı bırakıp tepe taklak düşmesine izin veriyoruz? Her şeylerini tükettiğimizde geriye ne bırakıyoruz onlardan? Andy Kaufman niye yapmış bunları? Düşüşünü bile bile niye hazırlamış? Artık kızdığı/beğenmediği komedi izleyicisinin onu tüketmeye başladığını farkettiği için mi? Onları kızdırmak, rahatsız etmek için bütün o güreşler? Ve sonrasında yaşadığı dram, bir zamanlar gerçekten beklemedikleri gerçekleştiğinden mi? Yoksa olanlara yaşanacağı bilmesine rağmen, hazır olmadığı için mi? Anlaşılmadığı için mi? Anlaşılmayacağını bilerek yaptığı bütün bu hareketlerin, içten içe insancıl bir umutla anlaşılacağını umduğu için mi? Hepimizin bayıldığı şov dünyasına en komik küfürü edereken bir parçasına haline geldiğini görüp, insanlar ondan nefret ederken bile, güreşe devam edebildiği için mi? Ne olursa olsun devam edebildiği için mi?

Bilmiyorum, bunları cevaplansın diye de sormadım. Ama bu adam, sahneye çıkıp beş saat kimsenin kalmamasına rağmen kitap okuyabiliyor, parodinin ortasında bunun bir şov olduğunu bas bas bağırıyor, sonra bütün bunların bile, bas bas bağırmasının bile şov olduğunu söyleyebiliyorsa, kendi dramını, seyircinin dram olarak sevdiğini şeylerin ardına koyabiliyorsa (şiddet gibi) insanlar nefret etsin ya da bayılsın onu konuşuyorsa, ben oyumu deli ve dahi arasında, dahiden yana kullanıyorum. En komik bulduğumuz hala yere düşen bir insansa özellikle. Ve bir biyografi filmi; filmden çıkartarak insana kahramanı düşündürtüyorsa, o film her açıdan başarılıdır. Artık karşınızda bir film değil, bir kesit vardır. Karakterlerin doğru yerleştirilidiği, tavırların ve ilişkilerin abartılmadan aktarıldığı. Milos Forman, bir sonraki filmde de görücez, biyografi işinde çok başarılıdır belli ki. Nil de benle aynı fikirde;

“Ben bu sefer yönetmenimiz Milos Forman’a da değinmek istiyorum. Guguk Kuşu ve Man on the Moon’da bana ortak gelen bi özellik varsa oda esas karakterlerin konumları oldu. Mac ve Andy, ikisinide farklı, kendi niceliklerini bir topluluğa aktarmak isteyen yapıda gördüm. Eserler farklı olsada Milos Forman’ın çizgisini bu karakterler üzerinden en azından biraz anlamaya başladık gibime geldi benim :)”

Ve nakarat; filmin, Andy Kaufmanın sanıldığı kadar marjinal olmadığına dair, belki birilerini göğe çıkartışımızda, birilerinden çok bizim önemli olduğumuz, belki o birilerini biz olduğumuz/olabileceğimize dair, Tolga;

hey, andy did you hear about this one?

tell me, are you locked in the punch?”

(Hey Andy bunu daha önce duydun mu?

Söyle bana yumruğa kilitlendin mi?)

“Her ne kadar geçen hafta içerik yönünden bahsetmesek de (belki bu hafta da mümkün olmayacak kim bilir), Milos Forman filmleri kapsamında bu hafta önümüzde Man on the Moon var. Filmi izledikten ve/veya birkaç araştırma yaptıktan sonra gözüme takılan birkaç ilginç nokta var. Hoş bir melodram’ın iyi yönü, herkesin bir ucundan yakalamasına güvenip açıkçası sizlere bunlardan bahsedip duracağım bugün.”

“hey andy are you goofing on elvis?

hey, baby. are we losing touch?”

(hey andy elvis’i berbat mı edeceksin?

Hey bebeğim bağlantıyı mı kaybediyorsun?)

“İnsanın karşısındakilere hitap edemediğini anladığı anlar çoktur. Hatta çeşitlilikten yola çıkarsak bunu tam anlamıyla, bir şeylerden ödün vermeden başarabilenleri tarih, ünlü bir sanatçı, adını insanların zihinlerine kazımış bir politikacı veya ne anlamda olursa olsun sevilen bir lider olarak ödüllendirmiştir. Yine de bu sevgi ya da bağlılık artık her nasıl anıyorsanız, en az size sağladığı kitle kadarını da ister istemez uzaklaştıracaktır. Herkesi memnun etmek mümkün değildir derler ya, fazladan biraz kutuplaşma sosu olsa da onun gibi bir şey bahsettiğim.  Temelinde bana kalırsa kendi tarzından bile şüphe eden ve onu tam olarak oturtamadığı halde, bahsettiğim bir şeylerden ödün verme pahasına bunu arayıp, hayatı en gerçekçi tabirle oyun bahçesi olarak kullanan bir adam. Başta aslında mantıklı gelmiyor da değil. Sizi anlamıyorsa, onlara istediklerini verin. İstenen siz olduğunuzda da, cebinizdekileri çıkartmaya başlayın. Peki ya gerçekten istenen siz değil de, onlara ulaşmak için yaptıklarınızsa? İşte o zaman battınız. Lakin ortada “siz” veya birinci tekil şahısa selam vermek gerekirse “ben” diye bir şey kalmamaya başlar.. Bir çocuksanız oynamak, oyun bahçesinde (tamam garip oldu park da diyebiliriz) dolanmak çok güzeldir. Ne de olsa sizi akşam eve toplyacak bir ebeveyn işin büyüsü bozulmadan müdahale edecektir. Ama bir adam için oyun bahçesi, hala oradakilerden zevk aldığı müddetçe en tehlikeli yerlerden birine dönüşür. Akşam eve gel diyeninizin olmadığını  bir düşünsenize.. Kendinize zarar vermekten başka ne yapabilirsiniz koca gün? Ha olay bir filmden ibaret olsa yine iyi. Ama Andy Kaufman gerçek ve bunların hepsini yaşadı.. Tek kelimeyle inanılmaz!”

“if you believed they put a man on the moon, man on the moon.

if you believe there’s nothing up my sleeve, then nothing is cool”

(Eğer aya bir adam koyduklarına inanıyorsan

Eğer kolumdan başka bir şeyin havalı olduğuna inanıyorsan.)

“Kendinizden hiç sıkıldığınız oldu mu? Hemen her anı kafanızdaki işe yaramaz çabalamalarınızla geçirdiyseniz eğer benim gibi çooook diye cevaplayabilirsiniz bu soruyu. Orijinal Wikipedia’da, aliases diye bir bölüm vardır kişi başlıklarında. Türkçe ne deriz burası içinn? Diğer adıyla falan fena olmaz. Ama şöyle bir nüans var ki buradaki diğer isimden kasıt daha çok bardağın diğer tarafı gibi. Yani benim ilk isimim Tolga, ikincisi Emir ise (dikkat ettiniz mi bilmem ama nüfus kağıdımı, pasaportumu veya ehliyetimi gören hiçbir arkadaşım yoktur benim) Tolga yerine Emir demekten öte, Emir’in komple farklı bir kişilik olması gibi bir şey. Hele ki, Tolga’yı sadece gıyaben tanıyıp onun hakkında atıp tutan Emir ile tanışan bir topluluğa ne dersiniz? T&E için oldukça eğlenceli olsa gerek. Diğerleri içinse hafiften kullanılmak gibi bir şey. Yayınlanışı olmaycak ama, bu yazıyı yazışımın 1 Nisan oluşu aslında bunu şaka olarak beklemenize neden olabilir ancak benim için eteğimdeki taşları Man on the Moon aracılığıyla dökmek pek kolay geldi ki, bu oyunu oynadım. Tolga hakkında söylenenlere inanamazsınız:)) Man on the Moon’da da, Tony Clifton’ı Andy Kaufman için benzer bir karakter olarak görmek fazlasıyla hoşuma gitti. Adam da ne bombaydı ama öyle..  Bende yazıyı oyun bahçem, itiraf ayım vb kötü amaçlarımla kullandım ama Scrtlg’s için de yazmam gerekiyordu, sanırım kendim için tatminkar oldu. Son olarak esgeçmemem gereken bir şey varsa; Jim Carrey’i sıklıkla salt komedilerde izledik durduk ama Man on the Moon’da komedi unsurunun ötesinde öne çıkan bir şey varsa o da Andy Kaufman’ın dramı. Başlangıçtan, yapmak istediklerine ulaşması için verdiği ödünlerden ve halkın gözünde eriyişi ile gerçekle-kurgu arasındaki farkın hızla yok oluşuna kadar harika bir iş çıkarılmış. Garip duygularla credits’e bakarken kendini bulan umarım sadece ben değilimdir.”

Bunları insana yazdıran bir film işte Man on the Moon. Bir insanın toplumun başarı diye nitelendiremeyeceği bir çok şeyde ne kadar başarılı olduğunun göstergesi olsa gerek; Emre’de aynı fikirde;

“Jim Carrey’nin film boyunca türlü espri ve hareketleriyle bizi güldürmesine alışık olduğumuz filmlerine çok aşinayız ama bu defa aktörü man on the moon’la gerçek bir hayat hikayesinin baş kahramanı Andy Kaufman olarak karşımızda görüyoruz. Geçtiğimiz hafta gibi ödül araştırması yaptığımda man on the moon’un her hangi bir oscar almadığını ama Jim Carrey’nin truman show’da ulaştığı golden globe ödülüne layık görüldüğünü unutmayalım. Filmde ise değişik karakterlere bürünmeler, cinsler arası güreş gibi farklı etkinliklerle dikkat çekme çabaları başta olmak üzre Andy’nin inişli çıkışlı yaşam öyküsünü izliyoruz. Yaklaşık 2 saat süren film bizi kah güldürüyor kah üzüyor ama tarih ile Andy’i anlatmak konusunda işini çok iyi başarıyor.”

Deneysel bir yazı oldu, bazı yazıların bazı kısımlarında biçime uysun diye ufak değişimler yapmak zorunda kaldım, affola. Ve iyi gidiyor bu iş, yazının kendisine dair yazı içinde fikir belirttiğimiz kısımları artık bütün içine koymuyorum. Dördümüze saklıyorum. Çevirileri Tolga yaptı, bana kalsa “eğer inanırsan seni de aya koyarlar” diye çevirirdim ama bu yazıyla daha uyumlu oldu en azından. Yeah yeah yeah.

Gecikmesi ise tamamen benim hatam.

Haftaya Amadeus var, geçen yazıyı REM ile bitirmiştim. O zaman Mozart’ın 9. Senfonisi gelsin.

http://www.youtube.com/watch?v=I20Kgc8c2EQ&feature=related

0

28.03 – One Flew Over the Cuckoo’s Nest – Milos Forman

Aslında bu yazının sabah yayınlanması gerekiyordu ama benim greve katılmaya çalışmam sebebiyle gecikmiş oldu. Bekleyenlerden özür dilerim efendim. Bi’ saniye. Niye özür diliyormuşum yahu. Bulunduğu şehirde, 4+4+4’e karşı miting yapılırken greve katılmayan/destek vermeyen öğrenciler/kamu çalışanları özür dilesin. Benden değil tabi kendi çocuklarından..

Efendim Tolga? Tamam biliyorum konumuzun bu olmadığını, konumuzun bugün bu olması gerektiğini düşünsem de.. Tamam tamam, son düzenlemeler gerçekten sonra yayınlayacağım.

Hoş bir melodram etkinlikleri kapsamında, ilk yönetmenimiz Milos Forman ilk filmimizde One flew over the cuckoo’s nest bildiğiniz üzere. Aslında ilk filmi bu kadar iyi seçmenin bir dezavantajı ile karşı karşıyayız. Yazması hepimiz için biraz zor oldu. Ee “film çok iyiydi çok da güzeldi” diyeceksek salt, niye bu etkinlikleri yapıyoruz ki? Yine de nacizane elimizden geleni, kalemimizden geri koymadık. (“Abi ben Emre. Mel’i durdursak mı kız kendini 70lerde çıkan Cumhuriyet gazetesinde yazıyor sanıyor.”)

her yazısını gönderen “ee benim ki şey oldu kemküm yani ne biliyim şey gibi” dese de örneğin Nil;

Artık yirmi yılı deviren yaşamım boyunca hiç film yazısı yazmadığımı sizlere ititaf ederek One flew over the cuckoo’s nest denememi sizlere sunuyorum. Ben bu satırları eklerken hoş bir melodram yorumlarında kurtlar sofrası benzetmelerini okumamın ne kadar yardımcı olduğunu da söylemeden geçmeyeceğim.”

Veya Emre;

“abi sizinkilerin yanında biraz yavan oldu ama beğenmezseniz yayınlamayın darılmam ben”

ve ben (mel benim bu arada, buraya kadar bunu anlamadıysanız devam etmeyin)

“ben yazamadım daha yaa.. salı, 23:50”

Tolga’dan tabi ki özgüvensizlik bildiren bir yazı gelmedi. Şaşıranlar arasında bir yarışma düzenleyeceğini duyum aldık.

En güzeli ise görev paylaşımı yapmamamıza rağmen herkes kendince payına düşeni yapmış oldu.

Mesela Nil genç Nicholson başlığında bir yazıyla, bize az biraz filmin konusundan bahsetti.

“Şimdi nerden başlayayım diyordum kii filmi ilk gördüğümde gözüme takılan Jack Nicholson’ı seçtim. Nicholson filmlerini ben çok severim. Adamın en üçkağıtçı rollere kattığı sevimlilikle gönüllerde taht kurmuşluğu var var ama One flew over the cuckoo’s nest’ten sonra farkettim ki ben hep Nicholson’ın hafif toplu, ileriki yaşlarındaki filmleri izlemişim. Burada kendimce favorilerim arasında yer alan aktörün daha genç hallerinden birini görmek ve sahip olduğu yeteneklere eski yıllardada hakim olduğunu analamak filmin dışında bambaşka bir etki bıraktı bende. Guguk kuşu adıyla Türkçe’ye kazandırılan One flew over the cuckoo’s nest bir akıl hastanesinde hayatlarına devam eden çoğu gönüllü ‘hastalar’ ile buraya mahkumiyetine belki bir alternatif arayarak gelen Mcmurphy’nin yaşadıklarını konu alıyor. Kendi bağımsız ve kurallara gelemeyen hayatını diğer hastalara da yaymaya başlayan Mcmurphy hastane kurallarıyla girdiği her mücadeleden, kazansa da kazanmasa da adeta bir üstünü yapabilecek şekilde ayrılıyor ve en sonunda bu çabaları sonucu geri dönülemez bir yolda olduğu anlaşılıyor.”

Emre aldığı oscarları ve topladığı beğenileri söylemiş oldu;

“Öncelikle hoş bir melodram çalışmamızın ilk halkasında tüm okur ve yazar arkadaşlarımı selamlıyorum. (“saygılar bizden”) guguk kuşu ile başladığımız çalışmamızda herkesin bir şeyler paylaşması gerektiğini düşündüm ve the artist’te bu konuda çokça soru ceplayan tolga’nın yazmayacağını düşünüp (ve onaylatıp 🙂 filmin oscar’larını size anlatacağım.

Hoş bir melodramın tanıtım yazında rose isimli bir okur tarihte sadece 3 filmin en iyi erkek oyuncu, en iyi kadin oyuncu, en iyi senaryo, uyarlama ve en iyi film oscarlarinin hepsini birden aldığını söyledi. bunu bazı çevreler 5 yıldız olarak söylüyor. 

En iyi erkek oyuncu dalında Jack Nicholson döktürmüş. Deliler arasında olmasada çokta normal bir karakteri canlandırmadığı Guguk Kuşu’nda verdiği tepkiler ortalamanın çok üstündeydi. İnternetteki araştırmamda bu rol için öykü haklarını elinde bulunduran Kirk Douglas’ın düşünüldüğünü ama yaşı nedeniylen kabul görmediğini öğrendim. En iyi yıllarını yaşayan Nicholson ve Guguk Kuşu için iyi olmuş. 

En iyi kadın oyuncuya ben itiraz edeceyim çünkü oyunculuğuna hayran olsamda Louise Fletcher’in en iyi kadından çok yardımcı oyuncu olarak gördüm Guguk Kuşu’nda.

En iyi senaryo,  en iyi film  ve en iyi uyarlama dallarındaysa tabi o yıla ait diğer filmleri de incelememiz gerekir ama günümüze kadar imdb gibi bi dayanakta en iyi 10 uncu film olarak kalıyorsa söylecek cok şey kalmamıştır diye düşünüyorum”

Burda arada derede bişi söylemek istiyorum, ki kafamdaki yazı üslubuna uysun. Ben mesela en iyi kadın oyuncu rolünün çok yerinde olduğunu düşünüyorum. Fazlasıyla dişil-eril dünya çatışması var bu filmde. Taraflardan biri sahne olarak az gözükse de, karakteri dolayısıyla oldukça baskın. Tabi yorumlarda itiraza açık bu söylediğim. Örneğin benim kişisel favorim, Dany De Vito’dur şu filmde.

Bu tarz alt metni irdelemeye açık filmlerde esas olan ne anladığımızdır, filmin anlattıkları çok açıktır belki ama onu kendi toplumsal koşul ve birikimimizle değerlendirdiğimizde belli bir konum biçebiliriz ancak. Örneğin Nil şöyle özetlemiş;

“Esasen hastanede olanlar Guguk kuşunda gerçek anlatılmak istenenlerin bir uyarlaması. Burada gerçekte dönen belirli şartlara maruz kalan insanların nasıl hayata tepkisizleştikleri bana kalırsa. Mcmurphy gibi biri böyle durumlarda çok şeyide değiştirebilir, bir isyancı olarakta sayılabilir ama önemli olan insanların neyi istediğidir. Tabi akıl hastalığı durumları az daha karışık hale getirmese…”

Tolga bir hayli bişiler yazmış, düşünmüş bu konuda. Tabi ki ingilizce başlıkla, Daily Routine.

“Onlarca bakış açısına aynı anda kucak açabilecek potansiyelde bir film.. Bunun da ötesinde, birkaç fikir alışverişi yaptığınızda (ki bu, Hoş Bir Melodram’ın gereklilikleri arasında bana göre) bakış açısı çeşitliliğinin yanında insanları sadece anladıklarına ikna edebilecek gücü de bünyesinde barındırıyor. Şu ana kadar okuduklarım arasında o kadarı yoktu ama; en sığ akıl hastanesi filmi olmaktan, en derin hayatın ve düzenin bir yansıması olmasına kadar One Flew Over the Cuckoo’s Nest karşımızda!

Kendimin nerede olduğunu bilmiyorum. Hatta yukarıda belirtmeye çalıştığım sınırların belki çok altları ve üstleri bile mevcuttur ama benim One Flew Over the Cuckoo’s Nest’imi anlatmaya çalışacağım şu satırlarda. Sanırım sonrasındaki yorumlar da, nerede olduğumun asıl cevabımı bulmamda bana yardımcı olacak..

Eğer One Flew Over the Cuckoo’s Nest’i tek başıma yazıyor olsaydım şu an, başlığım kesinlikle daily routine olurdu. Akıl hastanesi çevresini tamamen görmezden gelin ve bir grup insan düşünün. Hatta bu, gruptan da öte bir toplum olabilir. Hem insanların kendi kendilerini idam ettiremeyip bir düzene, belki de birilerine bağımlılığı toplumun bir ortak sorunudur esas olarak. Anahtarları emanet ettikleri sahiplerinin dediklerini yapan, belirli bir süre zarfından bundan gocunmamaya başlayan ve uzun vadede aksinin nasıl bir şey olduğunu unutmaya başlayan günlük rutine bağımlı bir toplum. Diğer taraftaysa bu topluma aniden düşen bir yabancı. Diğerlerinden farkı; kapılar onun da üzerine kapatılmaya çalışılırken, geldiği yerin rutinlerini (beğensek de beğenmesek de evet, dışarıda da bir rutin vardır) başta herkes gibi hatırlayan ama anahtarı vermek yerine direksiyona kendisi geçmek isteyen bir yabancı.

Filmin karakterleri ise bu günlük rutin ile yabancının etkileşimini izleyiciye (veya orijinal halinde okura) aktarmak için yaratılmış adeta. Randle McMurphy’nin (Jack Nicholson) akıl hastanesini bir çıkış olarak görmesi ve mahkumiyetinde sahip olduğu sürenin aslında akıl hastanesi şartlarında geçerli olmadığını anlayana kadar oradakilerle eğlenmeyle karışık aslında dışarının düzenini kurma çabası ile, ona pek de teslim olmaya yanaşmayan “mutlu” ya da daha doğrusu kayıtsız/teslimiyetçi ama teknik olarak Mac’ten aslında çok daha hür sakinler gördüm ben.

İşte burada ben çekip gidiyorum faktörü ön plana çıkıyor. Bir tarafta mahkumiyet anlamında diğer tarafta ise mental anlamda sınırlandırılmış çekip gitme eylemi geçersiz kılındığına göre McMurphy’nin karakterine uygun yapabilecekleri devreye giriyor ve aslında oradaki birçok insanın hakkı olan bir şeyin sırf günlük rutinle alakası olmaması nedeniyle otoriter bir yönetimin yaptırımları gözler önüne seriliyor.  

Bununla birlikte insanlar o kadar sindirilmiş ve içleri o kadar boşaltılmış ki; baskının olmadığı sayılı anların ardından sanki yaşam hedeflerine ulaşmışlar gibi bir gerçek ortaya çıkıyor. Örneğin Billy -muhtemelen- ilk cinsel deneyimi sonrası hastanede kaldığı müddetçe gördüğü baskıdan sıyrılmış ve artık kekelemeyen biri olarak hemşire Ratched’ın karşısına dikildiğinde rejim o çocuğun (çocuk değil ya neyse) ilerleme katettiğine değil, onun ezdiği/yıktığı kurallara odaklanıyor. Ee Billy zaten gönüllü değil mi? İsterse çıkıp hayatını yaşayamaz mı? Yaşar elbet ama bir şeylere o kadar bağımlı kılınmış bir yaşamı var ki, onun elinden kaydığını gördüğünde aslında özgürleştiğini değil, hayatının bittiğini görüyor ve intihar ediyor. Benzer bir parodiyi bir başka klasik The Shawshank Redemption’da da görmüştük. Kütüphaneci Brooks onca yıllık mahkumiyetinin ardından baskısız hayata nasıl da uyum sağlayamamıştı hatırlayanınız var mı? Ya da unutanınız? Uğraşmak istemeyene sonu One Flew Over the Cuckoo’s Nest’in Billy’siyle aynı olmuştu diyeyim.

One Flew Over the Cuckoo’s Nest demişken uzaklaşmayalım konudan, aynı şekilde Şef de vardı mesela. Adam sağır-dilsiz mottosuyla geçirdiği yıllarından sonra McMurphy’nin ışığını, aslında ait olduğu dünyanın ışığını görüyor ve şakımasa bile tepkiler vermeye başlıyor ufak ufak. Filmin de zaten en sağlam karakterlerinden biri o değil mi? Mac’e beyin ameliyatı benzeri müdahaeden sonra artık bildiği Mac olmadığını görmesiyle yaptığı (spoiler verdim verdim şimdi susuyorsam bende) eylemde saklı aslında birçok cevap.

Demem odur ki sevgili dostlar, One Flew Over the Cuckoo’s Nest hayatımızın küçük bir yansıması aslında. Akıl hastanesini çıkarın toplumu koyun, hastane yönetimini çıkarın bir tutam otoriter rejim ekleyin ve afiyet olsun. İnsanlar gerçekte ne yapmaları gerektiğini bilmeyecek kadar bağımlı, baş kaldıramayacak kadar pısırık birer bitki olsunlar. Böyle yaşamaktansa hepimiz biraz deli olmalıyız belki de. McMurphy olabilenlereyse; tek kelimeyle saygı duymak gerekir.”

Bu filmin anlattığı ile onu sevme/beğenme sebeplerimiz yakındır diye düşünüyorum. Sadece düz hikayeyi beğenmiş olamayız bu kadar beğenilen bir filmde.

Ben (yine mel) baya sordum filmi kendime (ve kitabı okumaya karar verdim)

Öncelikle filmde inanılmaz belirgin bir erkek egemen toplum görüntüsü var. Dikkatli bakıldığında, deliler hastesini dolduranların hadım edilmiş erkekler olduğunu görebilirsiniz, aile sorunları olan biri, anne baskısı altında kalan biri, bir hayli bakir. Ve bütün bu düzeni bozan kim? Maço, fazla sevişmek ve şiddet uygulamaktan dolayı hapse/tımarhaneye gönderilmiş Mac. Tüm onlara hükmeden hemşireler.. delilerin terapi gördükleri anlarda korkunç bir eziyet, tımarhane dışına çıktıkları veya Mac’e uyum sağladıkları anlarda ise beyzbol, kumar oynamak, balıkçılık, alem yapmak gibi fazlasıyla “eril” eylemlere maruz kalıyorlar. Filmin alt metnin bu olmadığını umuyorum, ama bu çok belirgin, o yüzden buranın üzerinden devam edeceğim. Biraz daha üzerinde düşünüldüğünde, hemşirelerin arkasında, patron gibi görebileceğimiz hastane doktoru, avukatlar her ne kadar cinsiyetleri üzerinden karakterleri belirginleşmese de erkek, delileri dışarda bekleyen, sıradan hayatsa fazlasıyla dişi.

Dolayısıyla ben Mac veya hemşire gibi ana karakterlerin sadece hikayeyi anlatmakta aracı olabilecek insanlar olduğunu kanısına vardım. dişil ve eril olarak baskın olan öğeler toplumsal tavrı, silik olanlar bireyleri temsil ediyor bana kalırsa. Özellikle Mac sandığımız kadar doğrudan bir simge (özgürlüğün, dahiliğin, gerçek deliliğin vs vs) değil. Aksine belki de delilerin kafasında yaratabileceği (filmde tabi ki öyle değil ama) fazlasıyla şizofrenik bir unsur. Bir uç nokta. Film boyunca onu seviyor, ona imreniyoruz. Ama o bir tecavüzcü, bir şiddet bağımlısı. Bunları unutarak onu seviyoruz. Yani biz aslında tıpkı ordaki deliler gibi bakıyoruz Mac’e. Rahatsızız. Mutsuzuz. Düzenin bize zorladığı, baskı kurduğu toplumda hareket alanımız çok kısıtlı. Müzik dinlemek, televizyon izlemek, banyo yapmak.. Buna o kadar uzun süre müdehale etmiyoruz ki, bizi ele geçiriyor, çıkabilecekken çıkmıyoruz burdan artık. Bizi ve hastanedekileri deli yapan tam da budur.O yüzden filmin zirve noktası Billy’nin Mac’e “henüz hazır değilim” dediğini andır bana kalırsa.. henüz hazır değiliz diyoruz kendimize sürekli, önce okulum bitsin, önce iş bulayım diyoruz.. Tolga’nın yazısıyla ayrıştığım nokta burda, özgürlüğün mental olarak varolabileceğini düşünüyoruz. Halbuki o kadar eylemliliğe ihtiyaç duyuyor ki özgürlük. Çok ağır bir metal ile cam kırmak gibi, kafasına estiği için bir an şehir dışına çıkmak, balığa gitmek gibi.. Burda çok kritik bir başka nokta ise, başka bir dünyanın var olabileceğini, konuşarak bunu yarayabileceğini gören bir karakterin filmin sonunu belirlemesi. Muazzam güzel bir final.. Çünkü aslında Mac artık o eski Mac olmadığı için değil, artık çıkış noktası çok belirgin olduğu ve Mac‘e ihtiyaç kalmadığı için Mac önemli değil. eğer plansız, bencil olmak ve olmamak arasında kalan, çelişkilerle dolu bir özgürlük anlayışınız varsa, eğer o “yaşadığı toplum içinde çılgınlık” olabilecek her şeyi kapsıyorsa sizin baskı altında yenilginiz daha ağır olur. Sağır ve dilsiz adamın bulduğu cevap budur artık hazır olduğudur, belki de kendini hayata bağlayan insanı kaybetmek pahasına. Onun bulduğu cevap, kendisine konulan sınırlardan çıkmaktır.. umutmamak gerek Mac ne kadar etkileyici olursa olsun, o sınırlardan sonsuza kadar çıkabilen bir karakter değildir. Onu içeride tutan, kurduğu sevgi ilişkisi de değildir sadece. Aynı zamanda korkudur da.. hapishaneye dönmek istememesine yol açan bir korku. Yani Mac bir taraf hemşire  diğer taraf değil de, deliler bir toplum, Mac ve hemşireler tarihin kendisi gibi. Ben böyle anladım filmi. Tek eksiği, delilerin hepsinin Mac’in terapisine cevap veriyor olması. Biraz inandırıcılıktan uzak olmuş. Ha bir de Mac’in deli karakteri her ne kadar muazzam bir oyunculukla taçlansa da, çok abartılı kalmış film için de. Neyse; güzel film velhasıl. Herkes de aynı fikirde

Nil;

“Ben filmi yerimden kalkmadan izledim ve bir hayli etkilendim. Aynı zamanda bir kitaptan uyarlama olduğu için böyle iz bırakan bi filmin atlamış olabileceği deyatlar için sizlere kitabınıda okumanızı öneriyorum. Eminim keşfedecek yeni boyunlar bulabiliriz sayfalar arasında da”

Emre;

Valla severek izledim ben ve bakan arkadaşlarımda aynı şeyi söylüyor. güzel bi başlangıç oldu hepimize. fikri bize kazandıran melike ve uygulamada rol oynayan Tolga’ya teşekkür ediyorum. Bi’ dahakine heyecanlanmamak elde değil”

Tabi kimsenin kitabı okumaması ayıp. Ben yazarın filmi beğenmediğini okudum bir yerde. Mümkündür.

Bizim diyeceğimiz bu kadar. Çok uzun oldu. Hala okuyorsan bravo arkadaş! Haftaya Çarşamba yine gel!  Milos Forman’dan devam. Man on the moon.

http://www.youtube.com/watch?v=1hKSYgOGtos

0