Category: Genel

Bonovision

“Can Bonomo kim ya”lara varacak şekilde başladığımız 2012 Eurovision maceramızdan, Love Me Back ile yedinci olarak ayrıldık. Temsili ön planda tutup kazanmayı, hele ki Eurovision gibi bir oylama sisteminde kazanmayı ikinci sırada gören bünyem için söyleyebilirim ki; Can Bonomo bu işi tek kelimeyle başardı.

Tanıtım.. Ya bizde şöyle bir şey var mesela 2003 Sertab Erener ve 2009 Hadise hadiselerinde (ehe iğrençti biliyorum :)) muazzam bir tanıtıma girişmişti TRT. Neredeyse yılbaşından başlayan bir program, her tarafta çalan şarkı ve dolayısıyla dile dolanmalar had safhada.. Ama bu iki istisna dışında Can Bonomo ve Love Me Back, diğerlerinin kaderini paylaştı gibime geldi. Farkı ise, Love Me Back, daha ilk dinleyişte dilinize dolanma potansiyeline sahip bir parça idi.

İlgisizlik/yoğunluk ne derseniz deyin, Love Me Back’i ilk kez, kendi yarı finalimizden bir gece önce dinledim ve o akşam yattığımda müziğin tamamı ve sözlerin büyük kısmı kafamda idi. Bu muhteşem bir şey, yani her müzisyenin çalışıp gelmek istediği noktayı Can Bonomo, tek dinleyişte sağlayıvermişti. Bu noktada “her tarafta çalan” bir tanıtım gerçekleşse Türkiye’yi geçtim bu şarkı dünya çapında yayılırdı ve ne bileyim birkaç sıra daha kazanndırır mıydı kazandırırdı yani..

Onun dışında kazanan. Hemen tarayıcımı açıp copy/paste’e gidiyorum; hah evet İsveç, Loreen ve parça ismi de Euphoria gibi bir şey. Evet finalde dinledim. Solistin kakülleri dışında aklımda ne bir ezgi ne de bir söz kaldı. Haa birde Almancı Aynur Aydın’ın vokali miymiş neymiş zamanında.. Ama ilgisiz hafızam şunu hatırlıyor ki yarışma öncesi bu ülke favori gösteriliyordu.. Bilmem kaç kere dinlersem belki ona da ısınırım ama bir gecede oylanıp kazandırılmak için güzel lobi yapılmış doğrusu.

Birde ikinci nineleri var Rusya’nın. Tam bir dalga geçiş. Eline cep telefonunu alıp espri anlayışını kapıda bırakan avanakların tüm oylarını çekmiştir eminim. Yarışmadan önce kendi kendime söz verdim; eğer bu nineler (Buranovskiye Babushki) Party For Everybody ile kazanırsa çok net Eurovision’ı bir daha izlememeyi düşünüyordum. Hala neden bakıyorum bilmiyorum ya neyse..

Oylamada battı çıktı ama Yunanistan fena değildi sanki.. Onun dışında Birleşik Krallık efsane Engelbert Humperdinck’in slow Love Will Set You Free’siyle dip yaptı. Eee Adele gidecek diyip bu formatta dönerseniz elinizdeki yeteneklerin üzerine de çamuru sıçratırsınız demişler (yok ben dedim şimdi) falan filan.. Başka da bir numara yoktu. Oylamanın yarısında işim/gücüm var benim diyip kapadıysam zaten olay bitmiştir.

Can Bonomo gerçekten iyi iş yaptı. Şarkı, kareografi ve ortama yakışma anlamında dört dörtlüktü. Final gecesi yarı finale göre biraz daha heyecanlı çıktı sesi ama oylamayı etkileyecek bir problem olmadı. Ülkece teşekkür etmeliyiz. Kazanmak için başka değişkenler rol oynadıkça sonuçlar değişmeyeycek nede olsa..

Bu arada, Love Me Back’i bir kez daha dinlemek isteyen?

0

Bonomo

Bu açılış, Türkiye gibi “hayatımız sınav” mantığına hayatlarının ortalama üçte birini feda eden bir ülkenin evlatları için gelsin:

Bonomo nedir?
A) Kuzey ve Güney Amerika arasında yer alan bir kanal
B) Kinder’in bir çikolata çeşidi
C) Orta Afrika’da yamyam bir kabile
D) Hiçbiri

Cevabı aslında yazının sonuna, şöyle tersten okunacak şekilde yazmak isterdim ama içeriğin tamamını da o anda yok saymam gerektiğini hatırlayıp buraya taşıyorum. Cevap: D, hiçbiri.

Tamam tamam farkındayım “hiçbiri” yanıtı da yetmedi. Öyleyse sadede gelelim. Bonomo, Türkiye’yi Mayıs ayında Bakü’de yapılacak olan 2012 Eurovision Şarkı Yarışması’nda temsil edecek ismin soyadı. Birde adı var elbet: Can, Can Bonomo. (“My name is Bond, James Bond” gibi oldu :))

Şimdi darılmaca, gücenmece yok; Can Bonomo ismini dün ülkemizi Eurovision’da temsil edeceğini öğrendiğim ana kadar hiç duymamıştım. Sonuçta yerli isimlere pek alışık değilimdir, normaldir, falan filan derken sosyal medyaya da şöyle bir göz atayım dedim ve yalnız olmadığımı anlamam uzun sürmedi. Can Bonomo, ünü ülke sınırlarını aşıp bir yerlere ulaşmayı bırakın ülke sınırları içerisinde de yeni yeni tanınmaya başlayan bir isimmiş. Öğrenmiş oldum, öğrenmiş olduk.

Bu noktaya kadar hafif eleştirisel bir havada geldiğimin farkındayım ancak Eurovision’ın bizde algılanan değil de, dünyadaki yansımalarına bakacak olursak zaten bir şarkı yarışması olarak daha amatör sanatçı ve/veya gruplara hitap erriğini söylememiz yalnış olmaz. Son yıllarda artan kazanma hırsını biz dahil ellerindeki ünlüleriyle besleyen ülkeler yüzünden eminim bu görüş unutulmaya yüz tuttu ancak hatırlatacak birileri de vardır elbet ara sıra.

Hal böyle olunca Can Bonomo, ilk bakışta –en azından bana- kazanma abidesi gibi görünmese de mantık anlamında fena gelmedi. Türkçe-İngilizce hangi dilde bir şarkıyla katılıp Bakü’de ülkemizi temsil edecek bilemiyorum ama Bonomo, en başta Türkiye’de olmak üzere isminin sonuna eklenen “diye biri” ifadesini şimdiden atmışa benziyor. İyi tanıtım ha? Umarım ülkemizi de o iyi tanıtır..

image

0

Kedi Kader’in yeni kaderi olmak isteyen?

Güncelleme #4: Kader’in yeni başlangıcı

Ve yaklaşık 2 aylık dönemin ardından Kader yeni yuvasını buldu! Zorlu bir tedavi süreci ve kaybettiği ayağının aksine, geçmişteki zorlu yaşamına bir perde çeken Kader için çok güzel bir dönem başlıyor artık. Sıcak bir yuva ve hayatında belki de hiç tatmadığı rahat bir yaşama yelken açarken kırmızı kurdelesiyle selamlıyor başta İlayda olmak üzere ona yardım eden herkesi. Maddi/manevi destek veren ve bu güzel hayatı korumaya çalışan tüm kalplere teşekkürler. Yarınlar kader için daha aydınlık artık 🙂
Ve birkaç mutluluk karesi:
Yolculuk vakti Kadercik 🙂
Kader yeni evinde..

Güncelleme #3
“Haberler kötü” demişti İlayda ikinci güncellemede. Sözü fazla uzatmaya gerek yok, Kader yaralı ayağını malesef kaybetti. Aslında bunu yaşamayı geçin, yazmanın dahi zor olması, belki uzatmamak ve hafta başında olan bir işlemi söyleyebilmek için bu kadar bekletti.. Neyse meselemiz bu değil. Maddi anlamda operasyon ve diğer bakım masraflarını büyük ölçüde çözdük ancak daha ilk günkü söylediğimiz durumlar hala geçerli. Kader’in her şeyden önce bir yuvaya ihtiyacı var. Bu anlamda sağlıklı küçük bir kedi kadar şansı yüksek değil Kader’in ama tam da bu sebeple haberi yaymak isyiyoruz. Oralarda bir yerlerde, Kader’in zorlu yaşamını güzel olanıyla değiştirecek biri olduğuna inanıyoruz. O kişi siz değilseniz bile, her zamanki gibi ilanımızı paylaşmanız bizim için gerçekten çok önemli. Umarız ki yayınladığımız son buruk güncellme bu olur. (Tolga)

Güncelleme #2
Haberler kötü. Son fotoğrafta Kader’in ayağı bandajlı gördüğünüz gibi. Tedavisine başlanmıştı, ama çarşamba sabaha karşı patisiyle ve bandajıyla çok uğraşıp kendisini yaralamış. Daha önce o noktada kırılıp kaynayan bir bölge mevcut olduğu için damarlanma ve dolayısıyla da dolaşım ile ilgili sıkıntı olmuş olabileceği ve bu yüzden bu şekilde davranmış olabileceğini düşündük. Ama bandajın 4. gününde böyle bir şey olmuş olabileceği biraz benim mantığıma uzak, ya da belki de bandajın içerisinde oynattıktan sonra böyle bir sıkıntı oluşmuş olabilir. Bugün şöyle bir durum daha ortaya çıktı, dün durduk yere kendisini kafeste oradan oraya atmaya başlamış, hekimi yanına gittiğinde de normalde dönmüş. Buna neyin neden olduğu tam bilinmiyor ama patisine de öyle bir anda zarar vermiş olma ihtimali daha yüksek. Çarşambadan beri bandajsız şekilde yarasının geçmesi için tedavi görüyordu. Durum şu ki bugün yapılan kan tahlili sonucunda doku yıkımında ortaya çıkan “kreatin kinaz” enziminin çok yüksek miktarda olduğu ve bu noktadan sonra Kader için bacağı kurtarma noktasında geri dönüş olmadığı ortaya çıktı. Yani ampütasyon kaçınılmaz. Pazartesi günü Kadercik maalesef sağ ön bacağına veda edecek. Pazartesiden sonra da 20-25 günlük bir postoperatif dönem bekliyor kadersiz Kader’i… Bu süreci de klinikte geçirdikten sonra artık gerçekten bir eve ihtiyacı olacak. Bu konuda ona yardımcı olamıyorsanız bile en azından bunu paylaşarak belki Kader’in sıcak bir yuvaya kavuşmasına yardımcı olabilirsiniz. Çünkü bir bacağı ve bir gözü olmayan bir kedicik için dışarıda hayat ne kadar zor olacak, hayal edebilirsiniz. Ayrıca maddi olarak destek olmak isteyenler için de Paypal hesabımızın varlığını hatırlatmak isterim. Her türlü yardımınız gerçekten çok değerli Kader için… (İlayda)

Güncelleme #1
Biz dahil, Kader’e yardım etmek isteyen ancak ona evini açamayan insanlar adına Kader’i bir süre daha ihtiyacı olduğu steril ortamı sağlayacağı Alsancak Veteriner Polikliniği‘nde tutmaya karar verdik. Bu noktada açık olmamız gerekirse Kader’in günlük 10 TL bakım & konaklama + haftalık 30 TL bandaj masrafı var. Ayağındaki yaranın enfekte olmaması ve dolayısıyla Kader’in ayağını kaybetmemesi için bu döngü, kediciğe bir yuva bulunamaması halinde birkaç ay devam ettirilmeli. Siz de çeşitli sebeplerle evinizde ona yer bulamamış ancak her şeye rağmen yardım etmek istiyorsanız tamamen güvenli PayPal hesabımızdan Kader’e istediğiniz miktarda yardım edebilirsiniz. 5, 10, 50, 100.. Gerçekten önemli değil. Kader’in bir günlük bakımı bile bizim için, bizden de öte Kader için çok önemli. PayPal dışında ödeme yolları ve diğer tüm sorularınız için aşağıdaki mail adreslerinden bizlere ulaşabilirsiniz. (Tolga)

Kedi Kader’in yeni kaderi olmak isteyen?
Topallıyor, ayağına hiç basamıyordu. Bir gözünün olmaması da yetmiyormuş gibi kısırlaştırılıp ameliyatlı haliyle sokağa atılmıştı. Belki eski sahibi belki de belediye tarafından kim bilir? Ya da ne fark eder? Kendisini “insan” sayan ancak bir hayvanı aciz durumda ortada bırakabilen varlıkların acımasızlığıyla tanıştı o. Hemde hiç hak etmediği halde.. Şimdi daha emin ellerde ama geleceği için bir eve, şu ana kadar yakalayamadığı her halinden belli olan bir mutlu yuvaya ihtiyacı var. Onunla ilgilenebilecek ve kötü giden hayatına tedavi, bakım ve en önemlisi de sahiplenme anlamında yeni bir ışık olabilecek varsa lütfen bizimle irtibata geçsin.

4@scrtlg.com & ilayda.h@hotmail.com

http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150481472634182.401800.180936529181&type=3

0

İnkar ediyorum, öyleyse suçluyum?

Fransa parlamentosundan bugün, 1915 olaylarını inkar etmenin suç sayılacağına dair bir yasa geçti. Tamam can ciğer dostuz diyemeyeceğim ama Ermenilerle yeni nesilin yavaş yavaş anmamaya başladığı konuları bir üçüncü ülke olarak ısıtıp ısıtıp gündeme getirmeleriyle şu Fransızlar komik adamlar..

Olayların siyasi boyutlarına atıf yapacak kadar araştırma yapmaktan fazlasıyla sıkılacağımı bildiğimden rastgele olaylar sinsilesiyle birkaç karşılaştırma yapmak istiyorum. Şimdi en basit bir şey bulalım mesela ne olsun… Hah en uzun gece. Dün 21 Aralık’tı ve o mavi önlüklü (sizinki siyahsa yanmışsınız artık) ilkokul sıralarımızdan beri 21 Aralık en uzun gece diye lanse edilir bize. Bu gerçeği net olarak ölçebilecek bir babayiğit var mı aranızda? Atomik saatiniz ve/veya bilimum uzay teknolojisine sahip olanınız varsa bilemem ama okurlarım arasında böyle biri olduğunu düşünmüyorum -varsa bana ulaşsın-. Bununla birlikte 20 Aralık da 29 çeken Şubat’lı yıllarda (ki artık yıl olarak anılır öğretmennnnim) en uzun gece ünvanını ele geçiremez mi? Pekala geçirir.

Demek istediğim parlamentolar gibi konuya bulundukları konumlar gereği net olarak hakim olamayan azınlıkların, tarihe veya herhangi bir gerçeğe doğrudan müdahalesi “ne alaka” dedirten sorunlar doğurtabiliyor. Şimdi 21 Aralık’ın en uzun gece olmadığını suç sayan bir kanun çıksa, bunun kime ne faydası vardır sorarım size. Hadi faydayı/zararı da geçtim olay tam bir komedi olur çünkü yasak dediğimiz olgu insanların yanlış bir şeyler yapmaları üzerine kuruludur. Bir şeyi inkar etmek, siyasi boyutuna bilerek ve isteyerek yine girmiyorum ki bir şey yapmamak üzerine oynar ve “yavv sen niye şöyle yapmıyorsun” diye bir yaklaşım ancak kavga çıkartma diyaloglarının bir parçasıdır.

Olayların üçüncü bir ülke tarafından bu şekilde servis edilmesiyse bambaşka bir boyut. Hayır tamam orada yaşayan vatandaşlar, lobiler, Türklere olan tarihsel uzaklık, anı kurtarmalık seçim oyunları deniyor ama Avrupa’nın en ağır toplarından birinin üzerine vazife midir tanrı aşkına sorarım size.. İstanbul’da birçok Ermeni dostum var ve inanın insanların son bahsetmek istediği şey bu olayların tekrar tekrar ısıtılması. Açıkça öyledir veya böyledir demek istemiyorum ama ifade özgürlükleri göz önüne alındığında ister Türkiye’de ister Ermenistan’da isterse de Fransa’da, mantıklı hiçbir insan kendi milletine pozitif bir ayrımcılık bile yapıyor olsa böyle bir inkar yasasını çağdaş bir kafayla destekleyemez.

Boykotmuş, o iptalmiş bu iptalmiş.. Bizim kendimizi tatmin etmemiz açısından bir şeyler olacaktır ama Fransa halkına en ağır cezayı, kendi parlamentoları ifade özgürlüklerini kısıtlayarak verdi. Tarihi parlamentoda yazanları, sahneden yine tarih silecektir unutmayın!

0

Fanboy vs kapitalist düzen karşıtı

Sadece Mel için yazmıştım ama Steve Jobs’un ardından ortalıkta o kadar kendi fikrini diğerlerine kabul ettirmeye yönelik fikir dolaşıyor ki dünyaya da armağanım olsun istedim; tabi şahıs güncellemeleriyle..

Öncelikle ister Steve Jobs, ister Apple, isterseniz de başkaları için söyleyin; bulundukları konumlara gelmek için birçok şeyi feda edebilecek yaklaşımları destekleyen bir insan değilim ve olamam. Bunu peşinen söyleyeyim.

Steve Jobs’a eleştirisel yazıların çoğu bu “feda edici yaklaşımlar” üzerine kurulu. İçerikte sadece eleştiri, eleştiri ve yine eleştiri var. Üzülerek söylemeliyim ki bu format da, en az komple öven yazılar kadar yanlış.

Bir taraf eleştiriyor bir taraf yere göğe sığdıramıyor.. Peki sen ne düşünüyorsunu cevaplayacağım aslında size. Kişisel bilgisayar kavramından yola çıkarsak Microsoft dahil olmak üzere herkesin bu fikri kendinden çalındığını iddia eden biri(ydi) Jobs. Bunu Bill Gates de mesela inkar etmiyor ama bir eklemeyle: “Jobs o da başkasından çaldı.”

O ondan, bu bundan fark etmez.. İşin özü teknolojinin çıkıp bir şekilde hayata yön vermesi şeklinde görüyorum ben olayı. Bugün en basitinden beni, sevdiğim insanlarla buluşturan, fikirlerimi, yazılarımı paylaşmamı sağlayan ve sayamadığım diğer ne teknoloji varsa ortada Steve ve onun gibi adamlar sayesindedir. Etik kaygılarla hiçbirinin hareket ettiği söylenemez ama bunun gelişimini ne durdurabilirdi ki? (Aynı mahallede oturup muhallebiciye gitme ihtimallerinizi saymazsak.)

Bu yüzden ben doğrusuyla yanlışıyla her şeyi tartan yazılar istiyorum. Ne aaa bu Apple ben almam diyecek ne de Apple’dan başkasını kullanmam. Eleştirisel yaklaşımındaki yazıların çoğu ilk örnek. Benimkilerin de ikinciye yakın. Ama ben, benim hayatımı her gün kolaylaştırabilen ve aslında ilk örnektekilerin bile içinin gittiği cihazlar üretip kendi ölümünü dahi bu cihazlar üzerinden görmemizi sağlayan insana saygı duyuyorum. Hataları vardır. Herkes gibi. Ama ikisini de görmek ve bu doğrultuda eleştirmek veya bağlanmak bence en mantıklısı.

0

Steve Jobs (1955-2011)

Hayal eden çok insan vardır. Hayalleri değerli olan az, o hayalleri hayata geçiren daha az ve hayata geçirdiği hayallerini paylaşıp üzerine birde dünyaya yön veren sadece birkaç kişi..

Hayalleriyle dünyadan yıllarca ileride olan Steve Jobs, seni özleyeceğiz.

0

Oyun, Set ve Maç

image

15’ler, 30’lar, 40’lar, oyunlar, setler ve maçlar.. Tenisi izlemeye kalkıp da puanlama sisteminde kafası karışmayan yoktur herhalde. Wimbledon’ın bu güzel sporu gündemimizin üst sıralarına taşıdığı şu günlerde oyunu daha iyi takip etmeniz adına tenisin puanlama sistemine isterseniz beraberce göz atalım.

Öncelikle işin en temel prensibi puanlardan başlarsak, karşı tarafa yollanan bir topun karşılanamaması, tam tersi oyuncunun hata sonucu topu karşı tarafa gönderememesi veya dışarı göndermesi sonucu puan hatasız veya iyi atış yapan oyuncu tarafından kazanılmış olur. Oyunun kazanılabilmesi için bir oyuncunun dört sayı alması gerekir. İlk üç sayı 15, 30 ve 40 puan olarak oyuncunun hanesine yazılırken son sayı oyun sayısıdır.

Her iki oyuncuda 40’ar puanda ise oyunu kazanmak için bir oyuncunun peş peşe iki sayı alması gerekir. Böyle bir durumda ilk sayı avantaj olarak adlandırılırken ikinci sayı oyunu kazandırır. Eğer bir oyuncu avantaja sahipken rakibi bir sayı alırsa avantaj silinir ve tekrar herhangi birinin peş peşe iki sayı alana kadar avantaj sistemi tekrarlanır.

Altı oyun kazanıldığında set kazanılmış olur. Oyunlarda 5-5’lik bir eşitlik söz konusu olursa, set sayısı için avantaj sisteminde olduğu gibi herhangi bir oyuncunun peş peşe iki oyun kazanması beklenir. Bayanlarda üç setin ikisini, erkeklerde ise beş setin üçünü kazanan maçı kazanır.

0

Deprem mi oldu?

Efendim malumunuz ülkemiz doğusundan batısına, kuzeyinde güneyine çeşitli fay hatlarıyla sarılmış harkulade bir konumda yer alıyor. 19 Mayıs akşamı da Kütahya / Simav’ı 5.9’la yoklayan bir deprem (ve tabi ki artçıları), o bölgede olduğu kadar Marmara gibi nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu bölgeleri de etkiledi. Saat itibariyle çoğu kişinin uyanık olarak karşıladığı bu seferki sallantıların kaynağını ve etkilerini hızlı bir şekilde öğrenip sıcak yataklarımıza döndük. Peki ya bu olay 99’daki gibi gafil avlayan bir saati seçseydi?

İşte o durumlarda sabah tek parça olarak uyanırsak ve çağımızın olmazsa olmazı iletişim araçlarımız da hizmet veremez hale gelmişse fikir sahibi olabilmemiz açısından birkaç ev yapımı deprem ölçer projemi sizlere sunuyorum.

1) Avize+kalem

Aydınlatma her evin olmazsa olmazıdır ve genellikle yaşam odalarımızda öyle sap gibi bir ışık değilde avize tarzı çözümler bulunur. Depremde direk bina ila bağlantıları ve sarkık yapılarıyla harekete geçip bizi uyaran bu avizelere ilkokuldan kalma neşeli bir kalemi dik biçimde ve köşeye yakın olarak yerleştirirseniz kalem en ufak bir sarsıntıda kendini yere atacak, siz de o gece bir deprem yaşandığını anlayacaksınız.
Değerlendirmeler:
Verimlilik: 9/10
Ölçebileceği en küçük sarsıntı: 3.1
Uyarı etkisi: 3/10
Uygulama zorluğu: 6/10 (Kalemi avizede durdurana kadar canınız çıkabilir.
Dezavantajlar:

  • Kalemi temin ettiğiniz ilkokula giden kuzeninizin ödevlerini yapmak durumunda kalabilirsiniz. (Paraya kanmıyorlar)
  • Avizeler yüksekliği gereği boyları 170-175 cm arası insanların rüzgarından, 180-185 cm arası insanların saç temasından ve 185 cm ve üzeri insanların kafa temaslarından çok kolay etkilenip düzeneği bozabilir, yanlış veriler elde edebilirsiniz.
  • Uyarı etkisi düşük olduğundan size tehlikeli bir durumu duyuramayacaktır.

2) Ayaklı lamba+gong

Avize ile 3 büyüklüğünde bir depremi ölçtük, peki daha büyük bir olay olduysa? İşte o zaman gece okumalarının vazgeçilmezi, elekrtirk faturalarının haşin delikanlısı ayaklı lamba devreye giriyor. Lambanızı ayak kısmından ayıran vidamsı bölümünü üst tarafı dengede tutmakla düşmemek arasındaki ince çizgiye gelinceye kadar madeni 1TL veya 2 Euro (zaten aynılar) ile gevşetin, düşüş yönüne de çapı en az 100cm olan bir gong yerleştirin. Olası bir depremde lamba bölümü gevşek destekle kendini taşıyamayıp aşağı yönelecek ve o sırada yol üstündeki gonga çarpacak. Kalemli çözümün aksine nurtpu gibi de bir uyarı sisteminiz olacak.
Değerlendirmeler:
Verimlilik: 7/10
Ölçebileceği en küçük sarsıntı: 5.3
Uyarı etkisi: 10/10
Uygulama zorluğu: 5/10
Dezavantajlar:

  • Gong bulmak o kadar kolay bir iş değil.
  • Gece yarısı gelen bir gong sesi halkı kin ve nefrete sevk edebilir.

3) Lastiğin icadı

İlk iki seçenekle odaklandığımız aydınlatma gereçlerinden sıyrılıp ilk çağlara gidiyoruz.. Lastiğin icadı insanoğlunun yaşamını fiziksel anlamda kolaylaştırdığı kadar bu örneğimizde görebileceğimiz üzere bilimsel anlamda da kolaylaştırıyor. Tercihen en küçüklerinden oyuncak bir arabarı eğimli fakat engebeli bir zeminin üzerine koyuyoruz ve mümkün olduğunca yerden yüksek bir yere konumlandırıyoruz. En ufak bir sarsıntıda harekete geçen oyuncak arabamız üst taraftan önce masaya ve depremin şiddetine göre yere kadar düşüyor ve bu sayede deprem olduğunu anlayabiliyoruz.
Değerlendirmeler:
Verimlilik: 8/10
Ölçebileceği en küçük sarsıntı: 4.4
Uyarı etkisi: 3/10 ~ 6/10 (Düştüğü yerin gürültüsü ve odanıza uzaklığına göre)
Uygulama zorluğu: 7/10 (Kalemli çöümde olduğu gibi denge noktasını yakalamak pratik istiyor)
Dezavantajlar:

  • En verimli küçük otomobil için ilkokullu dostumuza yaklaşık 5 adet Kinder Surprise almak.
  • İlkokullu dostunuzun erkek olması ve arabayı vermek istememesi. (Bu yüzden kızlarla çalışınız)
  • Boy farkı göztmeden herkesin rüzgarından etkilenerek düzeneğin bozulma ihtimali.

Evet sevgili dostlar. Bu ve bunun gibi uyarı sistemleriyle gece gece deprem olduğunu anlamak hatta durumun farkına varmak bile mümkün. Hayatınızı kolaylaştıran çözümler sizinle olsun!

0

Live It Down

Ülke olarak gereksiz anlam yüklediğimiz şeyleri sıralamaya kalksak Eurovision eminim ilk sıralara oynar. Uzun yıllar boyunca Türkçe şarkılarla katıldığımız ve sondan birinci, ikinci olarak sıralandığımız yıllar boyunca aslında bir miktar heves kaybı oluşmuş olsa da, makus talihimizin Sertab Erener’in seslendirdiği ilk İngilizce şarkı “Everyway That I Can” ile dönmesinin ardından deyim yerindeyse yine eski formumuza kavuştuk.

2003 yılındaki bu başarının ardından TRT’nin bazı deneysel katılımlar gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Çünkü İngilizce şarkıları saymazsak “Rimi Rimi Ley” ve “Superstar” gibi kulakların pasını silmesini bırakın, duyulduğunda insanı panik ve strese sürükleyen, ardındansa arkasına bakmadan kaçma hissi doğuran Türkçe şarkılar bana kalırsa üst yönetimi yabancı dili artık standartlaştırmaya ikna etmek için seçilmiş nadide(!) parçalardı. Arada Mor ve Ötesi’nin bir Türkçe şarkısı (yanılmıyorsam Deli idi) idare eder gibiydi ama Boğaziçili çocukları Türkçe ile harcamalarıyla yine kendi kendimizi vurmuş olduk.

İngilizce şarkılardaysa bugüne kadar gerçekten Türkiye ortalamasının üzerinde bir başarı elde etmiş gibi durduk. Sertab Erener’in birinciliğinden tutun da, Athena, Hadise, Manga ve adını hatırlamadığım varsa diğerleriyle aşağı yukarı hep ilk beşte yer aldık ve bu sonuçlar, yukarıda hayalini kurduğum ikna mekanizmasını doğrular nitelikteydi.

Peki 2011’de ne oldu?

Size ne olduğunu söyleyeyim. Yüksek Sadakat ve Live It Up. Öncelikle bu seçimi benden yaşça bir hayli büyük bir dostumla (yaşça büyük dost gitmedi, tanıdığım daha uygun galiba) öğrendim. Tanıdığım televizyona baktı ve şarkıyı tanıtan Yüksek Sadakat’e hitaben ilk olarak “ee bunlar yaşlııı” yorumunda bulundu. Kişisel olarak grubu az çok tanıdığım için o ilk bakışta benim yaklaşımım bu şekilde olmazdı ama Yüksek Sadakat’a ilk kez dikkat eden birinin takıldığı şey yaşları. Neyse bu müzik, yaşları farketmez diyor ve şarkıyı dinliyoruz.. Grubun solisti kendini yaya yaya bir şeyler mırıldanıp şarkıyı bitiriveriyor. İngilizce pratiğim olmasına rağmen Live It Up’tan yakalayabildiğim çok ama çok az bir bölüm oluyor. Bunu da ilk tanıtımına verip düzenlenebileceğini düşünerek yine defteri kapıyor ve nihai performanslar için yarışma gününü bekliyorum.

Ve 10 Mayıs, yani Yüksek Sadakat’in canlı performans göstereceği ilk yarı final günü geliyor. İngilizce şarkılardan alışkınız ya, ilk izlenimlerden kazanamayacağımız belli olsa da Twitter’a, “yarı finali öyle böyle geçer, finalde de değersiz bir sonuçla döneriz" yazıyorum ve beşinci sıradaki Yüksek Sadakat sahne alıyor. Grubu görüyorum ve o yeşilli, allı-pullu giysilere açıkçası gülmeden edemiyorum. Kötü, kötülüğün de ötesinde komik bir giysi. Arkada içerisinde garip hareketler yapan bir kız olan kafes dışında sahne şovu yok birşey yok derken şarkı başlıyor.. Ve işte o an Live It Up’ın ilk tanıtıldığı ana dönüyorum. Şarkıdan bu sefer sözlerini okumama rağmen solistin mırıltıları dışında yine bir şey anlamıyorum! İnternette alıntılar içerdiği ve dilinin çok basit ortaokul İngilizcesi olduğu iddialarına hiç girmiyorum bile.

Bunu kaç aydır benim dışımda kimse fark etmedi mi yoksa solistin kelimelerini sadece ben mi anlayamadım karar vermeye çalışırken Yüksek Sadakat’ten bir sıra önce sahneye çıkan Ermenistan aklıma geliyor. Solistin sözleri sanki Türkçe konuşan Zeki Müren gibi anlaşılıyor. Hayır, hayır kulağımda ve dili algılayışımda bir sorun yok. Sorun kesinlikle Yüksek Sadakat’in mırıldanmaktan şarkı söylemeye geçememesinde!

Hepsini bir araya toparlarsak; kişisel eleştirim anlaşılamama, basit bir dille hazırlanmış şarkı, kötü sahne şovu, alıntı iddiaları, kötü kostümler, idol olarak benimsenemeyecek bir grup ve yetersiz tanıtım. İşte finallere kalamadığımız ve tarihimizdeki en kötü sonucu alan İngilizce şarkının formulü budur sevgili dostlarım.

Aynı hevesle devam edilir mi bilemiyorum ama sırada "2012’de Eurovision’a kim gidecek?” var.

0

Kaktüs Radyasyona Karşı

Ah efendim Türk milleti olarak ne kadar da sonradan uyanan bir milletiz öyle değil mi? Deprem haritasında nacizane ülkemizin kırmızı olmayan sayılı bölgesi vardır önlem almayız, adamlar gecenin bir yarısı bankaları hortumlar, “paramız nede olsa devlet güvencesinde” deriz, hatta hepsinden geneli “bana bir şey olmaz” gibi über bir görüşümüz vardır her saçmalığın içine dalarız.

Şimdi de malumunuz dost ve kardeş ülke (bu tanımın içi de bankalar gibi boşaltılmış olabilir) Japonya, depremdir, tusunamidir biri dizi doğal afetle baş etmeye çalışıyor. Bu da yetmezmiş gibi, insanlığın kendi medeniyetine yaptığı belki de en ağır intihar girişimi olan nükleer santrallerinin durumu da içler acısı. Radyasyon sızıntısıdır falan tablo baya kötü malumunuz.

Tamamen farklı bir coğafyada, bu intihar malzemesini kurmaya yeltenen sevimli bir ülke olan Türkiye’nin halkı ise ne hikmetse bu radyasyon mevzusunda her zamanki vurdumduymazlığı göstermemekte kararlı görünüyor. Santral yapılır/yapılmaz, işte ihaleyi bizim amcaoğluna verdik falan hikayeleri arasında top dönüp dolaşıp kullandığımız bilgisayar, TV gibi elimizin altındaki potansiyel radyasyon oluşturucularına geliyor ki kıyamet de esas burada kopuyor açıkçası.

Evet, bu teknolojik oyuncakların bir radyasyon potansiyeli olduğu doğrudur ama esas sürpriz, bu potansiyeli bir bitkiyle yani kaktüsle absorbe etme gayretinde. Onlarca yıl itilip kakılan, dikenli yapısı yüzünden üzerine oturma parodilerine kurban giden bu bitkicik nasıl oldu da 21. yüzyılın bir karın ağrısına ilaç olmayı başardı onu merak ediyor herkes. Cevabı çok basit; tesadüfler..

Zamanında nükleer reaktör kurma amacıyla yola çıkan Amerika Birleşik Devletleri, bakıyor ki bu zararsız(!) santraller halkın sağlığına olumsuz etkilerde bulunacak, o zaman bunları insan yaşamından uzak noktalara kurmaya karar veriyorlar ve o 9,826,675 km2’lik ülkelerinde arayıp tarayıp çöllerde karar kılıyorlar. Santraller inşa ediliyor, çalışıyor falan, aaa biri bir bakıyor ki nükleer santrallerin yanında bir sürü kaktüs var. Ee olacak tabi, adam gitmiş çöle kurmuş reaktörü, çölde kaktüsten başka hangi bitkiyi bulabilirsiniz ki?

Onlarca yıl sonra da bizim zeki milletimiz bu kaktüs-nükleer reaktör ilişkisinden yola çıkarak kaktüsleri, radyoaktivitye karşı savaşta en ön plana çıkarıyor. Bilgisayarın yanına, televizyonun yanına, duymadım ama bu mantıkla mikrodalganın yanına da olabilir dolduruyorlar kaktüsçükleri.

Bear Grylls’ten World Wild Vet Luke Gamble’a, Snakemaster Austin Stevens’tan bir vatozun talihsiz bir biçimde tahtalı köye yolladığı Crocodile Hunter Steve Irwin’e kadar tüm belgeselciler bilir ki; o bitkinin emeceği tek şey sudur. Yani evde susuz kalırsanız altın yumurtlayan tavuğu kesmek misali belki size bir bardak su verir ama radyasyon falan zor işler..

Köşedeki çiçekçi amca, süpermarketlerin indirim reyonları ve yapı marketler bu fikirlerime katılmıyor biliyorum ama “her eve bir kaktüs” amacı gütmüyorssanız şu bitkileri çöllerinde bırakın derim. Yoksa İstanbul’daki palmiyelerden daha büyük sorunlarımız olacak benden söylemesi.

0