Archive for Teknoloji

The new iPad

Tamam kabul bende iPad 3, HD veya 2S gibi bir isim bekliyordum. Ama Apple, sanki bu karmaşadan sıkılmış olacak ki yeni nesil iPad’i, iPod ailesi gibi sadece kendi ismiyle anmayı tercih etti. “Yeni iPad”; hepsi bu kadar. Aslında düşününce fena değil ama sonraki nesillerdeki uygulamaları ve/veya karmaşaları da görmek lazım.

Neyse, geleceğe bakmak için henüz çok erken dolayısıyla henüz “dünkü bebek” kavramının kelime anlamıyla bile temsilcisi olan the new iPad’i konuşalım.. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, yeni iPad’te olumlu anlamda görebileceğimiz tek bir sürpriz bile yok. Gelişmiş kamera(lar), tabi ki retina display, eskileri de iyidi ama gelişmiş pil ömrü, yeni bir işlemci bla bla.. Hepsi bekleniyordu ve hepsi geldi. Sürpriz anlamında dünkü tanıtımın ardından elimizde kalan sadece yeni bir isimlendirme stratejisi ve bir önceki model iPad 2’den 0.8mm kadar kalın yeni bir cihaz oldu. Haa birde merak edenler için Siri’nin olmayışı da bence atlanmaması gereken bir ters köşe.

Şöyle kağıt üstünde bakıyorum da, iPhone 3GS’ten 4’e geçiş sürecindeki retina display’in duygusu ve iPad için muhtemelen bunun gerekliliği dört çekirdekli A5X işlemcisi dışında pek cezbedici bir yanı yok yeni iPad’in. Hani şöyle home button’ı kaldırıp tamamen multitasking gestures’la yeni bir deneyim önerse falan yine en “almayacağım” diyen kullanıcıları bile cezbedebilirdi ama dünyanın büyük bir bölümünde emekleme aşamasındaki 4G’yi standart sayıp, koca cihazla görgüsüzlüğün önde gideni bir manzaraya sebebiyet veren fotoğraf çekimine yatırım yapan bir iPad, beni etkilemiyor.

Bu noktada ilk aklıma gelen ürün çeşitlendirmesi ihtiyacı çünkü ilk iki neslinde herkese hitap edebilen iPad, artık baya baya kendini performansa, oyuna adamışa benziyor. Buna karşın inceliğinden ve ağırlığından ödün vermeyen, daha internet odaklı bir alternatif olsa retina display’le tadından yenmezdi. Ayrıca kişisel olarak ilgilenmesem de daha ufak ebatlarda iPad bekleyen grupları da görmezden gelmemek lazım. Henüz zaman var ama Christmas dönemi için 7” bir model söylentileri de yok değil.

Yeni iPad, tüketim çılgını kesim dışında bilinçli kullanıcının soru işaretlerini yeterince kaldıramadı ve bana kalırsa tablet piyasasına hiç bulaşmamış kesim dışında fazla da bir hedef kitlesi yok. Elindeki iPad 2 ve hatta orijinal iPad’i değiştirip yeni modeli tercih edenleri fanboy’luk mertebesi sevgiyle kucaklasın.

Posted in Teknoloji | 13 Comments

Minus to Plus

2011′in yaz ayıydı galiba Google+’ın davetiyesi elime geçtiğinde. Mail adresime gelen ve şu an isimlerini hatırlayamayacağım 271920100 kişiden birinin davetini kullanıp Gmail’e ilişiklendirerek ve bio’yu oradan, ad soyadı buradan (yok ya o kadar da değildi) kopyalayıp yapıştırarak oluşturuvermiştim hesabımı beş dakikada. Sonra öylee kaldı baya bir süre hayalet kasaba tadında. Birkaç teknolojik arkadaş edinmiştim elbet bu sürede..

İlerleyen dönemde Google+ için beklenen davetiyesiz olarak herkese açılacağı gün geldiğinde hafif dalgalanmalar yaşanmadı değil.. Oradan arkadaş, buradan circle, bilmem ne, falan filan.. Eee sonra? Sonrası büyük bir gerileyiş.

Teknoloji dünyasında bir işten sıkılma eşiği vardır. Bu eşiğe gelene kadar piyasanın büyük oyuncaları parsayı toplar, bir daha ne fırtınalar ne depremler olursa olsun, ambarlarında ömürleri boyu yetecek yiyecek ve diğer ihtiyaçları bulunur. İşte Facebook’un tam da bu rolü oynadığı sıralarda Google+ piyasaya girmeye kalkıştı. Aslında kabul etmek lazım, Google Wave ve Google Buzz’a göre çok daha ciddi bir şekilde asıldı arama motoru devi bu işe ama yaz gelince kimse mont almaz hesabı, sınırlı davetiye ile uyguladığı arz eksikliği ortadan kalkınca klasik ekonomi kuralları işlemeye başladı (introduction to economics) ve insan enflasyonu karşısında Google+ bekleneni veremeyince bir hayli değersizleşti.

Birde işin etik boyutuna bakalım. Google malum vazgeçilmez bir arama motoru. Bunun sonucunda birisi hakkında Google search yaptığınızda, eğer bu insanın Google Plus hesabı varsa kişisel, kurumsal sitelerinin hepsinin önünde Google+ profili ortaya çıkıyor ilk sırada. Google+ biraz daha ciddi düşünülmüş bir sosyal ağ olsa bile, sosyal medyanın saygınlığı günümüz insanlığında “zaman geçirme” tadında algılandığı sürece (ki bunun dışında kullanabilen gerçekten çok az kişi var) Google search’teki ilk sıradaki bu profil ancak kişilerin imajını zedelemeye yarar. Bununla birlikte Facebook gibi rakiplerinin tarafındaysa olay haksız rekabetten başka bir şeye sebebiyet vermiyor ki, daha şimdiden dava kokuları alınmaya başlanmamış değil (seni seviyorum iki olumsuz).

Son olarak adres satırlarına çok takılırım ben. Google+, plus.google.com gibi bir subdomain’le benim gözümde 1-0 geriden başladı ve bu da yetmezmiş gibi, kullanıcıların kendilerine özel hazırladıkları profiller için de slash’tan sonra 4483962449000 gibi saçma sapan, sallama (üye numarası da olabilir ama umrumda değil) değerler atamaya başladı. Pazara yeni giriş için genel uygulama bu olsa da, Facebook’un halihazırda /username uygulaması ortadayken bu çağdışılık nedendir anlamak mümkün değil. Video’da da hatırlarsanız aynı şey olmuştu. video.google.com ne yaptılarsa tutmamış en sonunda Google, “kıroyum emme para bende” mantığıyla YouTube’u satın almıştı. Bu hesapla Plus da tutmazsa Facebook’u mu satın alacak? Biraz zor..

Sonuç olarak herkes iyi bildiği işi yapsın derler ya; jack of all trades’lik Google’ı sosyal medya işinde şu ana kadar kurtarmadı ve bundan sonra da dalgaların yavaş yavaş çekildiği kumsaldan çıkıp surf yapan bir sporcuya çevirebilmesi zor görünüyor. Daha oynanacak hangi kartları vardır bilmem ama Plus, Google’ın istediği seviyeye çıkarsa çok şaşırırım.

PS: Sen misin adsoyad.com adresimin önünde yarı aktif sallamasyon Plus hesabımı listeleyen? Kapattım gitti ;)

Posted in Teknoloji | 40 Comments

“Son”y Erics”son”

Sony’nin hiç var olmadığı bir markete, Ericsson’ın -o an için düşük bile olsa- marka tecrübesi ve bilinirliğiyle girmek istemesi sonucu oluşmuştu bu ortaklık. Ericsson, Nokia ataklarına karşılık verememiş ve dibe gidiyordu. Sony ise yatırım yapacak yeni bir sektör arıyordu. Sene 2001′di. Ve birleştiler. Özünde ying yang’i baz alan yeni logo, yenilikçi dizaynlar, T serileri, Z serileri… Sony Ericsson’ın joystick anlayışı, ilk renkli ekran, Communicam olayı, T610 ve kardeşlerinden ilham alan yeni K serileri, kameralı modellerde bir devrim olan C serileri, Cybershot olayı ve en bilineni Walkman serileri. Tabii neredeyse yıllardır hiç değişmeyen -son modellerde flash ile de desteklenen- renkli ve cıvıl cıvıl kullanıcı arayüzü ve arada bir kaç tane olan symbian’lı özel, yer yer dokunmatik P serileri. Ha bir de hakikaten dandik şarj girişleri.

Hayatımıza bu ürünleri soktu bu şirket. Yalnız nedense, Nokia’ya göre daha şık, kibar ve Nokia’ya kullanılabilirlik olarak bayağı yakın olsalar da bu telefonlar istedikleri pazar payına bir türlü hakim olamadılar. Şirket kendisine bir ekol yarattı, burası gerçek. Kim Walkman serilerinin ses kalitesinden ya da Cybershot’ların kamera olanaklarından şikayet edebilir?

Fakat yetmedi. En son atılımlar da canlandıramadı bu ortaklığın gücünü. Bildiğimiz adlandırma stratejisinin dışına çıkan Sony Ericsson Aino gibi cihazlar da isteneni veremedi. Taa ki Xperia gelene kadar. Adını aynı Windows XP gibi experience kelimesinden alan ilk Sony Ericsson Xperia Z1 bir Windows Phone idi. Resistive dokunmatik, 65.000 renkli bir qwerty keyboard sahibi, Windows Mobile 6.1 Professional yüklü arkadaştı. Çok tuttu. Hatta bir mobil telefonda birden çok masaüstü deneyimi yaşatan ilk cihazlardan biriydi. Bu ortaklığın ilk Windows Phone’u olmasına rağmen bayağı beğenildi, bizim ülkeye hiç gelmedi resmi olarak, o ayrı.

O zamanın önemli mobil işletim sistemlerinden biriydi tabii Windows Mobile, onlar da Symbian yerine onu seçmişlerdi. 2008′de Symbian artık vasat bir işletim sistemi olarak sayılmaya başlamıştı. Üstün bir cihazda komplike bir işletim sistemi sunmak istemişlerdi. Şimdi ki Xperia’ların atası da aratmıyordu varislerini zaten. iPhone’dan sonra kızışan bu akıllı telefon piyasasında Android artık belirli bir güç haline geldiğinde Xperia serisini buna adapte etmeyi uygun gördüler ve bunu yaptılar. İlk Android’li Xperialar yine de tam umulduğu gibi heyecan yaratmadı, ama hamle doğruydu. Şimdi geldikleri noktada ciddi olarak iyi cihazlar yapıyorlar. Yer yer “eh işte” düzeyinde modellerle gelseler de, Xperia serisini canlı tutmayı ve rekabet edebilir düzeyde tutmayı başarıyorlar.

Ortaklıktan tam 10 sene sonra, 2011′de, Android de inanılmaz geliştiği için artık Sony, bunu kendi cihazlarıyla bir bütün olarak sunması gerektiğini gördü. Apple’ın kendi cihazları arasındaki muazzam bütünlüğü yakalamaya dair bir adım olduğu anlaşılabiliyor buradan. Zaten sinyalini önceki aylarda PlayStation phone ile vermişlerdi. Sony Ericsson’ın da yıllara yayılmış bir bilinirliği vardı pazarda fakat bu çok yüksek bir marka saygınlığı imajı yaratmıyor tüketicinin aklında. İnsanların aklı şirketin kâr edemeyen yıllarına gidiyor, içinde Ericsson geçtiği için “”bu Ericsson da iyiydi ama çevresi kötüydü, bitti, gitti…” şeklinde yorumlar oluşmasına yol açıyordu. Daha doğrusu Ericsson kelimesi ister istemez insanlara 1990′ları hatırlatıyordu çünkü şirketin damgasını vurduğu yıllar o zamanlardı. Bu eski çağrışımlardan kurtulmak için şirketin hem ürün anlamında hem marka iletişimi anlamında yenilenmesi gerekiyordu. Xperia’lar bu durumu cihazlar tarafında pozitife çevirdi. Fakat Sony daha fazlasını istedi, resmen namusunu temizlemek istedi bir bakıma. Bu yüzden şirketin %50 ortağı olan Ericsson’dan tüm hisseleri $1.5 milyar dolar’a satın aldı.

Ericsson’ın mobil birikiminden bu kadar faydalandıktan sonra artık kendi başlarınalar bu koskocaman pazarda. Bu büyüklüğü devam ettirmek doğru donanım seçimleri, doğru kalite anlayışları ve doğru platform tercihleriyle kendini gösterecek. Tüm bunları da müşteriyi ve pazarın gereksinimlerini merkeze alarak devam ettirmeliler. Mobil ürün gamının sadece Xperia ile sınırlı kalması doğru teknolojilere de odaklanılmasını ve belirlenmiş stil çizgisinin dışına çıkılmamasını sağlayacak ve yerini sağlamlaştıracaktır.

Şimdi, bu yeni vizyon çerçevesinde, önümüzdeki Xperia’ların artık sadece Sony Xperia olarak tanıtılacağını ön görmek zor değil. Şirketin faal olduğu 4 büyük alanda 4 farklı ve güçlü kimlikli ürün gamı yaratıyorlar: Sony Bravia, Sony Xperia, Sony PlayStation ve Sony Vaio. Diğer üçünün ne kadar iyi olduğunu biliyoruz, sanırım 4.’de de yanılmayız. Yanıltmayacaklardır.

Alihan

Posted in Okurlar, yazar olursa.., Teknoloji | 1 Comment

F1 2011 incelemesi

Yaklaşık 15 gün önce, uzunca bir süre beklediğim F1 2011′in PlayStation 3 promo kopyası elime ulaştı. Aslında bana hep ne garip geliyor F1 oyunlarında biliyor musunuz? Atıyorum futbol, basketbol ayarı oyunların sonbahara doğru çıkan yeni sürümleri her zaman gelecek yıla ait olurken Formula 1′de bu durum tam tersi biten yıla ait oluyor. Tamam sezon bittikten sonra Formula 1 heyecanı kaldığı yerden devam ediyor falan ama altı ay içinde yeni sezon başlayınca elimizdeki oyun da otomatikman eski damgasını yiyiveriyor. Halbuki Mart-Nisan gibi yeni araçların örtülerinin kalktığı bir dönemde raflardaki yerini alsa F1 20XX serisi, bir sene boyunca güncel bir oyun hissi yaşamaz mıyız?

Neyse, işin pazarlama bölümüne takılmayıp oyun hakkında konuşmamız daha uygun olacak gibi geliyor.. Sınırlı sayıda platforma çıkan F1 2009′u saymazsak F1 2011, Codemasters’ın Formula 1 oyunlarındaki ikinci deneyimi. Açıkçası Electronic Arts’ın son F1 Challenge 99-02′sinden sonra F1 2010, şu ana kadar F1 oyunlarına yapılmış en ciddi yaklaşımdı ve birkaç güncellemeyle giderilen pit & ceza sistemi hatalarının ardından Formula 1′i sadece yarış olarak görmek yerine arcade tarzıyla bir Formula 1 pilotunun hayatını bizlere tattıran harika bir oyun olmuştu. Asıl soruysa F1 2011 ne olacaktı? Daha ileri neler götürülebilirdi?

Bu konuda F1 2011 piyasaya çıkmadan önce hemen herkes iki şey üzerine odaklandı; KERS ve DRS. Formula 1′de kullanılmaya başlayan bu iki güzide sistemi oyun içerisinde kullanma fikri de kağıt üzerinde kesinlikle ilham verici ama pratikte gelin görün ki sanıldığı kadar kullanışlı olmamış ve dolayısıyla beklenilen tadı verememiş.

Hala ne olduklarını bilmeyenler için kısa açıklamalarla gidelim. KERS, yani Formula 1 aracının frenleme anlarında oluşan enerjiyi toplayan ve pilotun istediği anda bunu kullanarak araca ekstra bir güç sağlatan kinetik enerji dönüşüm sistemi atanmış bir tuş yardımıyla rahatlıkla ve oyunun her yanında kullanılabiliyor. TV’nin sağ alt köşesinde kalan pil benzeri sistemle de KERS’inizin ne kadar kaldığını her an takip edebiliyorsunuz. Özellikle düzlüklerde, dur/kalk anlarında ve araç geçerken tadı çıkabilen sistemde tek kusur bana göre tekrar dolma sürecinde yaşanıyor. İşin teknik boyutu ne kadar aktarılmıştır bilemiyorum ama özellikle sadece sistemi ne kadar etkileyecek diye deneme amaçlı yaptığım en ağır frenlemelerde bile KERS’te bir doluş göremedim. Tabi ki soranlar olacaktır e frende dolmayacaksa ne zaman dolacak bu sistem diye. Söyleyeyim: Sadece start/finish düzlüğünü geçerken ve sonuna kadar. Bazı grand prix’leri izlerken de benzer bir duruma şahit oldum ama bana göre burada izleyiciye ve/veya oyuncuya aktarılan anlık bilgi akışında problem var. Yani frenlemelerle dolan bir sistemin tamamen boş halden full’e, tam gaz gidilen start/finish düzlüğünde geçmesini benim kafam almıyor.

Ve DRS; hareketli arka kanatlar. Pistin belirli bölgesinde öndeki pilota yakınlık derecenize göre kullanabileceğiniz ve hız anlamında size avantaj sağlayan suni geçiş sistemi. Bu sistemi sezon başından beri eleştirmekten bıktım o yüzden direk oyundaki kullanımına geçiyorum: Öncelikle antrenman ve sıralama turlarında sistem, gerçekte olduğu gibi her noktada açık kullanılabiliyor. Bu noktada virajlarda yaşanan downforce kaybını hissetmeniz hoş olmuş ama gelin görün ki oyun esnasında sistem çok pasif. Kişisel olarak R2 tuşuna atadığım sistemde (ki istediğiniz tuşla değiştirmekte özgürsünüz) tuşa peşe peşe üç basışta farklı tepkiler veriyor ve açıkçası oyun içerisinde bunları keşfetmekle o kısacık düzlüğün geçip gitmesi arasında çok kısa bir mesafe var. Bir dahaki turlar öndeki pilotla farkın artıp-azalması, ilk iki tur sistemin kullanılamaması falan zaten sevmediğim DRS mantığını oyunda da kullanışsız olarak nitelendirmem için yetiyor da artıyor bile. Bir süre sonra inanın DRS falan unutup sadece KERS ile devam etmeye başlıyorsunuz ki bu durum, bir kayıptan öte gereksiz bir detayın sadece kullanılmaması olarak tarihteki yerini alıyor.

Birde güvenlik aracı vardı dediğinizi duyar gibiyim. Bir sezonda yaklaşık 4 yağmurlu yarış geçirdim, beyzadeyi görmek için sahte kazalar yaptım ama ne yaptıysam yok yok.. Nasıl girer, nasıl tepkiler verir, nasıl takip edilir bilemiyorum. Onun için yazımı bir sezon daha sallama gibi bir niyetim yok ve galiba artık merak da etmiyorum.

Bu yeni zımbırtıların dışında oyun güncel bir F1 2010. Yenilenmiş menüler, güncel takımlar, pilotlar falan tahmin ettiğiniz şeyler hep.. Oynanabilirlik kısmında ise biraz daha “oyunvari” bir hava sezdim. Evet grafikler falan F1 2010′dan daha iyi ama F1 2011 daha bir “oyunsu” gibi. F1 2010′da Codemasters grafik anlamında gerçekliğe ne kadar yaklaşmışsa F1 2011′de de bir o kadar uzaklaşmış. Beğenmeme gibi bir şey anlaşılmasın ama daha çok “ben oyunum” diye bağıran bir sürüm F1 2011. Bunda büyük ihtimalle PlayStation 3′ün artık yavaş yavaş eskimesinin ve yapımcıları sınırlamasının da payı vardır elbet ama F1 2010′u yapan da aynı firma sonuçta. Farklı yöne iki adım atmaktansa aynı yönde bir adım atmak bu noktada daha tercih edilebilir olabilirdi.

Toparlamak gerekirse güncellik, yeni sistemler ve yaşatacağı heyecan için beklediğimiz F1 2011 şu an piyasada bulunabilecek ve F1 taraftarlarına yarış deneyimi katacak tek oyun ama geçen yılki F1 2010′un tadını yaşatabildiğini de malesef söyleyemeyeceğim. Bu saatten sonra beğensin/beğenmesin kimse F1 2011′i bırakıp 2010 oynamaz ama eski oyunda bilmem kaç kere şampiyon olup yeni oyunu bekleyen birinin de sıkılmadan geçen yılki kadar oynayabileceğini sanmıyorum.

Posted in Formula 1, Teknoloji | Leave a comment

Dünden Bugüne Worms

Yıl 2000-2001 falan. Net olarak hatırlamak mümkün değil ama ne yaptığımız belli; Worms Armageddon oynuyoruz..

Böyle damdan düşer gibi nereden aklına geldi diyenler için daha yakın bir tarihe cumartesi akşamına (22 Ekim 2011) dönüyorum.. O hatırlamadığım yıllara ait bir arkadaşım elinde iPhone sırıtarak geliyor. Yok hayır teknolojiyle, iPhone’la vs de alakası yoktur o yüzden tam telefonu soracaktım ki lafı ağzıma tıktı. Slide to unlock’un ardından sadece bir uygulamaya dokundu ve telefonu bana verdi. Uygulama, tahmin edeceğiniz üzere Worms’tü.

Yine geçmişe dönelim.. Şimdi pek olası değil ama o yıllar her evde bilgisayar olmayan, internetinse dial-up tadında emeklediği yıllardı. Doğal olarak arkadaşlar olarak bilgisayarların “birbirinden uzaklaştırma” etkisine henüz maruz kalmıyor tam tersi birbirimizin (aslında pratikte birimizin) evinde toplanıp oyunlar üzerinde master yapıyorduk. Ama bilen bilir, tek bir bilgisayar üzerinden multiplayer bir oyunculuk çoğu oyun için işkencedir çünkü 100 küsür tuşu eş zamanlı olarak iki oyuncunun bölüşmesi tahmin edilebileceği üzere pek de kullanışlı olmuyordu. Amaa iş Worms’e gelince işte orada durun dedirten bir multiplayer deneyimi vardı ortada. Aynı bilgisayar üzerinde, herkesin sırasını beklediği bir multiplayer deneyimi. Eh birde Worms’ün harika rekabet duygusunu bu işin içine katınca, dışarıdan o kadar absürt görünen savaşan solucanlarımız, bizlerin vazgeçilmez kahramanları olup çıkıveriyordu.

Birde oyunun esnekliği var tabi. Sadece birkaç tık ile kendi haritanızı tasarlamaktan tutun da, çocukluktan gençliğe adım atılan andaki yaratıcılığı besleyen kendi kurallarınızı harika bir şekilde adapte edebileceğiniz esnekliğe kadar her şey Worms’te idi.

Yeri gelmişken paylaşayım; ayıptır söylemesi (yoo neden ayıpmış okuyun da siz de öyle oynayın :)) Worms’te kendi geliştirdiğim bir mod da vardı. İsmini “liderli” olarak koymuştum. Oluşturduğumuz takımlarda “Worm 1″ olarak anılan solucanı kendi ismimizle değiştirerek başladığımız oyunda (ki Tolga ismini en çok aşağıladığım an budur :)) temel amaç olarak bu adımızı taşıyan solucanı korumak ve rakibimizin liderini öldürmek üzerine kuruluydu. Yarattığımız güvenli haritada solucanları manuel yerleştirerek (lideri en güvenli yere tabi ki) başladığımız oyunda farzı mahal lider Tolga solucanı kendini haritaya ek olarak korumak için ortalığa demir-çelik zımbırtılar koyup, kazılar yaparak kendini daha da gömerken diğer yedi cengaverimiz de rakibimizin liderini öldürmek için elinden geleni yapıyordu.

Bunu ilk tanıttığımda (gören de dünyayı değiştiren bir ürün ortaya çıkardım sanacak) arkadaşımın ilk tepkisi “e lider ölünce oyun bitmeyecek ki” olmuştu. İşte o an, haftasonu bana iPhone’da Worms uzatılan tepkiyi ben vermiştim. Bir şey söylemeyip mouse’a uzandım ve ekrana sağ tıklayarak hafızam beni yanıltmıyorsa sağ alt köşedeki surrender’a tıkladım. Sevimli ama liderleri ölen solucancıkların yüzlerine bürünen hüznü ve çıkardıkları beyaz bayrakları izledik beraber. Space’e bastığımızda da lideri ölen sevgili dostumun malubiyetini artık oyun da kabul etmişti. İşte Worms buydu! Oyundan öte, düşündüğünüzü gerçekleştiren bir başyapıttı o.

Aradan geçmiş 10 sene, hadi ara ara Windows XP yıllarının sonuna kadar da kurup oynamış olsak 4-5 civarı ama insan bu oyunun büyüsüne her platformda, her yaşta ve her oyuncuyla kapılabiliyor. Gerçi şimdi bakınca benim mod biraz diktatör hikayesi gibi geliyor ama uygulamada ister on sene önce bilgisayarda isterse iki gün önce iPhone’da aynı tadı, aynı heyecanı ve aynı yaratıcılığı(mı) sonuna kadar hissettim. iOS gibi yeni platformlar vesile olmasa belki daha da derinlerde kalacaktı Worms ama şu an tek kelimeyle o oyunu bilgisayarıma ilk kez kuran çocuk gibiyim. “Liderli” mod ile Worms oynamak isteyen varsa bana ulaşsın. Detayları & platformları konuşuruz :)

Posted in Scrtlg, Teknoloji | Leave a comment

iOS 5

Apple’ın iPhone, iPad ve iPod Touch’larda kullandığı mobil işletim sistemi iOS’un beşinci sürümü dün yapılan WWDC 2011′de tanıtıldı. Yapılan resmi açıklamalara göre 200′den fazla yeni özellik içeren iOS 5′in ana hatlarına şöyle bir göz atalım..

Notification Center

iPhone’un, çıktığı günden beri belki de en eleştirilen özelliği notifications idi. 2007′de çıkan ilk modeli bırakın, iOS 3′e kadar bu teknolojinin son noktası olarak kabul edilen cihaz, uygulamalar bazında anında bildirim özelliğine kavuşamazken, ancak geçtiğimiz yıl çıkan iOS 4 ile stabil bir çözümü elde edebilmişti. Peki iOS 5 bu konuda ne sunuyor?

Bu sorunun cevabı muhtemelen “derli toplu bir çözüm” olacak. iOS 5 ile, mail, Twitter, Facebook gibi aklınıza gelebilecek tüm uyarılar Notification Center denen tek bir bölümde toplanmış ve bunların size iletim şekli ekranın üst bölümüne yerleştirilmiş. Tabi ki bu çözümde akla hemen Blackberry geliyor. Kullananlar bilir özellikle Blackberry OS 6 ile saatin alt kısmına yerleştirilen bir bar tüm mail, arkadaş istekleri, kısa mesaj gibi uyarıları size anında iletilecek şekilde tasarlanmıştı. Bugün görüyoruz ki Apple da bu çözümü benimsemiş ve Blackberry benzeri bir çözümle iOS 5′in notification deneyimini en üst düzeye taşımış. Bununla birlikte telefon kilitli durumdayken (lock screen) direk ilgili notification için “swipe to respond” gibi çözümler hızlı birtepkinin de ilk habercisi gibi duruyor. Ayrıca oyun vb bir uygulamada da uyarıların yine üst bölümde görünüp kaybolması, uğraşınızı bozmadan uyarıyı almak için güzel bir çözüm olmuş.

iMessage

Ve en az notifications kadar iPhone kullanıcılarının sıkıntısı kendi aralarında mesajlaşamama problemiydi. Konu tabi ki iOS gibi bir cihaz olunca Whatsapp gibi üçüncü parti yazılımlarla bu gerçekleşiyordu ama Blackberry kullanıcılarının Blackberry Messenger (BBM) olarak bilinen dahili uygulaması gibi artık iPhone’lar da birbirleriyle hatta iPad ve iPod Touch kullanıcılarıyla sınırsız ve Wi-Fi, 3G gibi internete erişim ücreti dışında bir bedel ödemeden mesajlaşabilecek. Operatörlerin SMS gelirlerine ve az önce bahsettiğim üçüncü parti yazılımlarına büyük darbe vuracak bu özellik kuşkusuz kullanıcılar için haberleşmede mükemmel bir alternatif oluşturacak. Bununla birlikte Messages içinden mesajlaştığınız kullanıcıda iOS cihazı olup olmadığını sistemin kendi kendine kontrol etmesi ve bu durumda SMS’i, iMessage’a dönüştürmesi de ayrı bir güzellik.

Reminders

Dün tek tek incelediğimde pek fark etmemiştim ama şu an hepsini sıraladığımızda anlıyorum ki Apple iOS 5 ile eski sürümlerde ne eksik varsa ona el atmış. Kişisel olarak sıkça kullandığım ve uygun program bulmak için baya arandığım bir nokta da reminders (hatırltıcılar) idi. Yapcaklarınızı kısaca to-do-list yani yapılacak listesi olarak kaydedip cihazın sizi zamanı gelince veya sadece ne zaman bakmak isterseniz uyarması akıllı telefonlar için olmazsa olmaz bir özellik. Ayrıca yapıp yapmadığınızı karıştıracak kadar yoğunsanız da tamamlandığını anlamak için tick’lemek iOS 5 reminders ile sizinle.

Twitter

Son yıllarda hayatımıza giren en bağlayıcı unsurlardan biri de Twitter. iPhone aslında Twitter’a notifications ve iMessage kadar uzak kalmadı. Bir gün 2010′un ilkbaharında kullandığım Tweetie 2 uygulamasının güncellemesini gördüm ve habersizce yükledim. Değişen logo ve isim Twitter for iPhone’un doğuşundan başka bir şey değildi. Yani kısacası Apple, piyasadaki en iyi Twitter uygulamasını resmi uygulaması olarak satın almıştı ve bugün, bu uygulama iOS 5 ile telefonun menülerine de örneğin bir fotoğrafı nasıl mail atabiliyorsanız o şekilde yerleşmiş durumda. Safari, Maps, YouTube’sa Photos ve Camera dışında bu güzelliğin kullanılabileceği diğer alanlardan sadece bir kaçı.

Camera

WWDC 2011′de Flickr’daki fotoğraf makineleri listelendiğinde iPhone 4′ün yükselişi, bu telefonun fotoğraf anlamında ne denli güçlü ve tercih edilebilir olduğunu gösterdi ve bu bağlamda iOS 5 ile fotoğrafçılar da unutulmamış. İlk güzel haber kuşkusuz dört nesildir fiziksel bir fotoğraf çekme tuşu arayan kullanıcılara geldi. Dokunmatik ekran iyi hoş ama hem telefonu ayarlayıp hem de ekrana basarak fotoğraf çekmenin çok da dengeli bir hareket olmadığını iPhone kullanıcılarının tamamı kabul ediyordur sanırım. Fotoğraf çekmek için de ayrı bir tuş eklemenin Apple’ın tercihi olmadığı biliniyordu ancak fotoğraf çekmek için atanan ses arttırma tuşu ile herkes orta bir noktada buluşmuş oldu.

Ayrıca kilit ekranında “slide to unlock”un yanına eklenebilen seçenekle (iPad’teki çerçeve özelliği gibi) fotoğraf çekmeye kilidi açmadan başlanabiliyor. Bunlarla birlikte birlikte kesme, kırmızı göz giderm gibi seçeneklerle de artık iPhone farklı bir yazılıma ihtiyaç duymaksızın fotoğraf düzenleme işine de girmiş oldu.

PC Free

Aslında bu tam bir yenilik sayılmaz ama kolaylık diyebiliriz. Apple Pc Free olayını “independence for all iOS devices” olarak açıklıyor. Eskiye oranla değişen şeyse kısaca her iOS cihazı artık bir PC veya Mac’ten bağımsız olarak çalışabilecek. Cihazı ilk aldığınızda veya güncellediğinizde yaşadığınız aktivasyon meselesi (sim lock hariç tabi) iOS 5 ile kendi kendine çözülecek, bununla birlikte cihazlar kendi kendini update edip, iCloud sayesinde tamamen bilgisayar olmadan yedeklerini de yükleyebilecek. Başta sistemin sağlam bir internet bağlantısı gerektireceği düşünülse de Apple, artık iOS’u sadece güncellemeleriyle yükleyecek. Yani atıyorum bir iPhone 4′ün iOS 4 güncellemesi 600 küsür MB iken bundan sonraki güncellemeler iOS’un tamamını değil, yenilik kısmını içerecek.

Diğer yenilikler

Bu esas başlıkların yanı sıra Safari’deki tab düzenlemeleri, iPad için yeni bir klavye düzeni ve multitasking gestures ile home tuşunun işlevlerini parmaklarınızla yapabilmeniz, Wi-Fi üzerinden kablosuz senkronizasyon, iCloud üzerinden yedeklemeler, mail uygulamasındaki kalın italik gibi seçenekler, Newsstand ile okunacak malzemeler ve daha fazlası iOS 5 ile bizlerle olacak.

Uyumluluk

iPhone 3GS, iPhone 4, iPad 1, iPad 2, iPod touch 3rd generation ve iPod touch 4th generation’la uyumlu olacak iOS 5′in son kullanıcıya 2011′in sonbahar aylarında ulaşması bekleniyor.

Posted in Teknoloji | Leave a comment

A5 işlemcili iPhone 4S’in testleri başladı

Apple, iPhone 4’ün yeni test cihazlarını bazı oyun geliştiricilerine göndermeye başladı. Fiziksel olarak iPhone 4’ten farkı bulunmayan cihazların, içerisinde Apple’ın yeni çift çekirdekli işlemcisi A5’i barındırdığı konuşuluyor.

Bu, tabi ki geliştiricilerin ellerinde iPhone 5’i tuttuğu anlamına gelmiyor fakat gelecek nesil iPhone’un, iPad 2’deki gibi çift çekirdekli A5 işlemcisiyle geleceği neredeyse kesin gibi.

Test cihazını görüp onunla çalışma fırsatı yakalayan geliştiriciler telefonu iPhone 4S ismiyle anıyor ve cihaz, işletim sistemi olarak tamamı yenilenmiş, güncel donanımla çalışan bir iOS 4 versiyonu içeriyor.

Gelecek nesil iPhone’un nasıl görüneceğine dair hala bir ipucu yok ancak cihazın 1GHz’lik çift çekirdekli A5 işlemciyi barındıracak olması artık bir sır değil. Bununla birlikte grafikler için de Cortex A9 işlemciden bahsediliyor ki bu da, yeni iPhone’un geçmiş modellerden yaklaşık olarak dokuz kat daha iyi grafik performansı gösterebileceği anlamına geliyor. Görünüşe göre Apple, taşınabilir oyun pastasından artık daha büyük bir pay istiyor.

Güncel söylentilere göre iOS 5 ve iPhone 5 (veya ismi ne olacaksa) Apple’ın Haziran ayında yapacağı WWDC’de (Dünya Geliştiriciler Konferansı) tanıtılacak ve 2011’in Eylül ayında satışa sunulacak.

iPhone’un geleneksel satış tarihinden sapmasının en büyük sebebi ise beyaz iPhone 4 olarak görülüyor. Eğer bir erteleme ve/veya iptal daha olmazsa beyaz iPhone 4’ün ilkbahar aylarında satışa sunulması bekleniyor.

Posted in Teknoloji | Tagged , , , , , , | Leave a comment

BlackBerry OS 6 İncelemesi

BlackBerry’nin uzun zamandır konuşulan yeni işletim sistemi OS 6, sonunda birçok cihaz için indirilebilir hale geldi. BlackBerry’lerin deyim yerindeyse iş hayatının dışında keşfedecek yerler aramaya başladığı şu dönemde yeni işletim sisteminin neler getirdiğine şöyle bir göz atalım.

Öncelikle telefonumu yaklaışık bir aydır bağlamadığım BlackBerry Desktop Software’in uyarısıyla OS 6′in nihayet son kullanıcıya sunulduğunu öğrendim. Yalnız bu noktada birçok değişken mevcut. Cihazı bir operatörden almış olmanız, başlı başına cihazınızın modeli ve benim tahminime göre internete bağlandığınız ülke bile sizin OS 6′e olan uygunluğunuzu değiştirebiliyor. Bu anlamda desktop software’deki update kısmı sizi uyarana kadar zamanınızın geldiğini anlayamamanız biraz kötü. Örneğin bu sistemi tam anlamıyla oturtan Apple için yayınlanan bir iOS güncellemesi cihazı nereden aldığınız farketmeksizin, model uyumluluğu sağlandığında tüm dünyada aynı anda yüklenebiliyor. BlackBerry’nin de gelecek için bu sisteme bir düzen getirmesi faydalı olacaktır.

Upgate uygunluğundan sonra esas konuya; içeriğe geçelim. Yaklaşık yarım saatlik download & yükleme işleminin ardından yazılımın yedeklediği ayarlar yüklü BlackBerry’niz OS 6 ile karşınıza oluyor. Klasik setup ayarlarını geçtikten sonraysa homescreen’ınız sizi, adeta “ben yeniyim” diyerek karşılıyor. Geçmiş sürümlere göre baya bir yenilik içeren homescreen’da en üstte operatör ismi ve saatin olduğu bölüme tıklayarak telefonun bağlantıları ve çalar saat gibi fasilitelere anında ulaşabiliyorsunuz. Hafif küçülen sounds bölümü üst-solda yer alırken aynı bölümün ortası son günlerin modası spotlight search’e ve varsa cevapsız çağrı, mesaj, mail, Twitter gibi uyarılara ayrılmış durumda. Değiştirmemeniz durumunda duvar kağıdının kendini gösterdiği orta bölüm ve tamamen değişen alt bölüm ana ekranımızın diğer parçaları. Geçmiş işletim sistemlerinde 6 uygulamanın bulunduğu alt kısım özünü “all” ismiyle korurken artık tüm menüye ulaşmak için all’dan da anlaşılacağı üzere BlackBerry tuşu yerine navigasyon tuşu üzerinde parmağınızı aşağı kaydırmanız yeterli. Aynı şekilde sol-sağ yaparak media, favourites, frequent, downloads gibi kısayaollara ulaşmak da kolaylaşmış.

Ve gelelim menülere. Her uygulamaya giriş-çıkış artık bir efektle beraber oluyor ve tüm menü ikonları elden geçirilmiş. Bunlarla birlikte menülerdeki yazı tabanlı stil de yerini modern kategorilere bırakmış. Ayrıca YouTube, tüm sosyal ağlarınızı tek yerde toplayan Social Feed, telefonunuzun başına bir iş gelmesi halinde bilgisayardan müdahale edebilmenizi sağlayan BlackBerry Protect, MSN, Yahoo Messenger, Google Talk ve AOL’i içeren Instant Messaging tamamen yeni uygulamalardan birkaçı. Ayrıca iPhone’dan belki de en büyük esinlenme, logosunda o günün tarihini gösteren ve arayüzü baya toparlanmış yeni Calendar’da dikkat çekiyor.

Toparlamak gerekirse BlackBerry, OS 6 ile gençleşmiş diyebiliriz. Modern tüketim çılgınlığında elindeki imkanı iş adamlarının yanı sıra gençlere de yönlendirmeye çalışan bir firma için, iPhone karşısına çıkarabileceği telefonlarına kesinlikle güzel bir temel sağlayan OS 6, başta Torch omak üzere Bold ve Curve gibi birçok serinin güncel modeline yüklenebiliyor. Cihazınızın hızına nagatif bir etki yaratmayacağını da sözlerime ekleyerek desktop software’iniz “tamam” dediği an cihazınızı upgrade etmenizi öneririm.

Modeller, uyumluluk konuları ve yeniliklerin resmi sunumlarını blackberry.com/6 adresinden takip edebilirsiniz.

Posted in Teknoloji | Leave a comment

Mac Diary

Windows 95′ten beri PC kullanan ve iPhone-iPad gibi iOS cihazları haricinde Apple ürünü kullanmayan birinin sıfırdan, düzenli kullanıcılara muhtmelen komik gelecek, yeni Mac kullanıcılarına ise faydalı içerik sağlayacak Mac Diary karşınızda! Elimden geldiğince güncelleme gayretinde olacağım ve her şeyi tek yerde toplama gibi başta mantıklı gelen bir fikrim olduğunan tarih-saat kullanmaya özen göstereceğim. Blog içinde blog bir nevi..

19/3/2011, 18:20 MacBook’un içerisinden çıkan 2x1GB’lık ram yerine 2x2GB’a terfi, makul gelen program açılış sürelerini gayet hızlandırdı. En çok fark edilense Office for Mac gibi Apple dışı progamlar ve bilgisayarın açılış-kapanış süresi.

14/3/2011, 19:35 Dosya yazdırma zamanı. Yazıcının USB kablosunu takmamla Mac tepkisiz kaldı. Tekrar çıkarıp taktım değişen bir şey yok. System preferences’ten print & fax hanesine girdiğimde yazıcı zaten yüklenmişti. Windows gibi tepki verme veya bekleme gibi bir durum yok yani. Sonrasıysa cmd+p’den ibaret.

14/3/2011, 16:40 Tüm arşivleri yavaş yavaş taşımamla müzik dinleme fırsatını ancak buldum. Hoparlörler ekranın açıldığı bölümün altında kalıyor ve konumu gereği sesi baya iyi iletiyor. Kulaklık & iPod kalitesini aramamak güzel.

13/3/2011, 21:15 Herhangi bir program kurarken bile sorulan şifrenin bilgisayar açılırken sorulmaması dikkatimi çekti. System preferences/system/accaunts sekmesindeki login options işime yaradı. Temel olarak automatic login’i kapatmak yetti.

13/3/2011, 21:08 FTP için Filezilla, PC’deki gibi imdada yetişti. Windows’ta son zamanlarda kullandığım Core FTP’in şimdilik Mac sürümünü göremesem de Filezilla neredeyse aynı arayüzde karşıma çıktı. Aslında eskiden biraz farklılardı ama neyse..

13/3/2011, 20:49 PC’deki home, end, page up ve page down tuşlarının görevini cmd+yön tuşları yerine getiriyor. Çift tuşa basmak başlarda ağır gelse de yön tuşlarının kafamıza kazınan yeri dezavantajı bir ölçüde kapatıyor.

13/3/2011, 14:20 Mac OS X 10.6.6 açılış süresi: 14, kapanış süresi: 3 saniye. Bilgisayarı beklemeye almaya değmiyor çoğu zaman.

13/3/2011, 14:14 iTunes özünü bulmuş gibi. Windows’ta gördüğümüz tasarım birebir aynı ama diğer klasörler de bu formda olduğu için her şey daha uyumlu görünüyor. Ayrıca PC’de müzik çalma kısmını pek tutulmayıp, sadece iOS cihazlarının bağlantısında kullansam da, Mac’teki hızı player özelliğini de şimdiden ön plana çıkarttı. Eksta bir programa şu aşamada ihtiyaç duyulmuyor.

13/3/2011, 14:00 Windows’ta kullandığım font’ları tamamen copy & paste ile sorunsuzca Mac’e taşıdım. Font Book isimli birde uygulaması var.

13/3/2011, 13:45 Altyazılı dizi ve filmler için QuickTime eklentisinden fazla bir performans alamadım ama VLC isimli ücretsiz oynatıcı PC’deki BS Player’ı aratmıyor. QuickTime’de kaç saat aradığım Türkçe altyazı desteğini VLC’de saniyesinde bulduğumu unutmamak lazım.

13/3/2011, 13:38 Office for Mac 2011 sorunsuzca yüklendi. PC’deki 2007 versiyonlarına göre tasarımları neredeyse ayn ve Mac menüleri ve/veya kısayolları dışında bir değişiklik yok. Esas fark uygulamaların açılmasında. Word’te falan fazla farketmiyordu ama 3GB ram’li Windows 7 PowerPoint’i açarken normalin üzerinde kasılırken Mac, 2011 sürümünü sanki arkaplanda açıkmış gibi PC’nin en az yarı süresinde açıyor. Apple’ın yazmadığı bir program için gayet stabil. İlerleyen dönemde uygulama yükü arttığında PC’ye yaklaşabilme ihtimali olsa da bunu maksimum olarak göreceğiz gibi geliyor.

12/3/2011, 21:08 Dosya ismi düzenlemede elim F2′ye gidiyor.. Mac için doğrusu ise sıkı durun: Enter. Evet, sevgili Windows’un giriş tuşu Mac’in rename’i. Yazdık bir kenara.. :)

12/3/2011, 20:13 Şu an için tek eksik Microsoft Office gibi duruyor. Her ne kadar baksi geçen Word, Excel ve PowerPoint’ler açılabilse de düzenlemek için Office for Mac’i edinmek lazım. Ayrıca App Store demişken Twitter client’ı iPad’tekinin neredeyse aynısı olmuş. Web’de sorunlar çıkaran böyle bir site için bu ücretsiz application vazgeçilmez doğrusu. Bunun yanında FaceTime’ın 0.99$ oluşu Apple’ın yine ince hesaplar yaptığının göstergesi. iPhone 4, iPad 2 gibi cihazlarla iletişim kurabilmesi tabi ki en büyük artısı.

12/3/2011, 20:04 Kendi haline bıraktığımız Mac download’ı tamamlamış. Güncellemenin ardından her şey yerli yerinde ve tabi ki ilk göze çarpanı Mac App Store olmak üzere yenilikler mevcut. Bu arada trackpad’e fonksiyonlarından iki parmakla yukarı-aşağı sürükleme, iPhone benzeri zoom ve sağ tıklamanın çeşitleri kolay kavranıyor.

12/3/2011, 14:40 Snow Leopard için software update devam ediyor. Kendi haline bıakalım biraz.

12/3/2011, 14:29 İlk denediğim Apple dışı program Google Chrome oldu. PC’deki favorim Mac’de sudan çıkmış balık gibi biraz. Neyse ki Safari de PC’dekine göre her şeyle daha uyumlu görünüyor. Alışmamın uzun süreceğini sanmıyorum..

12/3/2011, 13:40 İşletim sistemi ve cihazın birbiri için tasarlanma olayı lafta kalmamış. 2GB ram kağıt üstünde yetersiz görünse de performasta hiçbir sorun yok. Bolca sekme açık Safari, tamamı açık doct animasyonları herhangi bir kasılma yok.

12/3/2011, 13:34 Toplamda 3 saat civarı sürecek bir güncellemenin mevcut internet hızı dışında yavaşlama yaratmaması beklentilerim dahilinde.

12/3/2011, 13:31 Apple’ın Mac sitesinde okuduğum Snow Leopard güncellemesi önemli. Var olan Mac kullanıcıları için ne ifade ediyordur bilmem ama Mac App Store sanırım istediğim bir özellik. 1.71 GB download içinde sadece o yoktur tabi ki ;)

12/3/2011, 13:22 Klavye ayarında seçilebilir 3 Türkçe kafa karıştırıcı. Wi-Fi şifremi girerken sorunun nerede olduğunu anladım. (Bu arada evet şifrem harf de içeriyor :))

12/3/2011, 13:16 İlk açılış için gayet hızlı bir başlangıç. Var olan Apple ID’sini girdikten sonra kullanıcı ismi ve diğer tanıtımlara gerek kalmaması güzel.

12/3/2011, 13:04 Unboxing’le başlıyoruz. Her zamanki Apple albenisi kutuya da yansımış değil mi?

Posted in Scrtlg, Teknoloji | Leave a comment

iPad 2 Preview

Apple’ın popüler teknolojik oyuncağı iPad’in ikinci jenerasyonu geçtiğimiz günlerde tanıtıldı. Steve Jobs’ın, hakkında çıkan sağlığının iyiye gitmediği iddialarını yalanlarcasına sahneye çıktığı iPad 2 tanıtımında bizzat bulunması da kuşkusuz beklenenden daha iyi bir cihaz tanıtılacağı havasını veriyordu.

Ama bana göre olmadı. Özellikle birinci nesil iPad’in incelemesinde Türkiye’ye ne denli geç geldiğini söylemiş, iPad 2′nin neden beklenip beklenmemesi gerektiğini söylemiştim. Bugün karşımızda bütün endamıyla duran iPad 2′ye baktıkça da birkaç ay önce gayet doğru tavsiyelerde bulunduğumu seziyorum..

Öncelikle açık ve net olarak söyleyebilirim ki iPad 2, Apple’ın rakipleri yüzünden çıkartmak zorunda kaldığı tam bir geçiş cihazı. Birisi o işlemciyle, diğeri şu kameralarla gelince tablet piyasasının hakimi Apple’ın eli ister istemez bir yılda kuvvetsizleşti. Rakiplerinin sadece ve sadece iPad’i geçmeye çalıştığı düşünülürse de yeni çıkan her cihazın orijinal iPad’ten üstün donanımlara sahip olduğunu (ve olması gerektiğini) kimse inkar edemez. Bununla birlikte yazılım ve kullanışlılık zırhıyla bir sene idare eden Apple için ikinci jenerasyon iPad, teknik anlamda bir cevap vermekten başka bir amaca hizmet edemeyen bir ürün oluyor.

Güzel bir incelik, vur deyince öldürürcesine eklenen gereksiz iki kamera ve iOS uygulamalarının kısa vadede ihtiyaç duymayacağı çift çekirdekli bir işlemci. Kağıt üstünde çok güzel özellikler ve Apple’ın o mükemmel pazarlama stratejisiyle kuşkusuz yeniden liderliğe oynayacak ama aktif bir kullanıcı olarak açıkçası hiç biri bana bir anlam ifade etmiyor.

İlk nesle oranla kullanıcıların iPad 2′den bu “büyük” yeniliklerin dışında esas beklediği tek şey neydi biliyor musunuz? Tabi ki iPhone 4′te harikalar yaratan retina display. Aradaki farkı gören biriyseniz bu ekranın iPad gibi bir cihazda neler yapabileceğini hayal edin. Ama gelin görün ki “geçiş cihazımız” iPad 2′de Apple, retina display’i es geçip göz boyayıcı teknik iyileştirmeler ve smart cover ismiyle lanse ettiği, tekelcilik kokan ve $39~$69 aralığında satışa sunulan kılıflarıyla, daha doğrusu cihazın sadece ön yüzünü kaplayan örtüleriyle karşımıza çıkıyor. Açınca cihazı uyku moduncan çıkaran, kapayınca uyku moduna alan, şekilden şekle destek sağlayan kılıflar kesinlikle çok kullanışlı ama onu da artık Apple’dan almak durumunda olmanız size de bir şeyler ifade etmiyor mu?

Sözün özü iPad 2, tablet piyasasıyla şu ana kadar tanışmamış çoğunluk için kesinlikle ilk ve en uygun seçenek olacaktır ama orijinal iPad (hatta iPhone 4) sahibi bir kullanıcının iPad 2′ye yönelmesinde en ufak bir sebep malesef göremiyorum. Kademeli olarak 11 ve 26 Mart’ta, iOS 4.3 yazılımı, orijinal modelde olduğu gibi 16, 32 ve 64GB’lık sürümleri, siyah ve beyaz olmak üzere iki renk seçeneği ve ilk nesliyle neredeyse aynı fiyatlarda piyasaya çıkacak olan iPad 2′nin teknik özellik ve yenilikleriyse şöyle:

  • 1GHz çift çekirdekli A5 işlemci,
  • İlk modele göre %33 ince ve %15 hafif tasarım. (241.2×185.7 mm, 8.8 mm incelik),
  • Orijinal iPad’e oranla 9 daha güçlü grafik performansı,
  • 10 saatlik pil ömrü,
  • Manyetik tasarımla cihazın üzerini kapatan ve belirli konumlarda sabitleyen kılıf (örtü),
  • FaceTime ve video kaydı için 2 kamera.

Posted in Teknoloji | Leave a comment

Copyright © 2012 Tolga Erbak