Hatırlarsınız, hatta nasıl unutabilirsiniz ki? 2009 sonunda kontratını tek taraflı fesheden Ferrari’nin tutumunun ardından belki de “zirvede bırakma” mantığıyla ama zirveden bir hayli uzaklaşmışken ayrılmıştı Kimi Raikkonen, Formula 1’den. Bu karar Fernando Alonso sevdasına 2009 gibi ölçüt kabul etmeyen bir yılı baz alıp Fin pilotu harcayan başta Ferrari olmak üzere kuşkusuz tüm Formula 1 dünyasının kaybı oldu. Otuzlu yaşlarının başında ve spora belki de en faydalı olacağı bir çağda F1 dışında kalan Raikkonen’in ardından kuşkusuz bundan sonra ne yapacağınden öte, Formula 1’e geri dönüp dönmeyeceği konuşuluyordu.

Kişisel olarak kafamda bu sorunun cevabıyla yaşıyordum sanki.. Bana göre Kimi Raikkonen Formula 1’e aitti ve ait olduğu yere bir gün dönecekti. Bu düşüncem, Fin pilotun ayrıldığını açıkladığı gün, WRC’de yarışmaya başladığı zaman, farklı serilerde başarısız sonuçlarla “alışma” evrelerinde olduğu dönemler veya F1’den sıkıldığını üstüne basa basa söylediği anlar; hiçbirinden etkilenmedi ve değişmedi. Neden ve nasıl oluştuğu konusunda en ufak bir fikrim olmasa da benim gibi bu düşünceyi paylaşan Formula 1 takipçileri eminim ki geçtiğimiz aylarda Fin pilotun eski ismi Lotus Renault GP olan Lotus F1 Team’le yaptığı 2 yıllık anlaşma sonrası “ben demiştim” havasına girmişlerdir.

Peki Raikkonen Formula 1’e na katar? Aslında Fin pilotun F1’den ayrıldığı dönem tam da Red Bull hakimiyetinin ilan edildiği ve yarış heyecanının günden güne düştüğü bir döneme denk geldi. Eğer Kimi Raikkonen, Ferrari dışında bir takımla anlaşıp bu iki yıldır yarışıyor olsaydı da teknik anlamda elinden fazla bir şey gelmeyeceği ortadaydı ama Raikkonen’in esprisi biraz da pist dışında görünüyor bana göre. Örneğin her filmde belli başlı karakterler vardır ve hepsi birbirini tamamlayacak şekilde izleyiciye sunulur. Raikkonen de bu bağlamda kuşkusuz F1 sahnesinin en önemli oyuncularından biri. Örneğin yağmurdan kırmızı bayrak sallanmış bir havada herkes araçta şartların düzelmesini beklerken pite dönüp dondurma & kola ikilisine sarılan, gazetecilere grid’te çoğu zaman hak ettikleri ukala cevapları veren veya dünya yıkılsa umrunda olmayacak havasıyla ortalarda gezinen bir isim yoktu Formula 1’de bu iki yıldır. Elbette Raikkonen’in yeteneği de tartışılmaz ama kendini gösteremediği yıllarda bile Raikkonen, kendi soğuk havasının aksine bu halleriyle Formula 1 için fazlasıyla eğlenceli biri oluyordu.

2012 sezonunda Lotus F1 Team’in ne kadar rekabetçi olabileceğinin ilk örneklerini gelecek ay başlayacak olan kış testlerinde göreceğiz ama takım nasıl bir araç ortaya çıkarırsa çıkarsın, Kimi Raikkonen’i F1’e kazandırmak gibi bir misyonu hayata geçirmesinin, en azından kısa vadede daha büyük bir kazanım olduğuna inanıyorum. Sonuçta bu noktadan sonra Lotus’un olası başarısızlıkları dahi, Raikkonen’in rekabetçi takımların ilgi odağı olmasını engelleyemez.

Görelim bakalım neler olacak..

Was a very very funny night in Kadikoy.

First of all Scrtlg’s perfect hot chocolote & chess coctail turned to the beer & chess on tonight. It wasn’t a offical name change but Tolga -king of the names- absolutely didn’t like this action. Despite this, he drank a lot too :) After that he tweeted it to the his huge followers with a small horse lie. According to him when Dery and FW get drunk, they tried to use horse like U and M moves. He closed his iPhone before sleep that’s why we could’t delete this tweet… So please don’t belive him :D

First game was between Dery and Frank Williams. Actually Dery is a perfect player but in first HC&C she was unlucky. (I’m not writing this as a Dery, it’s obvious right getlemen? :)) Today, in HC&CII she teared up FW. She lost just two pawns, a horse and a bishop in the hole game. After 9 minutes, FW was criying and Dery in the final.

Second game was Tolga’s and Heisenberg’s game. We don’t need a lot of words. Heisenberg was a weak rival for Scrtlg and their game was about 4 minutes. Tolga beat him with classic bishop & queen move in the grand opening. Heisenberg didn’t cry but he had to buy a lot of beer :))

In final, Scrtlg and Dery fought for the championship. The big final was about 27 minutes and unfotunately Dery has lost. (Yeah it’s about to be a writer :)) Complicated game and after when Dery lost her queen, it was easy for Tolga. Everybody wanted to see Dery as a champion but Tolga didn’t let it. (No problem I’m OK)

Third & fourth place game was (of course) not interesting. Two amateur: FW and Heisenberg played and Scrtlg & Dery didn’t even watch that rubbish game. According to amateurs, FW won and he became the third best player in HC&CII. Heisenberg fourth like in the first HC&C. What a loser ha? :)

After the games, we drank, we watched fringe 4×9, we drank and we did a lot of funny activity together. Even though I lost, it was a perfect night and day by day it’s going to be a rituel. But we missed my best friend Nil ‘Colly’. I wanna say her please come back honey and beat that Scrtlg! :))

It’s midnighttt! I need to sleep folks. Goodnight :)

Dery.

Bir sene önce Ales’e girip yüksek lisans peşinde koşacağımı söylese biri, yurtdışına bu amaçla gidip nasıl döneceğini şaşıran biri olarak gülerdim herhalde. Neyse, nasıl hızlı geliştiğine hala inanamadğım pek muhtelif nedenler sayesinde önce başvuruların son günü Ales’te sonra da yine sona yakın zamanlarda okullara başvururken buldum kendimi. Adı yüksek olmasına yüksek de, bazı detaylar bana bu işin biraz alçalmaya başladığını hissettirdi..

Öncelikle Ales. 86 kuşağı olarak biz ki ilkokulu beş sene okuyan son nesil, biz ki iki kez Anadolu & Fen Lisesi sınavlarına girmeye hak kazanan (ya da iki kez sömürülen) tek nesil, biz ki mavi önlü… (yok ya o daha önceydi :)), biz ki…. O kadar sınava girdik ki biz, Ales sınav değildi. Nasıl değildi? Biraz hızlı okuyabilme ve vasat anlayabilme kabiliyetine sahip herkesin Türkçe olarak andığı bölümü gözü kapalı yapacağı, matematiği ise annesinin karnında öğrendikleriyle (annem dört haneli iki sayıyı kafadan çarpabilir) götürebileceği bir komediydi. Hal böyle olunca iddalı olmasa da yeterli bir puanı alabilmek için kitap-defter sayfası açmanıza gerek olmadığı konusunda sizinle uzun uzun tartışmaya girebilirim. (Aynı durumda alamadıysanız sizi anti-üstün zeka ekibimizin nahif ellerine bırakacağız ya da daha basiti; niye çalışmadınız tembeller! :)) Lisans eğitiminin üzerine çıkabilmek için her ne kadar işime gelmese de bana göre çalışmak gerekirdi. Birinci alçaklık.

İkincisi ise özel okullar. Ya bir kontrol mekanizması var elbet ama lisansa oranla bana göre ipleri fazla gevşek bırakılmış. Hayır kalıba sokulmaya alışık olduğumuza mı diye düşünüyorum ama birbirleri arasında bile o kadar çelişiyorlar ki, beynimin standartlardan sorumlu bölümü şu an iflas etmiş durumda. Biri geliyor 10 kontenjan, diğeri diyor kaç kişi başvurursa hepsini alıyoruz, bölümler arası sonradan olası transferler, yine sonradan tezli-tezsiz değişimleri, bir anlaşyış, bir hürmet… Benim açımdan iyi, şikayetçi olmak için mazoşist olmak lazım ama sistemin geneli açısından esneklik had safhada. Fazla elastikiyet de iyi değildir benden söylemesi..

Aslında daha eklesem eklerdim ama uykum geldi. Sözün özü, ımm ne desem bakın nasıl da standart koyamaz oldum… Hah buldum! Sözün özü, “Nur kurada mızıkçılığa sebep olan isimdi” cümlesinde doğru yere virgül koyabiliyorsanız ve 271920100′ün karekökünü alabiliyorsanız, (hadi kafadan alamasanız da ne anlama geldiğini bilin) üstüne birde 10K silkelenirseniz yüksek lisansa hoş gelirsiniz. Ne kadar yüksek ne kadar alçak yorum sizin.

Bu açılış, Türkiye gibi “hayatımız sınav” mantığına hayatlarının ortalama üçte birini feda eden bir ülkenin evlatları için gelsin:

Bonomo nedir?
A) Kuzey ve Güney Amerika arasında yer alan bir kanal
B) Kinder’in bir çikolata çeşidi
C) Orta Afrika’da yamyam bir kabile
D) Hiçbiri

Cevabı aslında yazının sonuna, şöyle tersten okunacak şekilde yazmak isterdim ama içeriğin tamamını da o anda yok saymam gerektiğini hatırlayıp buraya taşıyorum. Cevap: D, hiçbiri.

Tamam tamam farkındayım “hiçbiri” yanıtı da yetmedi. Öyleyse sadede gelelim. Bonomo, Türkiye’yi Mayıs ayında Bakü’de yapılacak olan 2012 Eurovision Şarkı Yarışması’nda temsil edecek ismin soyadı. Birde adı var elbet: Can, Can Bonomo. (“My name is Bond, James Bond” gibi oldu :))

Şimdi darılmaca, gücenmece yok; Can Bonomo ismini dün ülkemizi Eurovision’da temsil edeceğini öğrendiğim ana kadar hiç duymamıştım. Sonuçta yerli isimlere pek alışık değilimdir, normaldir, falan filan derken sosyal medyaya da şöyle bir göz atayım dedim ve yalnız olmadığımı anlamam uzun sürmedi. Can Bonomo, ünü ülke sınırlarını aşıp bir yerlere ulaşmayı bırakın ülke sınırları içerisinde de yeni yeni tanınmaya başlayan bir isimmiş. Öğrenmiş oldum, öğrenmiş olduk.

Bu noktaya kadar hafif eleştirisel bir havada geldiğimin farkındayım ancak Eurovision’ın bizde algılanan değil de, dünyadaki yansımalarına bakacak olursak zaten bir şarkı yarışması olarak daha amatör sanatçı ve/veya gruplara hitap erriğini söylememiz yalnış olmaz. Son yıllarda artan kazanma hırsını biz dahil ellerindeki ünlüleriyle besleyen ülkeler yüzünden eminim bu görüş unutulmaya yüz tuttu ancak hatırlatacak birileri de vardır elbet ara sıra.

Hal böyle olunca Can Bonomo, ilk bakışta –en azından bana- kazanma abidesi gibi görünmese de mantık anlamında fena gelmedi. Türkçe-İngilizce hangi dilde bir şarkıyla katılıp Bakü’de ülkemizi temsil edecek bilemiyorum ama Bonomo, en başta Türkiye’de olmak üzere isminin sonuna eklenen “diye biri” ifadesini şimdiden atmışa benziyor. İyi tanıtım ha? Umarım ülkemizi de o iyi tanıtır..

Güzel bir hediye olması için almıştım Az’ı. Galiba 1,5 ay falan oldu.. Esasen Hakan Günday dünyasına Azil’le yaptığım ilk girişin ardından genel mantığa uyup yazarın çıkardığı kitapları kronolojik sırasına göre takip erme gibi bir düşüncem vardı ancak o 1,5 ay; amacına ulaş(a)mayan o 1,5 ay boyunca gelip gittiğim her dakika gözüm ona takıldı. Belki hala yapacak bir şeyimin olduğu gerçeği gözlerimi oraya kilitledi, belki de Azil’den aklımda kalan Hakan Günday portresini devam ettirme isteğim. Gerçekten bilmiyorum. Tek bildiğimse, çok sık yaşamadığım bir kitap tamamlayamama seansının daha sonrasında, sürpriz yaşamadan sevebileceğim, bağlanabileceğim bir şeyler okumaktı..

Az öyle bir roman ki, karakterlerini dahi direk olarak yazamayacağınız kadar derin izler bırakıyor insanda. Tam olarak açıklamak için düşündüğüm yer burası değil ama bu cümleyi açmam lazım.. Az aslında iki kiap gibi. İki ana karakterin, küçücük tesadüfleri dışında bambaşka yaşadığı iki berbat hayatı, tek kitapta toplamış Hakan Günday ve karakterlerimizin isimlerini de “Derdâ” ve “Derda” olarak belirlemiş. Bahsettiğim derinlik de tam olarak buradan geliyor. Eğer Az’da, sadece ilk anlatılan Derdâ’nın hikayesi bulunuyor olsaydı, bu yazıda onu, a’nın üzerindeki işareti bir güzel yok sayıp “Derda” olarak anabilirdim. Ama küçücük bir harfteki hatta harften de öte aynı harfin az farklı bir halindeki hayat, Az’da yeni bir kitap olarak anılacak kadar büyük.

/ Spoiler /

Derdâ dedik.. 11 yaşında para karşılığı satılarak zorla evlendirilen bir kız çocuğu. Ülkemizin berbat, iğrenç gerçeklerinden bir diğeri yani. Kendisini “alan” insanlık dışı varlıklar tarafından İngiltere’ye götürülüyor ve 16 yaşına kadar bir apartman dairesinde dışarı adım atmadan bu insanlık dışı varlıkların türlü işkencelerine maruz kalıyor. Bir şekilde yakaladığı (ve hatta her şeyi göze alarak yarattığı) çıkış noktasından sonraysa daha farklı bir dibe vuruş yaşıyor ve bu noktadan sonra -ne kadar sayılırsa artık- bir umut ışığıyla karşılaşıyor. Hikayesi bu. Ne daha eksik ne daha fazla. Ama Az’da, tüyleriniz diken diken, boşlukları doldurup insanlıktan, insanlığı bu hale getiren yaratıklardan tiksinerek okuyacaksınız onu, Derdâ’yı. A’nın üzerinde işaret olanını..

Ve Derda. O da ilk 11 yaşında çıkıyor karşımıza. Şu mezarlıktaki çocuklardan biri.. Babası hapiste, annesi bir hayli hasta. Mezarlığa gelip gidenlerin başında dikildikleri taşları yıkayarak üç beş kuruş kazanmaya çalışıyor. Sonra annesi ölüyor ve babası da yanında olmadığı için yurda gönderilmekten korkusuna onu parçalara ayırıyor ve gömüyor fazla düşünmeden. Sonra bir şekilde mezarlığı kendine meskan tutan adamlar ilgisini çekiyor. Para, fotoğraf alış-verişi falan bir şey anlayamıyor ama karışmadan da duramıyor. Kendisine direk bir tehdit olmasa da onlara ters düştüğünü varsayıyor ve kendini affettirecek yine büyük ölçüde kendisinin yarattığı bir yol buluyor; spesifik bir mezarı ömür boyu temizlemek gibi bir şey. Oğuz Atay’ın mezarını. Gel zaman git zaman Derda da büyüyor hatta okuma falan öğrenip Oğuz Atay üzerinde yoğunlaşmaya başlıyor. Sebebini bilmediği bir şekilde hayat onu Oğuz Atay’a bağlıyor ve derken bu uğurda cinayetler işliyor.. 40’larına kadar onu, zaten var olmadığı dünyadan iyice siliyor bu cinayetler..

Her şeyin sonunda Oğuz Atay buluşturuyor Derdâ ile Derda’yı. Daha önce karşılaştıklarını fark etmeseler de kayıp 40 yılın ardından bir 40 yılları daha oluyor beraberce geçirebilecekleri.. Bu defa daha insancıl, onun da ötesinde daha kendileri oldukları..

/ Spoiler /

İki kitap gibi deyip durdum ya hep, toparlamak da onun üzerinden olsun. Derdâ’nın öyküsü tek kelimeyle nefes kesiciydi ve insanın kanını donduran bir yapısı vardı. Derda’nınkiyse, ilk bölüm kadar akıcı olmasa da hayattan bir intikam havası sezdiriyordu. Derda’nın da durumu iyi değildi kabul ama Derdâ kadar ezilmedi, ezdi. Derdâ kadar hayatın tokadını yemedi, hayata tokat attı ve en önemlisi Derdâ kadar savunmasız değildi, hayat kendini direk olarak ondan savunmak zorunda kaldı. Ne için? Belki bir hiç, belki de sırf Oğuz Atay tesadüfleri için. Fark eden bir şey yok. Zaten tesadüfler de çok az anlatıldı Az’da. Hem tesadüfleri desteklemek bana göre gerçeklikten uzaklaştırırdı kitabı hele ki, hali hazırda iki öyküyü tesadüflerle birleştirmişken.. Hakan Günday için de durma noktasıydı. O da durdu. Hayatla birlikte.

355 sayfalık Az’ın ilk baskısı Doğan Kitap’tan çıkmış durumda. İyi okumalar, iyi yok olmalar.

İnsanın kendi kendine bulamayacağı, hadi olur ya şans eseri bulsa da bir şeyleri paylaşmak adına bir akşamı, bir geceyi renklendirebilecek ortaklığı yalnız başına sağlamasının kesinlikle imkansız olduğu haller vardır. İşte Up, böyle bir akşamda düştü ya da düşürüldü aklıma.

Genç ve bir hayli utangaç Carl Fredricksen’in, kaşif Charles F. Muntz hayranlığı ve aynı bahsettiğim akşamın paylaşımları ile ortaklıkları gibi maceracı Ellie’siyle tanışmasıyla başlayan Up, ikisinin de ortak hayalleri olan Güney Amerika’daki Paradise Falls’ta (Cennet Şelaleleri) yaşamak istedikleri macera hayaliyle geçirdikleri bir ömrü belki de beş dakikada tek diyalog olmadan ama kafamıza kazırcasına anlatıyor. Çocuk sahibi olamamalarından, birikimlerini mecburen başka yerlerde kullanmalarına kadar geçirdikleri yaşamda artık yaşlı birer çift olan Ellie ile Carl’ın henüz gerçekleşmemiş hayalleri, Carl’ın biraz geç de olsa ayarladığı yolculuğa rağmen Ellie’nin rahatsızlanıp yaşamını yitirmesi, daha filmin başında duygusallık seviyesini bir hayli yükseltiyor.

Yaşadıkları evin modern şehircilikle kuşatılması ve yalnızlığı Carl Fredricksen’in hayatını daha da zorlaştırıyor. Ellie’den kalan en büyük hatıralardan biri; el izinin olduğu posta kutusuna zarar veren bir inşaat çalışanıyla Carl’ın yaşadığı problem, yaşlı adamı artık kendi evlerinde bile yaşayamayacağı bir duruma sürüklerken animasyonumuz da gerçek anlamdaki hikayesinden fantastik hikayesine, Carl’ın evi binlerce balonla zeplinvari bir araca dönüştürmesiyle geçmiş oluyor. Ellie’yle hayalleri olan evi Paradise Falls’a taşıma işine girişen Carl ise davetsiz misafiri küçük izci Russell’ı da ister istemez yanına alırken hayatın macerasına (Ellie ile hayatlarının maceralarına) 78 yaşında çıkmış oluyor.

Paradise Falls’a olan esas mesafeyi çok kısa sürede alan Carl ile Russell’ın macerası ilginç bir şekilde hedeflerini görmeye başladıklarında daha zorlu bir hal almaya başlıyor. Evden aşağı sarkan ikilimiz artık balonlarla havada asılı duran evi çekerek Paradise Falls’a götürmeye çabalayacakken, Russell’ın Kevin olarak anmaya başladığı garip ve bir o kadar da komik kuş da ekibe katılıyor. Bu noktada hikaye hiç beklenmedik bir şekilde en başa, küçük Carl’ın hayranı olduğu Charles F. Muntz’a bağlanıyor ve kaşifin meğerse halen orada olduğu ve peşinde olduğu kuşun direk olarak Kevin’ın türü olduğu ortaya çıkıyor. Küçüklüğündeki kahramanının aslında nelerin peşinde olduğunu öğrenen Carl’ın yapacakları bu noktadan itibaren Russell, Kevin ve Kevin gibi onlara katılan Muntz’ın eski köpeklerinden Dug ile birlikte doğru olanı yapmakla hayallerini gerçekleştirmek arasında gidip gelmeye başlıyor.

Up, hikayesi, anlattıkarı ve o güzel çizgileriyle gerçekten dört dörtlük bir animasyon. Tüm sağlam ve destekleyici özelliklerinin yanında bana göre insan hayallerine, insanın onlarla neler başarabileceğine dair harika bir örnek. İki insanın nasıl güzel bir şeyler paylaşabileceğini ve bunu gerçekleştirebilmenin, bu hayale tutunabilmenin hayatın kendisi olduğunu bize sunan bir film, film ötesi bir yaşam görüşü Up. Bulduğunuz ilk 96 dakika için Up’ı kafanızdan çıkartmayın. Ve birde onu paylaşabilecek bir insana sahipseniz, siz de o hayallerinizin peşinden koşun. Her şeye rağmen şansınızın oralarda bir yerlerde, beraberinizde olduğunu görmek eminim ki sizi de fazlasıyla mutlu edecektir. Benim gibi.

Le diner de cons (The Dinner Game) (1998)
Le diner de cons’u izlemek için benim gibi güzel sebepleriniz yoksa size hemen her insana uyan bir tane sunayım; gülme ihtiyacı.. Bu kadar basit ve temel. Bir grup “akıllının”, direk “salak” olarak anmayayım da toplumda biraz daha saf olarak görülebilecek birer arkadaş bularak her hafta düzenledikleri ve dolayısıyla konuklarıyla eğlendikleri konusu üzerine kurulu film, Pierre Brochant’ın yaşadığı bel sorunu ve akabininde yemeğe katıamayıp kendi “salağı” François Pignon ile yaşadığı hikaye üzerine odaklı. François Pignon’ın yaşattığı iniş-çıkışlar, izleyiciye gülmekten üzülmeye kadar her türlü duyguyu verirken, sonunda Le diner de cons’un genel temasına uyan final, filmden fazlasıyla mutlu ayrılmanıza olanak tanıyor. İçinde bulunduğunuz durum ne olursa olsun, bu sıcacık film başta da söylediğim ve birbirinden bağımsız görüşlerin de harfi harfine üzerinde birleştiği gibi gülme ihtiyacınıza fazlasıyla hizmet edecek bir yapım. Scrtlg #NowWatching puanı: 8/10.

Source Code (2011)
11 Eylül’den beri sürekli bir artış grafiği sergileyen olası toplumsal terör filmleri halkasının bir diğer halkası gibi görünen Source Code, bundan etkilenmiş midir bilmiyorum ama eğer öyleyse bile sadece “bravo” demek istiyorum. Chicago’da bir trende gerçekleşen terör eyleminin ardından Dr. Rutledge’ın tasarladığı bir cihaz yardımıyla 8 dakikalık da olsa eylemin öncesine, o trenin içine -defalarca- giden Colter Stevens, olayı aydınlatmaya ve dolayısıyla devamındaki eylemleri engelleme çalışmaktadır. Stevens’ın aslında içinde bulunduğu durum, yaptığı değişikliklerin sebep olduğu sonuçlar derken nasıl geçtiğini anlamadığınız 93 dakikayla Source Code, 2011′in öne çıkan yapımları arasındaki yerini rahatlıkla sağlamlaştırıyor. Kaçırmayın. Scrtlg #NowWatching puanı: 8/10.

Margin Call (2011)
Ekonomi sektöründe mi çalışıyorsunuz? Tek hobiniz iktisat mı? Sabahları kahvaltıda ekmek arası ekonomi bülteni mi yiyorsunuz? Bu sorulardan en az ikisine olan cevabınız evet değilse (benin gibi) Margin Call’u izlemeyin. Hala merak ediyorsanız filmin konusunu, göstergeler sayesinde ekonomik krizin gelişini 24 saat öncesinde sezen ve buna göre konumlanmaya çalışan bir yatırım bankasının hikayesi olarak özetleyebiliriz. Scrtlg #NowWatching puanı: 4/10.

Drive (2011)
Başrol oyuncusunun “driver” veya “kid” olarak anıldığı ve ana karakterin ismini film boyunca duyamayıp IMDB’de de oyuncu isminin karşısında “driver”ı görmemle beni dehşete düşüren bir film oldu Drive. Otomobil kullanma becerileri had safhada ancak insan ilişkileri (en temel konuşma gereksinimleri dahil) bir haylı zayıf olan ve dublörlük, soygunlarda sürücülük ve otomobil tamirciliğiyle geçinen driver’ımızın öyküsünü bugüne kadar gördüğüm en duygusuz yapımda birleştiren ve IMDB’den 8.1 puan alan bir film Drive. Hayır sorun bende mi yoksa o oyları veren insanlarda mı bilmiyorum ama Drive için hani beğenmeseniz de boş zamanımı doldurdum bile diyesim gelmedi açıkçası. Benim puanlamam ve IMDB arasında seçim yapmak isterseniz izleyebilirsiniz. Scrtlg #NowWatching puanı: 5/10.

Heyy günaydın! Öğleni geçmiş di mi saat? Bunca saattir uyuyordun ama akşamın yorgunluğu hala üzerinde gibi duruyor. Hadi hadi çekinme ovuştur gözlerini.. Evet bugün 1 Ocak ve illa ki tatil ama hadi itiraf et; içten içe Pazar’a denk gelmesine de gıcık kapmadın değil.. Aslında akşam “bu son bardak valla” diyerek başladığın seriye hiç geçmemiş olsan belki klasik dinlenmelik Pazar’larından birinin tadını çıkarıyor olacaktın ama yılbaşında abartı vardır ve evet olmalıdır. Yılda bir zaten değil mi?

Yıl olmuş 2012… Imm ne ile doldursak burayı? Hah buldum! Yıl olmuş 2012 hala yaşıyorsun iyi mi? Bundan tam 12 sene önce (of çok olmuş ya) 2000’de, bilgisayarlara ithaf edilen ölüm fermanı malumunuz Maya’lar başta olmak üzere birçok komplo teorisyenleri için 2012’de senin türüne (aynada kendini insandan sonra algılama başarısında bulunan tek tür; sevgili şempanzeler, bu satırları hala okuyamıyorsunuzdur umarım) bağışlanmıştı. Tamam bitişine iyi kötü 12 ay var daha ama 1 Ocak’ı gördük mü gördük arkadaş ben buna bakarım.

Bu arada piyango biletin için de geçmiş olsun. İki tane amortiyle ne yapabilirsin diye düşünüyorum ama bu mantıkla sıradaki çekilişe iki bilet alırsın en iyisi. 40 milyonu da öyle kolay vermezler zaten boşver.. Seneye 2013′e saklarsın umutları. Aaa 13, bak o da uğursuz falan diye geçinir ama benim en sevdiğim sayıdır ayrı mesele.

Ben.. Bakıyorum da son birkaç yıldır bu ayar yazılarda seneyi değerlendirip yeni başlangıçlardan falan bahsetmişim. Aslında hayatın rastgele bir noktasında düz çizgi çekmekten farkı yok 1 Ocak’ların da. Yıl değişiyormuş.. Bin yıl değiştirmiş adamlarız şurada (yazının başına 12+ koymalıymışım :)) bir yılın nesinden etkileneceksek..

Ama değerlendirmenin de tadı ayrı değil mi? 2011 tam da ortası olan altıncı ayından iki part halinde bende. İlk altı aylık dönemde (büyük ekonomik veriler açıklayacakmışım gibi bir havaya soktu bu cümle beni) tam bir tembel hayvandım. Gezdim, tozdum falan derken tek faydalı işimi hatırlayamıyorum garip bir şekilde. Haziran’dan sonraysa rüyalar alemi. Bir şeyi çok ama çooook istersiniz ve gerçekleşir ya işte bu böyle bir şey. Ama hani rüyada, rüya olduğunu anlarsınız ve o güzel rüyanın uyanarak bitmesinden korkarsınız ya, ben bunu yaşadım gerçek hayatta. Korktum, çabaladım ama malesef uyandım yine. Bakınca insanın yüzünü güldüren anılar bırakması önemli ama neden 2011; neden devam etmedi bu? Ya da ben niye sana sövüyorum az önce teşekkürü bir borç bilecekken üstelik? Ama 2011, her akşamki uyuma ihtimalini bu akşam 2012’ye devrediyor. Yine çok istersem (ki buna şüphe yok) belki yine gelir. Ve belki daha doğru oynarız bu sefer? Kim bilir, hatta keşke..

Bunca kişisel ve üzeri örtülü satırın ardından hala burada mısın? Galiba öylesin. Buraya kadar okumak ne kadar sürmüştür acaba? Böyle bir yazının içeriği için düşündüm biraz ama aklıma bir şey gelmedi hiç. Sonra sen geldin. Senle konuşmam bir şeyler çıkardı işte. Sanırım üç dakikanı falan almışımdır yeni yılının. Yaşlı 2011’in sondan üçüncü gününde bunu hazırlıksız yazmam ön gördüğüm okuma süresinin on katı falan sürdü. Az mı çok mu acaba? Ama hangisi için? Okuma mı, yazma mı?

Düşünmemek en iyisi galiba. Düşündükçe uzaklaştığımız değil, eski hikayeleri düşünmedikçe beraber olduğumuz bir yıl olsun 2012. Senle, benle ve belki de 10-2-44-18-12 ile? Tamam, tamam korkma en azından hayaliyle :)

Hala bir şeyler dinlemediysen de yeni yılının ilk şarkısı benden olsun.

İyi yıllar!

Güncelleme #3
“Haberler kötü” demişti İlayda ikinci güncellemede. Sözü fazla uzatmaya gerek yok, Kader yaralı ayağını malesef kaybetti. Aslında bunu yaşamayı geçin, yazmanın dahi zor olması, belki uzatmamak ve hafta başında olan bir işlemi söyleyebilmek için bu kadar bekletti.. Neyse meselemiz bu değil. Maddi anlamda operasyon ve diğer bakım masraflarını büyük ölçüde çözdük ancak daha ilk günkü söylediğimiz durumlar hala geçerli. Kader’in her şeyden önce bir yuvaya ihtiyacı var. Bu anlamda sağlıklı küçük bir kedi kadar şansı yüksek değil Kader’in ama tam da bu sebeple haberi yaymak isyiyoruz. Oralarda bir yerlerde, Kader’in zorlu yaşamını güzel olanıyla değiştirecek biri olduğuna inanıyoruz. O kişi siz değilseniz bile, her zamanki gibi ilanımızı paylaşmanız bizim için gerçekten çok önemli. Umarız ki yayınladığımız son buruk güncellme bu olur. (Tolga)

Güncelleme #2
Haberler kötü. Son fotoğrafta Kader’in ayağı bandajlı gördüğünüz gibi. Tedavisine başlanmıştı, ama çarşamba sabaha karşı patisiyle ve bandajıyla çok uğraşıp kendisini yaralamış. Daha önce o noktada kırılıp kaynayan bir bölge mevcut olduğu için damarlanma ve dolayısıyla da dolaşım ile ilgili sıkıntı olmuş olabileceği ve bu yüzden bu şekilde davranmış olabileceğini düşündük. Ama bandajın 4. gününde böyle bir şey olmuş olabileceği biraz benim mantığıma uzak, ya da belki de bandajın içerisinde oynattıktan sonra böyle bir sıkıntı oluşmuş olabilir. Bugün şöyle bir durum daha ortaya çıktı, dün durduk yere kendisini kafeste oradan oraya atmaya başlamış, hekimi yanına gittiğinde de normalde dönmüş. Buna neyin neden olduğu tam bilinmiyor ama patisine de öyle bir anda zarar vermiş olma ihtimali daha yüksek. Çarşambadan beri bandajsız şekilde yarasının geçmesi için tedavi görüyordu. Durum şu ki bugün yapılan kan tahlili sonucunda doku yıkımında ortaya çıkan “kreatin kinaz” enziminin çok yüksek miktarda olduğu ve bu noktadan sonra Kader için bacağı kurtarma noktasında geri dönüş olmadığı ortaya çıktı. Yani ampütasyon kaçınılmaz. Pazartesi günü Kadercik maalesef sağ ön bacağına veda edecek. Pazartesiden sonra da 20-25 günlük bir postoperatif dönem bekliyor kadersiz Kader’i… Bu süreci de klinikte geçirdikten sonra artık gerçekten bir eve ihtiyacı olacak. Bu konuda ona yardımcı olamıyorsanız bile en azından bunu paylaşarak belki Kader’in sıcak bir yuvaya kavuşmasına yardımcı olabilirsiniz. Çünkü bir bacağı ve bir gözü olmayan bir kedicik için dışarıda hayat ne kadar zor olacak, hayal edebilirsiniz. Ayrıca maddi olarak destek olmak isteyenler için de Paypal hesabımızın varlığını hatırlatmak isterim. Her türlü yardımınız gerçekten çok değerli Kader için… (İlayda)

Güncelleme #1
Biz dahil, Kader’e yardım etmek isteyen ancak ona evini açamayan insanlar adına Kader’i bir süre daha ihtiyacı olduğu steril ortamı sağlayacağı Alsancak Veteriner Polikliniği‘nde tutmaya karar verdik. Bu noktada açık olmamız gerekirse Kader’in günlük 10 TL bakım & konaklama + haftalık 30 TL bandaj masrafı var. Ayağındaki yaranın enfekte olmaması ve dolayısıyla Kader’in ayağını kaybetmemesi için bu döngü, kediciğe bir yuva bulunamaması halinde birkaç ay devam ettirilmeli. Siz de çeşitli sebeplerle evinizde ona yer bulamamış ancak her şeye rağmen yardım etmek istiyorsanız tamamen güvenli PayPal hesabımızdan Kader’e istediğiniz miktarda yardım edebilirsiniz. 5, 10, 50, 100.. Gerçekten önemli değil. Kader’in bir günlük bakımı bile bizim için, bizden de öte Kader için çok önemli. PayPal dışında ödeme yolları ve diğer tüm sorularınız için aşağıdaki mail adreslerinden bizlere ulaşabilirsiniz. (Tolga)

Kedi Kader’in yeni kaderi olmak isteyen?

Topallıyor, ayağına hiç basamıyordu. Bir gözünün olmaması da yetmiyormuş gibi kısırlaştırılıp ameliyatlı haliyle sokağa atılmıştı. Belki eski sahibi belki de belediye tarafından kim bilir? Ya da ne fark eder? Kendisini “insan” sayan ancak bir hayvanı aciz durumda ortada bırakabilen varlıkların acımasızlığıyla tanıştı o. Hemde hiç hak etmediği halde.. Şimdi daha emin ellerde ama geleceği için bir eve, şu ana kadar yakalayamadığı her halinden belli olan bir mutlu yuvaya ihtiyacı var. Onunla ilgilenebilecek ve kötü giden hayatına tedavi, bakım ve en önemlisi de sahiplenme anlamında yeni bir ışık olabilecek varsa lütfen bizimle irtibata geçsin.

4@scrtlg.com & ilayda.h@hotmail.com

http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150481472634182.401800.180936529181&type=3

Our new winter activity is Hot chocolate & Chess. No need to say a lot, just look at the graph and follow the steps. And of course congratulations to Colly :)

 

1 2 3 4 5 ... 28